28
Kas

Ursula K. LeGuin Mülksüzler‘de ses ve can verdiği Odo’nun mezar taşında kendine ait bir sözün kazılı olduğunu resmeder: Bütün olmak parça olmaktır; gerçek yolculuk geri dönüştür.

2008 Temmuz’u başında (epey de kötü ve yavanından) bir veda mektubu yazarak ilk gününden beri coşku ve heyecanla çalıştığım Pardus projesindeki profesyonel görevimden ayrıldığımı duyurmuş; aşağı yukarı iki sene sonraysa tekrar yuvaya dönmüştüm…

Odo’nun bütün olmak parça olmaktır lafı pek güzel tarif ediyor katılımcı, ortak hareket etmeye önem veren özgür yazılım ruhunu. Parlak, önemli, göze çarpan bir şeyler yapan biri olmadan, bütünün parçası olarak, bütünü var etmek, bütün olmak mümkün diye hissettiren, şahane bir üretim şekli.

Pardus da her zaman bunun keyifli, önemli ve güzel bir parçası olageldi. Fakat yoruldum. İnsanın kolay kolay birlikte çalıştığı herkesi tek tek dostu, arkadaşı bildiği, tanıdığı işler bulabileceğini sanmıyorum… Ama bunun yetmediği bir an geldi.

Bu duygu ve düşüncelerle boğuşmaya öyle ya da böyle bir son vermem gerekince… Birkaç yıldır kafamda dönüp duran başka bir projeye gerçekten başlayabilir hale geldiğimi düşününce… Değişiklik iyidir diye inanınca…

Bugün Tübitak’taki görevimden ayrılmak istediğime dair dilekçeyi verdim. Başlık S.Çağlar Onur’a, resim  Bahadır Kandemir’e birer selam…

Hepsi çok güzeldi. Keşke hiç bitmeseydi… Ama bitti. Bence gerçekten bitti…

19
Eyl

Community Leadership Summit, 2009′da Ubuntu’da Community Manager olarak çalışan Jono Bacon tarafından başlatılan ve devamında Dave Nielson (CloudCamp), Van Riper (CLS-West organizatörü ve Google community manager), Sara Ford, Marsee Henon (community manager ve O’Reilly irtibatı) gibi isimlerin de katılımıyla sürdürülen bir na-konferans (unconference).

Zamanından ötesinden gelen edit: Sözlük jargonundan apararak, yazı bittikten sonra en başına ekleyeyim şu notu: Çok uzadı, bu yazı sadece bu etkinliğin genel olarak ne olduğunu anlatıyor. Sonraki yazılarda günler halinde etkinlik izlenimlerine sıra gelecek…

Başlarken bir terminolojik ayrımda yarar var. Nihan Katipoğlu ile birlikte, Pardus’un daha kurumsal bir yapıya kavuşturulması döneminde giriştiğimiz camia koordinatörlüğü ile community manager olarak tanımlanan kavram arasında farklar var. Dolayısıyla hoppadanak bir çeviri yapamıyorum bu terim için. Şöyle ki, biz camia koordinatörleri olarak projenin, gönüllüleriyle ilişkilerini geliştirmek; katkıcıların, gönüllülerin ihtiyaçlarının proje tarafından karşılanmasını sağlamaya çalışmak gibi bir alanda görev yapmayı deniyoruz. Buna aslında iş ortakları da belirli alanlarıyla girebiliyor. Ubuntu ya da bu görevi tanımlayan başka projelerden tanıştığım insanların durumuysa farklı. Onlar gönüllülerin organizasyonunu yapan ekiplerin liderleri olarak çalışıyorlar. Oradaki manager sözcüğü, tam çevirisiyle müdür desek başımız ağrımaz bir alana denk geliyor. Topluluğun müdürü değiller elbette, topluluktan sorumlu olarak çalışanların müdürü olarak görev yapıyorlar. Belki, sonra iş başında gördüklerimden yola çıkarak sezgisel biçimde yakıştırdığım topluluk lideri tamlamasını kullanabilirim diye düşünüyorum.

Etkinlikte ilk öğrendiğim ve şaşırdığım noktalardan biri bu oldu. Yıllardır falanca projesinin sırf ofis paketi için şu kadar geliştiricisi var, bilmemkimler kernel için şu kadar geliştirici çalıştırıyor efsaneleriyle Pardus’u kıyaslarken hüzünlü bir asimetriyi görür dururduk, ama bu alanda bu kadar ciddi bir farkla karşılaşmayı beklemiyormuşum demek ki… Yani artık geliştirici kardeşlerimin imrenmelerine eklenip “bizim de etkinlik planlamaya ayrı, sosyal medyaya ayrı, basına ayrı atayabildiğimiz elemanlarımızın olduğu koca bir takımımız olsaydı… Nerdee, çamaşır bende, bulaşık bende…” diyebiliriz. Neyse…

Etkinliğin amacı temelde topluluk çalışmalarına dair kafa yoranları bir araya getirerek, bu alanın geleceğine dair ortak planlar yapmak, mevcut sorunlar üzerine ortak kafa yormak ve kişilerin kendilerini geliştirmelerine olanak sağlamak.

O’Reilly tarafından düzenlenen epey büyük ve önemli bir başka etkinliğin, OSCON‘un hemen öncesinde, aynı mekan kullanılarak gerçekleştirilmesi de ilk günden beri gelenek olmuş. Bu yönteme mekan paylaşımı (co-location) deniyor ve etkinliklerin ekonomik anlamda kolaylaşması için önerilen yöntemlerden biri. O’Reilly beş değil de yedi gün için mekanla anlaşıyor, iki gün bu etkinliğin mekan sponsoru oluyor. Sıfırdan bir etkinlik mekanı kiralanmasına kıyasla çok daha az maliyeti olduğu için sponsor açısından olumlu bir talep. O etkinliğe katılmaya gelecek insanlar da aynı şekilde planlarını iki gün fazladan yaparken (hele benim gibi kıtalar arası uçunca) epeyce anlamlı hale geliyor.

Etkinliğin şekli de dikkate değer, verimli ama riskli bir yöntem ve başlı başına üzerine konuşmayı hak ediyor.

Na-konferans

Na-konferans olarak kullandığım terimin İngilizcesi konferans olmayan anlamına gelen unconference sözcüğü. Wikipedia bu kavram hakkında şöyle diyor: “Na-konferans, katılımcılar tarafından yürütülen bir etkinliktir. Geleneksel konferansların bir ya da birkaç yönünden kaçınmayı ifade eder. Bu özellikler yaygın olarak sunumların sponsorlar tarafından yapılması, yüksek katılım ücretleri ve hiyerarşik örgütlenme biçimleridir.

Türkiye’de birkaç konferansa katılınca, neden konferans mantığına karşı çıkan insanlar olduğunu anlamak zor olmuyor. Özellikle sponsorlar tarafından sunum yapılması, genellikle belirli bir ürünün reklamından ibaret oluyor. Konferans ne kadar kavramsal çerçeveyi belirlese de, bir yol bulunup olay firmaya çekiştirilebiliyor. Dolayısıyla gerçekten insanlara temas etmek, ortak akıl yürütmek için konferans tek başına iyi bir yöntem olmayabiliyor.

Bu yönteme benzeyen etkinlik modellerinden biri de boot camp terimi ödünç alınarak ya da ondan devşirilerek isimlendirilen etkinlikler. Boot camp İngilizce’de askeri eğitimi tarif ediyor. Tam bir çevirisi Acemi Eğitimi olur herhalde. WordPress’in WordCamp etkinliği bunlara bir örnek.

Bu etkinliklerde program önceden belirlenmiyor. İlk gün katılımcılar üzerine konuşmak istedikleri konuları birer kağıda yazarak sıra oluşturuyor, bir dakikalık süre içinde niye böyle bir oturum istediklerini açıklıyor ve program tahtasında boş bir oturum alanına yerleştiriyorlar.

Bir oturum öneren herkes konuşmasını tamamladıktan sonra bir moderatör (genellikle organizasyondan biri bu sıkıcı işi üstlenmiş oluyor) önerilen oturumların yerleşimlerine bakıyor. Tüm önerenler de o sırada sınav sonucu açıklanmasını bekleyen insanlar gibi tahta etrafında yarım çember halinde bekleşiyor. Bu sırada sığmayan oturumlara yer ayarlamak, birbirine benzeyen konulardaki oturumları önerenler kabul ederse birleştirmek, ilgi alanına göre takip edilebilecek oturumları paralel yerleştirmemeye özen göstermek gibi bazı düzenleme işlemleri yapılabiliyor. CLS 11 bu konuda epey rahat ve kendinden organize bir topluluk tarafından yürütüldüğü için bu seans çok yaşanmadı desem yeridir. Program tamam olunca -ilk oturumdan beş-on dakika önce bitirmeye çalışılıyor)- herkes temiz hava, nikotin, kafein ihtiyaçlarını karşılamaya dağılıyor ve kısa bir aranın ardından ilk oturum başlıyor.

CLS 11′de ikinci gün ancak akıl edebildiğimiz iki detay sonradan işimizi çok kolaylaştırdı. Önceki yıllardaki iki etkinlik boyunca akıl edilmedi mi, deneyim aktarmada bir sorun mu var diye de düşündüm, ben bundan sonra katıldığım her na-konfereansta buna dikkat ederim mesela… Detaylar şunlar:

Program tamamlanır tamamlanmaz düzgün bir telefonla fotoğrafını çekip etkinliğin hashtag‘i ile yayınlamak, böylece herkesin telefonundan da takip edebilmesini sağlamak…

Bir gönüllünün, oturum notlarının tutulduğu araçta oturumların hazırlığını yapması.

Bu ikinci detayı biraz açmam lazım tabii. CLS 11 boyunca düzenlenen tüm etkinliklere dair notlar wikia’da bu iş için açılan bir sayfada toplandı. Her oturum başladığında oturumu öneren, katılımcılardan dizüstü bilgisayar ile gelen bir gönüllü soruyor, kabul eden biri wikia’da oturum başlığıyla sayfa oluşturuyor şeklinde bir süreç. Fakat notları düzenli olarak tutanlar dışında, sonradan katılımcılar kendi verdikleri örnekleri, linkleri eklemek isteyebiliyorlar ve ismi bulamayınca başka isimle sayfa açabiliyor ya da başka karışıklıklar yaşanabiliyor… Bunların önlenmesi için programın sayfaya linkleştirilerek girilmesi yetiyor. Wiki yapısı, olmayan bir sayfanın linkini doğrudan onu yaratmaya yönlendirdiği için herkes programda katıldığı oturuma tıklayınca ortak bir alana ulaşmış oluyor.

Oturumun ne şekilde olacağı tamamen o oturumu gerçekleştirenlere kalan bir konu. Yine de bu konuda epeyce tavsiye ve deneyim biriktirmek de mümkün oldu, wiki’de detayları var. Benim kendi açımdan önemsediğim püf noktalardan biri, kullanılan dile yabancı ya da çekingen olanların konuşmaya katılmalarını kolaylaştırmak için kimi taktiklerin kullanılması önerisi. Mesela, söz alarak konuşmak ya da giriş ve çıkış sırasında birer tur herkesin tek tek söz almasını bir moderatörün sağlaması… Bu tür yöntemler genellikle hararetli ve üretken konuşmaların önünü kesebiliyor, ama ikinci yöntem (oturum başı ve sonunda birer tur) zaten konuşabilen insanların o turları pas geçmesi, ama lafa giremeyenlerin de iki kelam etmesi açısından faydalı oluyor.

Özellikle Amerikan kültüründe topluluk çalışmasından anlaşılan şey çoğunlukla etkinlik düzenlemek, zira işi paylaşırken zaten belirli ortaklıklar işliyor. Herkes anladığı işe karışıyor, birbirinin alanına saygı duyuyor falan derken ihtiyaç duyulan şey genellikle sosyalleşmeye dönüyor. Haliyle bu na-konferansı kapsayan günlerin de oturum dışı zamanları ağırlıkla bu yaklaşımla örülmüştü. Şehirde ayarlanan bir barda, sponsor ayarlanabildiği zamanlarda hesabı onlara yıkarak, hep birlikte içmeye giderek akşamı doldurmak. Sonra da kongre vadisi ismini hatırlatan bölgedeki otellere dağılmak…

Yazı iyice kontrolden çıkmadan, gün gün oturumlar ve insanlar hakkındaki izlenimlerimi aktarmak üzere ve soru, yorum ve katkılara her daim açık olduğumu hatırlatarak bunu bitireyim.

17
Tem

04 Şubat 2008, 22:54′te yayınlanmış bir yazı imiş bu, bugün twitter’da sohbeti dönünce arşivciliğiyle ünlü arkadaşlardan biri (yazsam kızar diye tırstım gizem katıyorum) gönderiverdi:

Pardus’un yıllanmış, demlenmiş ustalarından Onur Küçük’le şahsen tanıştıysanız bilirsiniz… Onur sessiz bir insandır. Özellikle pardus-kullanıcıları listesinde harcadığı uzun zamanlar nedeniyle, bu aracı kullanmayı yeğleyenlerin aklına yerleştiğine emin olduğum imzasını motto edinmiş, feyz almaya odaklanmıştır… “Bilgi konuşur, bilge dinler…” Konuşmakta acele etmez sevgili Küçük… ve bazen beni çileden çıkarırcasına susar! Söylemesinin çok anlamlı olduğu konularda da susar! Bunun taze bir örneğini, özgürlükiçin projesi kapsamında değerlendirilebileceğini düşündüğüm bir öneriyi tartışırken yaşadık… Özetleyerek (atarak) alıntılıyorum:

Löker: Malum, hepimizde var, hafif deliyiz… ya da nerd diyelim gavurcadan ödünç terimle… bir işi üç kere yapacaksak, beş kerelik emeği harcayıp da bash/python betiği yazmak, konsol açıverip de işleri otomatikleştirivermek yapmazsak duramadığımız bir eylem… diyorum ki, psp’ye video kodlamak, ipod’a arşiv bindirirken ‘yahu nasıl olsa sokakta dinleyeceğim, yerden kazanayım’ diye ogg/flac’larımızı 128/variable tekrar kodlamak gibi işler için hepimizin kullandığı farklı çözümler var… Gelin bu güçleri bir yerlerde birleştirelim, birbirimizin çözümlerini, püf noktalarını öğrenelim, paylaşalım…

Onur: Bu arada merge isteğine yazmıştım, gördün mü, mencoder’ın profil desteğini epey geliştirmiş durumdayız…

Löker: Gözümden kaçmış abi, anlatsana şu işin aslını…

Onur: Türker (Sezer) mencoder’da öntanımlı yazıtipi belirlenmediği için altyazıların otomatikman gömülmediğini fark ederek çözüm aramaya başlayınca, bir süredir var olan ama çok kullanışlı olmayan profil desteği de gözüme çarptı. Biraz elden geçirip, günümüzdeki ihtiyaçlara uyarlamaya girişince ortaya şimdiki sonuç çıktı.

mencoder -profile psp -o falanca.mp4 dediğinde video dosyası psp’nin ihtiyaç duyduğu standartlara göre hazırlanıyor. Bu normalde, akılda tutması zor bir seri sayıdan kullanıcıyı kurtaran bir şey. Üstelik mplayer/ffmpeg gibi uygulama/kütüphanelerin sürümleri değişince bu konudaki parametrelerde değişikliker yaşanabiliyor. Kullanıcıya bir profil kullanmayı öğretmek daha doğru ve çağdaş bir çözüm.

Löker: Eh abi, harika bir fikirmiş gerçekten, peki bu gelişmeye kaç profil dahil etmiş olduk biz bugün?

Onur: 29 çeşit video için hazır tanımlarımız var, mencoder -profile help komutuyla tam listeye ulaşılabilir. Burada sözü geçen yüksek kalite vb. ifadelerin karşılıkları da /etc/mencoder.conf dosyasında tutuluyor. Kullanıcılar hata takip sisteminden bu konuda iyileştirme önerisi girerek “falanca video tipini profil olarak eklemek faydalı” dediklerinde pakete ek yapmaya çalışıyorum. Önerilerin mevcut profillerden biraz daha farklı olması, örneğin “mevcut bir profilden sadece basit bir parametre farklı” olmaması, teknik olarak doğru olmasını tercih ediyorum, bu sürecin tamamında da listeyi çok kalabalıklaştırmadan işlevsel tutmaya çalışacağım.

Löker: E peki, çok kişisel bir isteğimiz var, sistem genelinde bir yapılandırma önermek istemiyoruz. Nasıl ekleriz kendi bilgisayarımızda bu alana yeni bir profil?

Onur: Ev dizinindeki .mplayer dizini içinde mencoder.conf dosyası oluşturmak uygun bir çözüm yaratabilir. Örnek dosya olarak /etc/mplayer.conf alınabilir. Buradaki dizim kurallarına göre bakmak gerekli…

Löker: Ah Onur ya, şunları daha sık anlatsan, bu bilgileri daha çok paylaşsak ya…

Onur: :)

hamiş: özgürlükiçin.com adresinde bu tip konularda püf noktaları sadece tarif eden değil, uygulayan çözümleri de paylaşalım önerime olumlu bazı tepkiler geldi, önümüzdeki günlerde bu konuda bazı adımlar atabiliriz… Pardus dediğimiz bir tek 2007, 2008 değil ya…

- yeni yayına not: Özgürlükİçin’de belgelerin güncellenmesiyle hatta wikize edilmesiyle ilgili planlar konuşuluyor. Zeki Bildirici gönüllüler arasında “belgelendirici” türü bir görev tanımı yapmayı öneriyor. Dört koldan çeşitli ipuçlarını, nasıl belgelerini güncelleyip sınıflandırarak bir topluluk belge arşivi yapsak güzel olmaz mı? Konuşalım bence bunları… camia listemiz de var…

4
Tem

Temmuz ayının son haftası boyunca (bürokratik bir engelle son anda karşılaşmazsam [bkz. meren faktörünün yakın çevreye etkileri]) Portland’da iki ayrı etkinliğe katılacağım. İlki 23-24 Temmuz tarihlerinde, Ubuntu’nun topluluk yöneticisi Jono Bacon’ın düzenlediği Topluluk Liderliği Zirvesi. Programının mevcut halinden de anlaşılacağı üzere çok organize bir etkinlik değil. Daha çok bu alanda bir şeyler paylaşmak isteyenlerin buluştuğu bir zirve gerçekten de… Hazır OsCon düzenlenecekken, fırsattan istifade önceki günlerde bu konuya biraz kafa yormak isteyenler ilk gün programı birlikte oluşturarak toplanacağız diye düşünülmüş.

Bu yaklaşım hem iyi hem kötü olmaya çok müsait. Neyle karşılaşacağımı merak ediyorum ben de.

Fakat CLS nasıl geçerse geçsin, hemen ardından gelen (25-29 Temmuz) OSCON muazzam görünen bir programa sahip.

Yine topluluklar açısından deneyimlerin paylaşılacağı birçok oturuma ek olarak eğitim alanında özgür yazılımların nasıl kullanıldığı deneyimleri de ilgimi çeken başlıklar arasında.

Beş gün boyunca devam edecek olan programa bakarak şimdiden seçmeler yapmaya çalışıyorum. İlk gözüme çarpan oturumlar:

Bu sunuşlara pek çoğunu eklemek istiyorum elbette… Bir yandan da, eğer Türkiye’deki Pardus camiasından, özgür yazılım camiasından insanların merak ettiği, neler konuşulduğunu aktaracak biri olsa dediği bir oturum varsa diye programımı kesinleştirmeden sormuş olayım diye düşündüm…

Eğer programa bakıp “şu sunuşu takip edip hakkında bir şeyler yazarsan iyi olur…” dediğiniz bir oturum varsa, çekinmeden yazın. Eğer başka bir oturumla/toplantıyla çakışmazsa ve takip ederken aktarabileceğim kadar bile olsa anladığım bir konuysa elimden geleni yaparım. Buraya yorum da yazabilirsiniz, e-posta da atabilirsiniz…

Çok daha iddialı bir başka fikir de, “önümüzdeki yıl ____ etkinliğine _____ ‘ı davet etmeyi düşünüyorduk, oralarda geziniyor bak konuşması var, ensele lobi yap” dediğiniz kimseler varsa, o konuda da elimden geleni yaparım. Zaten 100′lerce Pardus DVD’sini herkese ulaştırıp burada yaptıklarımızdan olabildiğince insanı haberdar etmeye uğraşacağım.

Bu vaatlerimi ne kadar tutabileceğim konferansın gidişatına bağlı elbette, ama denemeye değer diye düşünerek sorayım istedim :)

2
Nis
Foto: Arndt Nollau

Foto: Arndt Nollau

Bir Linux ve Özgür Yazılım Günleri daha sona erdi. Başlıkta kısaca şenlik dedim, aslında artık şenlik denmiyor, ama gönlümüzün şenliği. Üstelik LKD ve Bilgi CS bölümünün gönüllülerinin ellerine sağlık, gerçekten bir şenlik havasında geçti. Bugün (c.tesi) havanın yağmurlu olmasının da etkisiyle beklenenden az kişi gelse de, özellikle geçmiş yıllara kıyasla katılımda düşüş olmadığını söylemeli. Yine önceki yıllara göre daha az koştursam da, yaşlanmış olmanın etkisiyle tahminen, İstanbul’un yağmurlu bir cumartesi trafiğini de gözüm çok kesmediği için Jehan Barbur konserine kalmadan ev yolunu tutacak kadar yoruldum (temsili resimde görülebileceği gibi).

Gerçekten günlük olarak görüp blogu, aklımda kalanları buraya da yazayım dedim. Kısa yazabilen bir insan olmadığım için şimdiden sabırlar diliyorum.

Benjamin Mako Hill’in konuşması iyi organize edilmiş, üzerine düşünülmüş bir sunuş olmasına rağmen içerik olarak çok problemli diye düşündüm. Özgür yazılımı anlatmak, tanıtmak, savunmak (İngilizce’de bir tek advocacy sözcüğü ile tarif edilen eylemler bütünü mü demeli?) için yeni yöntemler bulmak gerektiğine kafa yorduğum için bu sunuşu özellikle bekliyordum. Hill’in özgeçmişinin de beni epeyce heyecanlandırdığını söylemeliyim. Belki biraz yüksek beklentilerle gittiğim için problemler daha çok aklımda kaldı.

Hill, sunuşunun ilk yarısında önce özgür yazılım sonra da açık kaynak terimlerini ortaya atanların vaatleri ve hedefleri ile mevcut projeleri kıyaslayarak “vaziyet kötü” dedi. FLOSS projeler hiç de beklendiği gibi yoğun şekilde gözden geçirilen, katkıda bulunulan ve bu sayede niteliği sürekli artan yapılar arz etmeyebiliyor, rüya görmeyelim diye gerçekçi bir çizgi çizmeyi denedi. İğneli, çuvaldızlı bir yaklaşıma ihtiyaç olduğuna can-ı gönülden katılsam da, bu tabloyu açıklamak için verdiği örnekler ve sunuşunun ikinci yarısındaki madalyonun olumlu yüzü arasında kurduğu ilişkiyi zorlama buldum.

Tartışmalarda argüman geliştirmek için olmayan problemleri cevaplamak gibi sıkça yapıldığına tanık olduğum bir hataya düştüğünü hissettim. Bir benzeri de “Sık Sorulan Sorular” kalıbında kolayca başa gelebiliyor. Sorulara bakınca, o soruların çokça sorulmaktan ziyade -öyle olsalar bile- aslında cevaplamak istenen sorular olduğu hissine kapılınabiliyor. Hill’in örnek ve tespitleri de, olumlu ve olumsuz yaklaşımlar arasındaki kontrastı ortaya çıkartabilmek için böyle araçsallaştırılmış göründüler gözüme. Bir örnek vermek gerekirse, video düzenleme yazılımları konusunda özgür yazılımların ne kadar zayıf olabileceklerini göstermek için cinelerra ile final cut pro’yu kıyasladı. Yıllardır bu yazılımlarla çalışan, vaktiyle özgür alternatifleri ile profesyonel ihtiyaçlara yanıt veremeyince FCP kullanmak zorunda kalan biri olarak bu eleştiriyi, bir şeye hizmet etsin diye değil, ciddi ciddi yapan biriyle karşılaşsam kdenlive’in, open movie editor’un kaynak kodlarını 90 gr. kuşe kağıda basıp, ciltleyip kafasına indiriverirdim herhalde! Ayrıca FCP harika ama, sahipli yazılım dünyasının diğer “büyük” aktörleri ne durumda? Adobe’nin yıllardır daha da çamur hale getirip durduğu Premiere’ine de kaliteli yazılım denebilir mi? Neyse, Hill’in derdi başkaydı zaten. Bu da kolayca tahmin edilebilecek bir şey olduğu için örneği eleştirmeye gerek duymadan dinlemeye devam ettim. Madalyonun olumlu yüzü diyebileceğimiz bölümüne geçince, önceki zayıf örneklerden OpenMoko’yu kullanarak özgürlüğün önemine vurgu yaptı ve asıl derdinin bu olduğunu güzelce anlattı… İyi hoş ama, her şey bir yana Brechtyen bir tavırla, bu dramatik katharsis etkiye karşıyım.

Brecht, Aristocu tiyatronun çatışmanın çözümüyle birlikte seyircide bir çeşit arınma duygusu yaratan dramatik yapısını eleştirirken, seyircinin modern çağ koşullarında böylesi aldatmacalar üzerine kurulu sahte duygu sellerine sürüklenmesini eleştirir. Tam karşısına kendi göstermeci tiyatro anlayışını inşa eder. Bu anlayışı tarif ettiği metinlerde (epik tiyatro için organonlar gibi) “bir işçi, geniş bir boş zaman lüksüne sahip olmadığı için oyunun yalnızca bir bölümünü izleyebilir. Oyun, bir bütünlük içinde çözülüyorsa ilişki kuramayacaktır, bunun yerine olayların olup bittikleri bölümler içinde çözümlendiği bir yapı ile, birbirini etkileyen olaylar arasındaki ilişkilerin sergilenmesi daha doğru bir dramatik yöntem (=~epizodik) olacaktır” der. Bu açıdan, salonu erken terk eden bir dinleyici “Özgür yazılımlar zaten yeterince iyi değilmiş, Amerika’dan uzmanı geldi, o bile böyle dedi” diyebilir. Tamam, abartıyorum, ama konuşmanın tamamını dinleyebilenler için de durum ancak şu kadar iyiye gidebiliyordu bence: “Özgür yazılımlar o kadar iyi sayılmayabilir, ama özgür oldukları için yine de onları kullanmalıyız.” Bu yaklaşımı sonuna kadar desteklemekle birlikte, ben olsam bunun için iki kıta öteye gidip bir buçuk saat konuşmaz, yeterince iyi olduğu alanları daha çok öne çıkarır ve o kadar iyi olmayan alanların da, bir gün bu seviyeye ulaşabileceklerini göstermeyi denerdim. Bu konuda nefis bir örnek de sundu zaten. Inkscape’in gelişimini anlatırken, bugün yetersiz bulabileceğimiz herhangi bir özgür yazılımın, yeterli destek ve sahiplenme ile nerelere gelebileceğini başarılı biçimde hatırlattı. Keşke bu perspektifi daha merkezi bir yere koysaydı konuşmasında…

Ardından dinlediğim İzlem Gözükeleş de kısa ama öz bir sunum yaptı. Gönüllülüğün nasıl daha merkezi olabileceği sorusu aklımda kalan notlardan biri. Brecht’in işçiler için çözüm bulmak istemesini hatırlamam biraz da o yüzden sanırım. Belgesel Sinemacılar Birliği’nin bir etkinliğinde Copyleft/Özgür Kültür önerilerini anlatmaya çalışırken, Bülent Somay’dan ödünç aldığım bir provokasyonu yapmayı denemiştim. Eğer filmlerin satışı dışında geçinemiyorsanız bile bu filmleri özgür bir lisansla dağıtmamanın bahanesi olamaz, başka işlerde çalışın, kalan vakitte film yapın. Başka türlü özgürleşmek mümkün olmaz, olursa da ayrıcalıklar yaratır diye özetlenebilecek yaklaşım belgeselciliğin bir çok akımındaki tartışmalarla iyi örtüştüğü için epey üretken tartışmalar ateşlemişti. Bir başka blog yazısı borcu diyerek şimdilik pas geçelim, ama İzlem’in sunuşuyla birlikte bunun özgür yazılım için de sorulması gereken bir soru olduğunu unutmamak kaydıyla…

Yine bağlantılı olarak devam edersek, günün son ve en yorucu oturumu da aslında bu sorunun önemini hatırlattı diyebilirim. Pardus tabanlı bir camia dağıtımını tartışmak üzere Necdet Yücel’in çağrısına uyan 40-50 kişilik toplantı ancak konser başlarken bitebildi. Öyle ki, biz konuşurken bir yandan salondaki flamalar, afişler çıkarıldı, mikrofonlar toplandı. Rage Against The Machine’in Micheal Moore tarafından çekilen bir klibi vardır, borsanın önünde müzik yapan grubun üyelerini polis tek tek kaldırımdan uzaklaştırır. Ancak sıra kendine gelene kadar her eleman müzik yapmaya devam eder. Onu hatırladım.

Camia toplantısında büyük bir karar alındı demek zor. Pardus teknolojileri ile yeni bir dağıtım mı, yoksa resmi depolarda olmayan yazılımların bir seçkisi halinde (Gnome’lu Pardus) çalışan, dolayısıyla daha çok bir depo üzerinde uzlaşmak gibi yaklaşımlar yeterli olur mu gibi iki modelin daha odakta olduğu bir çerçevede konuşuldu. İkinci model -gözlemime göre- diğer modelin ilk adımı olarak da yaşama geçirilebilir. Yani, önce bir depo çevresinde toplanan ve resmi Pardus isolarını kendi depolarını merkeze koyarak kullanan bir topluluk, bir arada çalışmaya paralel olarak teknik becerisini geliştirirse bir gün gerçekten Pardus’tan dallandırılmış (fork) yeni bir dağıtımı inşa etmeye soyunabilir.

Proje yöneticisi Erkan Tekman, projenin hatları belirlendikçe daha somutlaşabilecek biçimde belirli kaynaklarla yeni dağıtıma işgücü desteği sağlanabileceğini, marka kullanımı gibi konularda birlikte çalışılabileceğini hatırlattı. Hatırlattı diyorum, zira daha önce e-posta listelerinde de bu öneriyi dile getirmişti, twitter’da yazdığı kadarıyla bir blog yazısı yazıyormuş bu konuda.

Çıkışta devam eden sohbette söylediğim bir şeyi tekrar edersem; hayalini kurduğum şöyle bir şey aslında: PiSi, Yalı gibi araçların (bir dağıtımı dağıtım yapan uygulama/paket yönetimi, kurulum aracı ve yönetim araçları değil mi zaten?) gelişiminde mümkün olduğunca ortaklaşılabilecek, kalan her konuda (politikalar, yönetişim, öntanımlı uygulama tercihleri, görsellik, desteklenen paketler vb.) tamamen bağımsız üretilen ürünlerin olduğu bir büyük ekosistem. Bunu istemem duygusallıktan çok rasyonellikten kaynaklanıyor. Neden Debian ya da Gentoo dallandırılarak değil de, Pardus dallandırılarak dağıtım yapılır? Bu teknolojilerin tercih edilmesi anlamlı bulunduğu için herhalde. O zaman ortaya konan emek bu teknolojilerin gelişimi için olabildiğince ortaklaşmalı. Geri kalan konularda ortaklaşmak hem daha sıkıntılı olabiliyor (simge seti tartışmalarını hatırlamak bile istemiyorum) hem de o konuda çeşitlilik olması kullanıcıya daha büyük yarar sağlar. Hem Gnome, hem KDE, hem Enlightenment kullanabilmek muhteşem olmaz mı?! Ama neticede dediğim gibi bu benim kafamdaki güzel senaryo. Gidişatı bu taşın altına elini koyanlar belirler ve zaman gösterir. Sonuç ne olursa olsun, bir şeyler üretmeyi denemek mutlaka kazanç olacaktır. Hele bir de bu deneyimler yeterince çok insanın gözlemlediği, bir şeyler öğrendiği şekilde olursa daha da güzel. Bu açıdan (yine toplantıda kullandığım ifadeyle) Tübitak’la hiç ilişkiye geçmeden ve başarıyla kendi depolarını ve ekosistemini var eden pardus-linux.org ekibinden de gelenler olmasını isterdim. Çok değerli bir deneyim biriktirdiler, daha çok insanla paylaşmaları güzel olacaktır.

Geliştirici olmanın sosyal boyutları başlığıyla tartışmaya açmaya çalıştığım konulardan geriye kalan en önemli not ise, daha önce eğitim süreçlerinde de gözlemlediğim bir ihtiyaç oldu. Kullanıcıların daha aktif olmalarını bekliyoruz, karşılaştıkları hataları bildirmelerini istiyoruz, ama bu konuda almamız gereken yol var. Hata takip sistemimiz Semen’in uğraşlarıyla, eskisine göre epey kullanışlı oldu. Yine de, hata bildirmek üzere iletişime geçebilmek kolaylaştı, ancak hatanın çözümü için gereken bilgilerin kullanıcı tarafından derlenip geliştiricilere aktarımı hâlâ zor. Daha önce Böcek falan gibi projeler ortaya çıktı, ama bilinen bir sorunla kadük kaldılar. Basitçe çok şey olmak isterken hiçbir şey olamadılar. Acilen lspci çıktısı, dmesg çıktısı ya da benzeri bilgileri hata takip sistemine bir eklenti olarak yapıştırmayı iki tıkla yapabileceğimiz basit bir araç bulmamız gerekiyor. Nefis bir staj projesi fikri gözüyle bakmaya başladım bile…

Bitirirken (vallahi): Projenin görev dağılımında yeni bir şema belirlendi ve proje yöneticisi Erkan Tekman tarafından sponsor sunumunda duyuruldu. Yeni organizasyon şemasında sürüm yöneticiliğine son verildi. Tüm teknik ekibin her sürüme somut süreçler çerçevesinde, yol haritaları, planlar üzerinden müdahale ettiği ve tamamının bir elde koordine ediliği bir model deneyeceğiz. Koordinatörlüğü ise Semen Cirit yürütecek. Sürdürme kısmı bir yana, Pardus’un ilk günlerdeki kadar yenilikçi, fark yaratan özellikler, araçlar geliştirilmesi işi de artık başlı başına bir birim çerçevesinde düşünülecek. Aslında 1.0 zamanlarındaki ayrıma benziyor, ama farklar var, detaylarına girmek bana düşmez sanırım (kesin bir kısmını yanlış anlamışımdır, pot kırmayayım) ama yeni teknolojilerin keşfi, tartışması, tarifi vb. yani inovasyon müdürlüğü diyebileceğimiz bu birim de Onur Küçük’ün kaptanlığında devam edecek.

Çok kısa süre önce duyurduğumuz gibi, Nihan Katipoğlu ile birlikte ben de zamanımı camia ilişkilerinin koordinasyonuna harcamaya başladım. Yukardaki organizasyon şeması doğrultusunda dağıtımın gelişme sürecinde geliştirici olarak görev alanların nasıl daha kolay katılabileceğini sağlayabileceğimizi tartışmaya başladık bile. Başta camia listesindeki tartışmalar, çeşitli fikir teatileri çerçevesinde anlamaya gayret ettiğimiz talepleri en iyi şekilde karşılamaya ve özgür yazılımın kamuya, yani herkese ait olmasını pratikte de mümkün kılmaya, gönlü olan herkesle birlikte üretmenin yollarını geliştirmeye çabalayacağız. Akın blogunda çıtlatmış, Linux Kullanıcıları Derneği ile çeşitli işbirliklerine girişerek ilk adımlarımızı attık denebilir… Önümüzde epey yoğun, yorucu ama bir o kadar da keyifli, eğlenceli günler var gibi görünüyor. Önümüzdeki yıl şenlik zamanı geldiğinde bakalım neler yaşanmış olacak… Buraya kadar yazıyı okumuş olan herhalde üç-dört kişi olacaktır, hepsine en samimi duygularımla teşekkür ederim. ;-)

25
Mar

Proje yöneticimiz, adeti olan personel hareketleri özetini yazacakken, hareketlerden birini sıcağı sıcağına duyurup Nihan’ın (Katipoğlu) BİLGEM’de görevli geliştirici ekibe katıldığı haberini verdi. Aslında ona bırakmam uygun olurdu ya, Bertan’ın (Gündoğdu) gelişini de müjdelemek lazım!

Duyurunun bu yazıyı yazmamı gerektiren yönüyse, projenin camia ilişkilerindeki en yeni adımın resmiyete kavuşması; Nihan’la birlikte camia koordinatörü ismiyle üstlenmemiz. Adım adım, yavaş yavaş geliştirmeye çalıştığımız bir alan denebilir bu görevin karşılığı… Bugün net tanımlar yapmaktan çok, “ne yapabiliriz?” sorusunu hep birlikte cevaplamak için mesai harcayacağız diye tahmin ediyorum… Kişisel bir tanım yapmayı deneyecek olursam, bu sorumluluğu şöyle tarif ederdim: Hayatında Pardus’a yer ve önem veren, bir biçimde katkıda bulunan gönüllüler ve proje arasında bağlantı noktası oluşturmak.

Bu deneyimin bir bölümü de, yıllardır projenin desteğiyle yürüyen Özgürlük İçin topluluğunun sürdürülebilirliğini sağlamak olacak. Hatırladığım kadarıyla ilk gönüllü toplantısı Tüsside’de, katkıcı sitelerinin yaratıcılarını, paketçileri, (o günkü ismiyle) UEKAE çalışanı olan/olmayan tüm geliştiricileri bir araya getirme hedefiyle yapılmış, toplantının sonunda Özgürlükİçin.com sitesinde bir portal oluşturulması kararlaştırılmıştı. Karara katılmayan katkıcılar da yine bir çok sistemi bir araya tek bir alan adı çevresinde topladılar, bu topluluğun ortak adresi de pardus-linux.org oldu… O günden beri her iki portal da büyüdü, gelişti, yollarına devam etti. pardus-linux.org portalının yürütücü ekibiyle proje yürütücü ekibi arasında yaşanan çeşitli ihtilaflar nedeniyle bu iki grup pek iletişime geçmemeyi tercih etti. Özgürlük İçin topluluğu ise proje yürütücü ekiple organik ilişkilerle büyüdü. Bu ilişkinin proje tarafında yeni adresi camia koordinatörleri olmuş oluyor.

Ali’nin (Işıngör) veda yazısı kimi arkadaşlarımızın durumu yanlış anlamasına yol açmış, konu gelmişken bir düzeltme notu düşmekte yarar var: Öİ topluluğunun üyeleri, yöneticileri, görevlileri, katkıcılarının yaşamında bir değişiklik söz konusu değil. Toplulukla ilgili tek büyük değişiklik, gerekleri karşılama sorumluluğunun artık camia koordinatörlerinde olması. Bunu ayrıca konuşmalı… Üstlendiğimiz yeni görev, tüm Pardus toplulukları (gelecekte var olabilecek olanlar da dahil demeli…) için bir buluşma noktası olmalı. İşlerin düzenli yürümesini, büyümesini sağlayacak bir koordinasyon diyebiliriz herhalde… Tam da bu nedenle adımız yönetici değil de koordinatör. Eşgüdüm sağlayan, arabuluculuk yapan, koşturan birer “tam zamanlı gönüllü” olacağımızı düşünüyorum. Ben diyerek konuşuyorum, zira aslında ne olup biteceğine hep birlikte karar vereceğiz, sonucu hep birlikte üreteceğiz diye umuyorum.

Paralel bir başka alan da, 2010 sonbaharında başlayan camia tartışmaları. 1-2 Nisan tarihlerinde Bilgi Üniversitesi ve LKD ortaklığında düzenlenen Özgür Yazılım ve Linux Günleri kapsamında bu tartışmaların yeni bir aşamaya ulaşması planlanıyor. Bir grup gönüllü Pardus tabanlı yeni bir dağıtım oluşturarak yönetişim modelinde daha özgür olmayı tartışacaklarını açıkladı. Heyecanla bu gelişmeleri takip ediyoruz. Sürece projenin ne katkısı olabilir, bu büyük projenin geliştiricileri Pardus’tan ne bekler, ne ister bunu anlamak istiyoruz. Elimizden geldiğince destek olabilmek adına tabii…

Daha sonra yazmaya devam etmek üzere ara verip bir hatırlatmada bulunayım: Özgür Yazılım ve Linux Günleri’nde “Özgür yazılım geliştiricisi olmanın sosyal boyutları” başlığı ile, Pardus’a özgü olmayan biçimde -ama kaçınılmaz olarak bu deneyim ışığında- kabaca bu konuları da tartışmak istediğim bir konuşma yapacağım. İlgili herkesi beklerim…

4
Oca

Pardus eğitimlerinde kullanageldiğimiz -ya da bizden bağımsız böyle eğitimler düzenleyenlerde gözlemlediğim- bir durum var. Çok doğal olarak Linux eğitimleri biraz güncellenerek, uydurularak yola çıkılıyor. Kitaplar, hakeza…

Aslında bunun doğallığı tamam ama, projenin çıkış noktasına aykırı bir taraf var. Pardus 1.0 kabaca “kullanılır bir linux dağıtımı” olarak tasarlanmıştı. Linux dünyasında normal sayılan kimi zorlukların çözülmesine yönelik tasarımlarla uğraşılmıştı… Dert, insan odaklı bir işletim sistemini linux birikimiyle gerçekleştirmekti… Doğrusuyla, yanlışıyla bu konuda adımlar atılmaya devam ediliyor.

Eğitim olayında da aynı şeyi yapmalıyız, kitapların tasarımında da aynı yaklaşıma kavuşmalıyız diye düşünüyorum. Örneğin her Pardus eğitimi Pardus’un kurulumuyla başlar. Akla uygun geliyor, zira kuralım ve çalışmaya başlayalım, adım adım gidelim değil mi?

Atladığımız bir nokta, ne kadar kullanışlı bir Yalı yaptık dersek diyelim, kavramsal olarak kullanıcılara yeni gelecek bir sürü konuyu, terimi, kararı Yalı üzerinden anlatmak zorunda kalıyoruz ve Yalı kolay olabilir ama o kadar açıklayıcı olamaz. Zira sadece bir kurulum aracı. Pardus’un kendisine dair deneyimden yola çıkmak daha doğru. Yani aslında şunu diyorum: Pardus eğitimlerine başlarken, kurulu bir sistem sağlamak zorunluluk olsun (kafamızda) ve bilgisayarın başına geçen kişi, önce gündelik kullanımda yararlanacağı deneyimi biriktirmeye başlasın. Görevler vererek, keşiflerle, notlarla ona Pardus’la hergün yaşayacağı deneyimi anlatmaya, tanıtmaya başlayalım. Ev dizininin işleyişi, dosya sistemi hiyerarşisi gibi şeylerin neye karşılık geleceğini böylece gözlemlesin. Kullanıcı hesabının anlamını, nedenlerini, yetkili kullanıcının işe nerede karışacağını birebir yaşasın.

Sonra, “sıra geldi kuruluma” diyerek yeni bir disk bölümüne Pardus kurmasını sağlayalım. Böylece vereceği her kararın, neye karşılık geleceğini bilerek bir kurulum yapsın…

Eğitim müfredatlarını 2011 için güncellerken, bir yandan da bir şablon ve üslup olarak sabitlemeye çalışıyorum. Bu sırada aklıma ilk gelen fikir bu oldu. Bu tür fikirler aklıma geldikçe buraya yazayım, yorumlar herkese açık, lütfen katkıda bulunun…

23
Ara

Daha önce Pardus’un 64bit mimari desteğini sağlayan bir ekip çalışmasıyla, yıllardır çeşitli biçimlerde dirsek temasımızın sürdüğü Çanakkale 18 Mart Üniversitesi kurumsal bir ortaklık inşa edebildiğimiz ilk üniversite olmuştu. Bu deneyimin (hem kurumsal olarak hem de Necdet Yücel’in varlığının getirdiği deneyimi kullanmayı bilerek demeli galiba…) de yardımıyla herhalde, bir başka üniversite ile bu konuda adım atamadan, 18 Mart’çılar ikinci projelerini hayata geçirdiler.

İlk günlerden beri KDE’ye alternatif isteyen kullanıcılar oldu. Gnome başta olmak üzere farklı masaüstü ortamları / pencere yöneticileri kullanmak isteyen kullanıcılara, onları mutlu edecek kalitede bir seçenek sunmayı başaramamıştık. Elbette özgür yazılım dünyası birilerinin bir şey sunmasına ihtiyaç duyan yapıda değil. Gaplan gibi projeler, bireysel denemeler derken hem Gnome kullanabilenler oldu hem de daha küçük çaplı ama neredeyse aynı derecede popüler ortamları entegre edenler.

Xfce, paket yöneticisi kullanarak, tek tıkla kurulabilen ilk alternatif masaüstü olmuştu, yakın zamanda buna Enlightenment da eklendi. Yine de her ikisi de Pardus’a özgü araçlar kullanılabilsin diye KDE kitaplıklarını taşımak zorunda kalıyorlardı. Bu da tam bir alternatif anlamına gelmiyordu.

18 Mart’ın cevval ekibi, yine Necdet hocayla birlikte bu arayışı mutlu sonla bitirmek niyetindeler. ÇOMAK, yani çok masaüstü kurabilme projesi tam gaz ilerliyor. Geçtiğimiz haftalarda bu projeyi omuzlayan ekiple Gebze’de yüzyüze tanışma, çalışma fırsatı da bulduk. Hazır buralara kadar gelmişken, Ajans Pardus‘a da konuk oldular. Projeyi onlardan bir dinleyin, hatta orada bırakmayın, e-posta listelerine üye olarak bir özgür yazılım projesi nasıl gelişiyor takip edin derim…

14
Eki

OpenOffice.org’un portföyünde olduğu Sun firması Oracle tarafından satın alındıktan sonra, Mozilla Firefox ile birlikte gündelik masaüstü kullanımında özgür yazılım dünyasının en popüler araçlarından birinin akıbeti merak konusu olmuştu. Çok zaman geçmeden The Document Foundation adlı yeni bir özgür yazılım topluluğu kurularak, var olan OO.o kodlarını temel alan Libre Office ile yola özgür devam edileceği müjdesini verdi.

Bunlar Pardus dünyasını takip edenler için haber değil zaten… Topluluk kültürüyle var oluşunun 10. yılını kutladığı günlerde Libre Office paketini depoya almak bizim için haber ama… Pardus 2011 Libre Office ile geliyor, paket depoda yerini aldı. Testçiler için PiSi’nin yeni sürümüne elle yükseltme yapmak gerektiği için meraklı kullanıcılara henüz sabırlarını korumalarını önermek zorundayız… Fakat kararlı sürüm çıktığında Pardus’un hep olduğu gibi kaliteli, başarılı eklentileri, Türkçe desteği gibi ek özelliklerle birlikte en özgür ofisi sunacağını müjdelemek için acele etmeden duramadım.

hamiş: Meraklı olunacak bir şey yok, aslında sadece basit bir isim değişikliği yapıldı. Neler olacağı bundan sonra belli olacak, şu anda açılış ekranı ve Hakkında bölümü dışında değişik göreceğiniz hiç bir şey yok…

6
Eki

Ergonomi ve altın oran

Özgürlük İçin sitesinde Beyin adlı bir bölüm var. Kullanıcılar akıllarına gelen yeni her tür fikri oraya giriyor, diğer kullanıcılar da beğenilerini ifade ediyorlar. Böylece hangi fikirlerin daha çok insanı ilgilendirdiği görülebiliyor. Bu fikirlerin bir çoğu da hata takip sistemi üzerinden Pardus geliştiricilerine aktarılıyor.

Yakın zamanda bu aracı kullanan bir kullanıcı, pencerelerin geometrik şekillerinde neden denemeler yapamadığımızı sorarak, yuvarlak, üçgen pencerelerin de kullanılabilmesinin iyi olacağını aktarmış. Devamında çok sayıda olumsuz oy aldığında, buradaki hemen her fikri özenle değerlendiren Anıl bu kadar çok olumsuz değerlendirme çıkmasına şaşırmış.

Kendi açımdan bu fikrin aslında bir açıdan çok yaratıcı olabileceğini kabul etsem de, neden olumsuz değerlendirenler arasında yer aldığımı anlatmak istedim…

Ergonomi disiplini, insanların bedensel becerileri doğrultusunda en az güç ve çaba harcayarak en çok faydayı alabilecekleri tasarımları yaratmayı hedefler. Özellikle endüstriyel tasarımın çok yararlandığı bir bilgi birikimidir ergonomi. Ne acıklıdır ki, medeniyetin bu bilgiye kendi tanımına oldukça ters biçimde savaşlar nedeniyle ulaşmış. İlk ergonomi çalışmaları askeri araçların tasarımında dikkat edilmesi gereken ilkelerden yola çıkılarak derlenmiş. (Hafızam beni yanıltmıyorsa Jeep markasıyla ünlü arazi araçlarının 2. Dünya Savaşı maceraları bu konuyu öyküleştirme konusunda özgür yazılım öyküsünde Xerox etkisi yapıyor)

Böyle daha bilimsel bir perspektiften meseleyi ele almak gerekirse, dikdörtgen ekranların içinde yuvarlak pencereler açmak, pencereler farklı şekiller de görünse bile dikdörtgen (ya da çemberler için kare) bir alan kaplayacak demektir. Böyle olunca da ekranlarda ölü hale gelen alanlar olacak demektir. Bunun yaratacağı duyguyu anlamak için dikdörtgen bir masa için uygun olan örtüyü yuvarlak bir masaya sermeyi deneyebilirsiniz.

Ölü alanların sorun olmayacağını öne sürebilecek insanlara da şunu hatırlatmak isterim: Yeni donanımlarla çalışan ve masaüstü bilgisayarı alan kullanıcılar 21” ekranlar kullanıyor olabilir, fakat bilişim dünyasının, özellikle de ekonomik hacim anlamında bakarsak geleceği, taşınabilir aygıtlar üzerinden şekilleniyor. Akıllı telefonlar, tablet bilgisayarlar ve benzeri taşınabilir, hafif, küçük araçlara yatırımlar artıyor. Sektörün en büyük oyuncularının bu alana ve masaüstü sistemlere harcadığı ar-ge paylarına bakmak bile bunu görmek için yeterli. Telekomünikasyon sektörünün oyuncuları, beş yıl öncesine kıyasla İnternet, bilgisayarlar gibi konularda çok daha fazla hayatımızın içinde… Bunun sonucu olarak da insanlar bilişim dünyasının hayatlarına kattıklarını bu aletlerle gerçekleştirmek ister hale geldi. Meseleye böyle bakınca, tasarımın geleceğinde ekranlar küçülüyor.

Bunu anlayan örneklere bakalım: KDE iki ayrı dalda çalışarak netbook bilgisayarlara özel arayüz geliştiriyor, Ubuntu bütün değişkenlerini 8” ekranlarda da kullanışlı olsun diye baştan düşünüyor… Pardus da yakında bu problemleri de hesaba katan tasarımlarla düşünmek zorunda kalacak kuşkusuz… Dolayısıyla arayüz tasarımında her bir pikselin kıymetli olduğu daha da belirginleşiyor.

Kullanıcıların bir çoğu sorsanız bu cümleleri kurmayabilir ama, içten içe o tasarımların kendi ihtiyaçlarını karşılarken işi karmaşıklaştırmak olacağını düşünür. Tahminen bu nedenle de Beyin’deki oylamada olumsuz oy kullanmıştır.

İşin bir de diğer yönü var: tasarım tanım olarak sorun çözmek içindir. Çöp kutularının şeklinden, zarfların açılmasını kolaylaştıran perfore kesimlere kadar akla gelen tüm tasarım fikirleri ve uygulamaları bir nesnenin kullanımını insan bedeninin sınırlarına uygun olarak kolaylaştırmayı hedefler. Bu hedefin tanımında öncelikle ürünün kullanılmasının tarifi yer alır. Bir dönemin meşhur reklamlarından yola çıkarsak, İsviçre’li bilim adamları (ki bilim insanları demek daha güzeldir her zaman, çünkü kadınlar da bilim konusunda çok başarılıdır) üç açılı diş fırçası yaparken, fırçanın ağzımızın içinde her dişe aynı biçimde ulaşabilmesinin hesabından yola çıkar. Sorun bellidir, ağız yapısı bellidir, gerekli hesaplarla tasarlanan fırça her dişe ulaşır. Arayüz tasarımı hatta grafik tasarım da aynı şekilde sorun çözer aslında. Oradaki sorunlar daha soyut biçimde tarif edilebilir: 600 karakterden oluşan bir metnin, A5 boyutunda bir sayfa üzerinde okunaklı olması için hangi yazı tipi, hangi renkte, harfler ve satırlar arasında hangi boyutta boşluk bırakarak yerleştirilmeli?

Kuşkusuz bir gün yuvarlak ya da üçgen pencerelerin olduğu bir masaüstü tasarımı yapabilir. Tahminim, pencerelerin şekillerini değiştirerek içerdikleri bilgileri sunmanın daha iyi bir yolunu keşfetmiş olacaktır… Neden başka şekillere ihtiyacımız olduğu sorusunun cevabını ilk veren kişi de o olacak diye düşünüyorum.

7
Eyl

Çok sık sorulan iki soru: EXE programları nasıl kurar/çalıştırırım? RPM/DEB paketleri kurabilir miyim? Kuramazsınız, çalıştıramazsınız!

Evet, en kısa cevap bu olmalı… Ne yazık ki kimi teknik tartışmalar bu kısa ve öz cevabın yerini almaya devam ettikçe, bu konu tekrar tekrar gündeme geldi. İnsanlar bu yanıtın teknik bir engel ya da sınır olduğunu, yeterince iyi çalışılırsa aşılabileceğini düşündüler. Öyle değil, PiSi bir tasarım, bir tercih ve Pardus kullanırken doğru olan onu kullanmak. Peki ama neden? Gelin birlikte bu tercihe yakından bakmaya çalışalım.
Öncelikle bir konuyu açıklığa kavuşturmak gerekli. Wine, rpm2tar falan gibi kimi uygulamalar sayesinde aslında bu tür dosyaların sistemde çalışması ya da uyarlanması mümkün görünüyor. Fakat bu kullanıcıların o uygulamaları Pardus’ta çalıştırmasından çok, aslında sadece o dosyalarla yapılabilecek işlemler için geçici fayda sağlayacak birer çözüm sunuyor. Bu çözümün kullanıcıların gündelik yaşamına neden uygun olmadığını bir buçuk yıl önce Onur Küçük, kullanıcı listesine yazdığı bir yanıtla [1] anlatmıştı. Bu başlıktan başlayarak thread linkine basıp, tüm yazışmayı takip etmek en güzeli. Çok mu teknik göründü? İşte bu yüzden bu soru tekrar tekrar gündeme geliyor galiba… Gelin diğer sistemlerden, kullanıcı deneyimlerinden, mantık yürütmelerinden yola çıkarak konuya girmeyi deneyelim…

Dilaver

Dilaver

Örnek bir kullanıcımız olsun, Dilaver. Dilaver’in bir dizüstü bilgisayarı var, DVD film izlemek istiyor. Elbette bilgisayarının açılabilmesi için bir işletim sistemi yüklü olması gerekiyor. Pardus gibi her işini görebileceği hazır bir sistem kurulu değilse, ayrı bir program kurmak da gerekecektir. Bir parantez, aslında Pardus da öyle çıplak bir işletim sistemi, sadece biz onu sunarken, içine “lazım olur” diye düşündüğümüz her şeyi koyuyoruz. Bir seyahate çıkarken çantanızı annenize hazırlatmak gibi… İki gece kalacağınız halde 3 pijama çıkabilir değil mi, eh medya oynatıcıların sayısı biraz böyle bir şey. Ana yüreği!

Neyse, konuyu dağıtmadan… Dilaver DVD izleyecek… Pardus iki ayrı katman aslında. Bir altyapı, bir de çeşitli programlar var. İçinden hazır gelen programları (Kaffeine gibi) beğenmeyen Dilaver, DVD oynatmak için VLC kurmayı tercih ederse herhangi başka bir sistemde yapacağı gibi, sonradan bir yazılım kuracak. Pardus’ta bu PiSi ile oluyor. RedHat/Fedora’da YUM, Mandrake’de Urpmi gibi araçlar RPM paketleriyle çalışmak için aynı görevi görüyorlar. Debian/Ubuntu ve türev dağıtımları APT ile DEB paketlerini kullanıyor. Eğer MacOSX ya da Windows ailesinden bir işletim sistemi kullanıyorsanız, zaten bir yönetim sistemiyle çalışmanız beklenmiyor. İkisinde de programların kendi sitelerinden kurulum dosyası indirip onu kurmanız tahmin ediliyor. VLC örneğinde Dilaver Mac kullanıyor olsa, 24 MB büyüklüğünde bir dosya, Windows kullanıyor olsa en iyi ihtimalle 15 MB büyüklüğünde bir dosya indirecekti. Pardus’ta 6 MB büyüklüğünde bir PiSi paketi aynı programın sisteme yüklenmesine yetiyor… Bu farklılığın temelinde yatan, Pardus ve PiSi’nin işleyişi ama daha da önemlisi, işletim sistemi ve programlar arasındaki iletişimde gizli.

Bir işletim sistemi, çalıştığı/çalıştırdığı bilgisayarın, programlar tarafından kullanılabilmesine aracılık eder. Yani bir programcı, işletim sistemi tarafında (altyapıda) kod yazıyorsa derdi başkadır, program kanadında (üstyapıda) kod yazıyorsa başka… İşletim sistemi, DVD takıldığında onun içindeki dosya sistemini okumayı, dosyaların türünü belirlemeyi, o türde dosyaların ilişkide olduğu program ve diskteki bilgiler arasında iletişim kurmayı sağlayacak işlemleri yapar. İşin bu kanadında çalışan kişi bir .avi dosyasını oynatmak için nasıl bir yöntem izlemek gerektiğiyle hiç ilgilenmez. Program ise, işletim sistemi onu çağırdığında (Dilaver simgesine tıklayarak açınca ya da ilişkilendirme sonucu DVD film gelince otomatik açıldığında) kendisine gelen verileri oynatmak, altyazı varsa onu göstermek gibi işlevlere odaklanır. Böylece bütün konsantrasyonunu kendi programına özgü işlevlerin kalitesini artırmak için kullanabilir.

Bu durum aşağı yukarı bütün işletim sistemlerinde böyledir, fakat kapalı kaynak kodlu/sahipli teknolojilerde kaynak kod paylaşımı yapılamayacağı için bu katmanlardan yararlanmak için çerçeveler (framework) ya da API’ler sunulur. Böylece programcılara “Eğer DVD oynatacaksan, şöyle bir komut çalıştırırsın” bilgisi verilir, bu da yeterli olur. Pardus ya da diğer linux sistemlerde de bu sunulur, ama aynı zamanda altyapının kodları açık olduğu ve değişiklik yapılabildiği için durum daha da derinleşebilir. Yine karıştırmadan devam edelim.

VLC yazarı, ağ üzerinden, DVD içinden, sabit diskte duran değişik dosyalara erişim için gerekli bilgiyi işletim sisteminden alır, sonra artık kullanıcı ve video arasında durduğu asıl yer üzerinden işlevler tasarlar. Der ki örneğin, ben kullanıcılara kısayollar sunayım, mesela boşluk tuşuna basınca bekletsin (pause) ok tuşlarıyla bir kaç saniye ileri/geri alabilsin… Aslında bu tür işlemleri gerçekleştirmek için de hazır yapılar, bir araya getirilerek çalıştırılacak (entegre edilecek) kodlar, yapılar bulunabiliyor. Dolayısıyla aslında Pardus gibi tam çözüm sunan sistemler, bir sürü farklı faydayı bir araya getiriyor. Özgür yazılım geliştiricileri, programlarını hazırlarken başka programlardan yararlanacakları zaman bunu dinamik biçimde gerçekleştirmeyi tercih ediyorlar. Dağıtım yapanlar da bu ilişkileri sağlıklı kurmayı. Böylece VLC Pardus üzerinde çalışacağı zaman gerçekten sadece kendine özgü kodları getirip, geri kalan tüm kodlara Pardus’la bütünleşerek ulaşıyor. Bunu sahipli yazılımlarda yapması kolay olmadığı için, başka yazılımlardan yararlandığı kodları da kendi içinde taşıması gerekebiliyor. Böylece kurulum dosyası 24 MB’a kadar çıkabiliyor…

Şimdi, sahipli ve özgür yazılımlar arasındaki temel fark bu, bu nedenle Linux dağıtımları paket yönetim sistemi kullanıyor. Peki niye her Linux dağıtımının paket sistemi ayrı ve bunlar birbirine uymuyor?

Paket yönetim sistemleri, bütünleşecekleri sistemin altyapısına uyarlanarak çalışırlar. Bir PiSi paketi aslında basitçe bilgisayardaki değişik dizinlere kopyalanacak bir çok dosyadan ibarettir. PiSi, o paketin yüklenme sürecinde neyin nereye kopyalanacağını paketin bilgilerinden öğrenir ve kopyalar. Bu bakımdan deb ya da rpm de başka bir şey yapmıyorlar elbette. Dolayısıyla bir rpm paketini açıp, içinden çıkan dosyaları gerekli yerlere kopyaladığımızda, o programın da çalışması gerekir. Teorik olarak da çalışır zaten. Sorun, tüm bunlara *sistem* deniyor olmasının anlamında gizli. PiSi paketleri rastgele, başıboş dolaşan birer sihirli kurulum aracı değiller. Sahipli sistemlerdeki kurulum CD’leri gibi tek başlarına anlam ifade etmiyorlar. PiSi (ya da diğer dağıtımların alternatifleri) aslında bağlandıkları depolarla bir anlam ifade ediyorlar.

PiSi Pardus’la birlikte geldiğinde kendi sürümünün resmi deposunu tanıyarak geliyor, arayüzden bir seçenekle katkıcı deposunu da kolayca ekleyebiliyorsunuz. Ayrıca Kurumsal 2 için LKD tarafından [2], hem K 2 hem de 2009 için Pardus-Linux.org tarafından sunulan başka depolar [3] da bulunuyor. Bunları elle eklemek gerekiyor, ama mevcut depolardaki yazılımlarla çakışma riskleri olduğu için ne yaptığınızdan emin değilseniz, denemek için, iş olsun diye eklemeyin bence…

Nedir PiSi deposu, ne işe yarar?

Bir PiSi deposunu sadece bir çeşit yazılım vitrini gibi görmemek gerekir. iPhone vb. taşınabilir Apple ürünleri ve Android yüklü telefon ve taşınabilir cihazlar için yeni mantık bu: uygulama dükkanları açmak. Girip onlarca/yüzlerce uygulama arasından seçtiklerinizi kurabiliyorsunuz, fakat buradaki her uygulama tek başına çalışan, yanında başka hangi programların sunulduğundan haberi olmayan bağımsız birer ürün. Oysa bir depo içindeki PiSi paketleri birbirleriyle ortak çalışmak üzere hazırlanıyorlar.

Dilaver’e dönelim, Dilaver Kaffeine’i beğenmediği için VLC kuruyor, 6 MB büyüklüğündeki PiSi paketinin içinden çıkan dosyalar, DVD okumak için kullanacakları altyapının nerede olduğunu biliyorlar, çünkü bunu sağlayan libdvdcss paketi aynı depoda yer alıyor. K3B, Kaffeine ve bir şekilde DVD kullanan her uygulama da, biliyorlar ki, libdvdcss bu depoda var, eğer bilgisayarda hali hazırda yüklü değilse, birlikte kurulmak isteyebilirler. Bu da, bağımlılık denen olay işte basitçe. Bir yazılım, her işlevini hakkıyla yerine getirmek için bir başka yazılım/kitaplık olmasını istiyorsa içinden o yazılım/kitaplık çıkacak olan pakete bağımlı oluyor, varsa kullanıyor, yoksa PiSi’ye onu da kurmasını söylüyor.

Böylece aynı görevle çalışacak olan farklı altyapı bileşenleri yerine ortak kullanım artıyor, hem dosya alanı ekonomisi hem de verimlilik sağlanıyor.

Şimdi paketlerin aslında içindeki dosyaların nereye konacağını söyleyen birer arşiv dosyası olduğunu görmüştük ya, oradan devam edelim. Dilaver depoda VLC bulamasa ama İnternet’te aradığında RPM olarak bulsa, rpm2tar ile içindeki dosyaları alsa, gerekli yerlere koysa? Teorik olarak çalışır dedik, ama o RPM’in nasıl yapıldığını bilmiyoruz. Belki içinde yer alan kimi dosyalar inşa edilirlerken sabit (statik) biçimde adresler öğrendiler. Yani RPM paketini yapan kişi dedi ki, /falanca/filanca adresinde libdvdcss var, DVD için onu kullan. Pardus’ta ise /laylay/liyliy adresinde duruyor deponun çalışma şekli farklı olduğu için, bu mümkün. VLC açılacak, ama hiç bir DVD’yi oynatamayacaktır. Bu nedenle RPM’ler değil Pardus’ta bizatihi tasarlandıkları dağıtım sürümleri dışında RPM kullanan sistemlerde de çalışmazlar zaten…

Kaliteli uygulamalar, sorunsuz Türkçe desteği…

Bugün ufak ufak ortadan kalkmaya başlasa da, ilk günlerde çok kritik bir fark yaratan bir özellikten yola çıkarak deponun mantığını ve önemine dikkat çekmeye devam edeyim. UTF-8 kullanılmaya başladığında bir çok yazılım yıllardır geliştiriliyor ve ISO standartlarını kullanıyordu. UTF desteğini sonraki sürümlerinde verecek olsalar bile, yavaş güncellenenler, UTF ile çalışmaya geç karar verenler nedeniyle göç çok ağır ilerliyordu. Üstelik kimi Türkçe problemlerine sadece UTF kullanmak yetmeyebiliyordu… O günlerde Pardus geliştiricileri tüm yazılımlarda, kitaplıklarda Türkçe harflerin sorunsuz kullanılabilmesini sağlayacak bir çok yama yaptılar. Bu yamalar daha sonra yazılımların ana kaynaklarında (upstream) değerlendirildi, ortak üretim için kullanılmış da oldu.

Kullanıcı seviyesinde meseleyi açıklamak için bir ayrım yapmakta yarar var. Türkçe desteği, arayüzde File yerine Dosya yazması demek değil. Daha doğrusu bu başlangıç, daha önemlisi yazılımın, kullanıcı tarafından üretilen içeriğin Türkçe olması durumunda sağlıklı çalışması. Bunu en iyi anlayabileceğimiz yerlerden biri sıralama yapmak. Diyelim Türkiyeli yazarların bir listesi var ve alfabetik dizmek istiyoruz. Tam bir Türkçe desteği olmaması durumunda Çetin Altan C ile D arasında değil, listenin en başında ya da sonunda bulabilir kendisini… Keza İhsan Oktay Anar da, I ve J arasında yer almayabilir. Bu tür Türkçe karakterlerin tanınamaması durumu ile cep telefonlarında da sık sık karşılaşıyoruz aslında. Pardus paketleri, bu tür hataların meydana gelmemesini sağlamayı, geldiğinde de öncelikli olarak düzeltilmesini hedefliyor.

Dolayısıyla bir başka dağıtımda, başka tercihler ve öncelikler hesaplanarak hazırlanan paketi alıp hazır şekilde sisteme koymak hedeflediğimiz kalite açısından riskli durumlar yaratıyor. Bütün bunlar Pardus 1.0 hazırlanırken tartışılan konulardı. PiSi o kadar hızlı ve basitçe öğrenebilen bir sistem ki, karar aşamasında olay neredeyse şuna vardı: “APT kullanıp binlerce deb paketinden yararlanabiliriz, ama Türkçe başta olmak üzere kimi sorunları çözmek için yapacağımız yamalarla o kadar çok uğraşmamız gerekir ki, çok daha az emek ve zaman harcayarak baştan bir paket yönetim sistemi ve depo inşa etmek bile mümkün…”

Bugün hâlâ PiSi paketlerinin sunduğu seçeneklerin azlığını hatırlatarak üzülen kullanıcılarımız var. İki-üç yıl kadar önce bu konuda “hedef kitlemiz açısından yeterince faydalı ve çeşitli yazılım sunduğumuza inanıyorum” diye blogumda yazdığım zaman bunu neredeyse tüm proje yönetimi adına söylediğimi düşünenler de oldu. (Bu blog tamamen kişisel fikirlerimi, kişisel birikimim ışığında yansıtıyor oysa… Benim anladığım kadarıyla, benim yorumladığım şekilde anlatıyorum bildiklerimi… Sadece ben olarak) Bugün hâlâ aynı fikirdeyim. Önemli olanın 1001 çeşit uygulama sunmak değil, yüzlerce amaca yönelik kaliteli çözümler sunmaya yeterli sayıda uygulama sunmak olduğunu düşünüyorum. Deniyorsa ki, falanca işlem yapılamıyor, bunu çözmek öncelikli olmalı. Fakat A aracı B aracından daha güzel çözüyor tartışmaları biraz zevk tartışmaya benziyor. (Teknik ya da etik itirazları ayrı tutuyorum, onlar her daim öncelikli olarak tartışılıyor zaten…)

Velhasıl, bugün depoda az görünen ama özenle seçilmiş hazırlanmış uygulamalardan oluşan bir seçki, PiSi biçiminde sunuluyor. Baştan aşağı tasarım olarak en doğrusu bu alternatifler içinde yolunu çizmek. Eğer ortalıkta gezen RPM ya da DEB paketi olan ama PiSi paketi olmayan uygulamalar varsa, yeni paket isteği yapmak… Bu yavaş işliyorsa paket yapımını öğrenmek.

Neticede Pardus hepimizin, katkıda bulununca hem kendimize hem de arkadaşlarımıza sunuyoruz. Üstelik bence depodaki yazılımların sayısını az bulan, seçenekleri sınırlı gören insanlar artık öyle sıradan kullanıcılar değil, gözü geliştirme aşkıyla kör olmuş birer geliştirici adaylarıdır. Altmış küsur yaşındaki babam da Pardus kullanıcısı, daha depodan şikayet ettiğini görmedim. Genç arkadaşlarsa denemek, oynamak, gerekirse bozmayı göze almak için hevesliler. Bu amatörce bir heves ve Linux bu hevesin üzerinde yükseldi bugüne kadar. Neydi Linus’un kişisel tarihini anlatan cümlesi, Just for fun (zevk olsun diye)…

Yarının geliştiricileri, PiSi paketi yapmayı öğreniniz ;-)

[1]: http://liste.pardus.org.tr/pardus-kullanicilari/2009-March/050026.html
[2]: http://pardus.linux.org.tr/
[3]: http://forum.pardus-linux.org/viewtopic.php?f=329&t=21222

27
Ağu

Tıpkı telif hakları meselesinde olduğu gibi, içine girdiğimiz dünyada baskın olanın bir de ezelden beri var olduğunu düşünmek kolay oluyor ve bir çok insana aslında yazılım geliştirme (daha gündelik dille ‘program yazma’) sürecinin aslında en başında özgür olduğunu, sonradan mevcut sahipli iş modellerinin çıktığını anlatmak zorlaşıyor…

Güzel dilimizde bir deyiş “böyle gelmiş böyle gider…” karamsarlığıyla özetler bu durumu. Böyle gelmiş olması, oradaki “ezelden beri” imasını da koyuverir ruhumuz duymadan. Öyle değildir halbuki.

XIX. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan telif hakları ve fikri mülkiyet kavramı var olana kadar gayri maddi mülkiyetin doğal hali kabaca bugün kamu malı (public domain) olarak adlandırılan biçimdeydi. Fikri mülkiyet epeyce yeni ortaya çıktı ve hatta XX. yüzyıl ortalarına kadar tüm dünyada bu kavramdan aynı şey anlaşılmıyordu. Aynı şekilde ticari ve sahipli yazılım modeli geliştirilene kadar, programcılar ürettikleri kodları paylaşır, herkes kodu kendi ihtiyacına göre düzenler ve kullanırdı.

Böyle masal gibi anlatırken kullandığımız terim ve kavramlar, geçmişte farklı anlamlarla var olabilir, bunun da altını çizmek lazım. Örneğin o gün “kendi ihtiyaçlarına göre…” denilen şey bir yapılandırma farklılığı değil, daha çok var olan programı eldeki bilgisayarda çalışacak hale getirmek anlamını taşıyordu. Eh, programların neredeyse tamamen kişisel üretimler olduğunu (bir grup olarak hazırlansa bile, o grubun ‘şahsına özel’ biçimler içerdiğini) hatırlamak gerekiyor. Daha da önemlisi, programlama dillerinin bugünkü gibi olmadığını, yaygın, doğal dile benzeyen ve sürümler halinde sunulan çerçeveler yerine (Python gibi) kadim dillerin (Assembly gibi) kullanıldığını da ekleyelim.

Özgür yazılımın bilindik tarihi

Özgür yazılım meraklıları mutlaka defalarca dinlemiştir, Richard Stallman bir gün kullandığı yazıcının yeni modeli gelince bakar ki daha önceki modelde şikayet ettiği bir özellik hâlâ aynı. Önceki modelde sürücüye bir yama yaparak istediği işlemleri yapmaktadır, fakat yeni modelle birlikte sürücü kaynak kodu gelmemiştir. Firmayı arar, firmadakiler sürücü kaynak kodu şirketin fikri mülkiyetinde olduğu için paylaşamayacaklarını söylerler. Stallman eski köye gelen bu yeni adeti çok isabetli biçimde okur ve “bütün firmalar böyle davranırsa, elveda hacker kültürü, elveda programcılık, her şey standart ve hata dolu ürünlere dönecek, işin bütün esprisi kaçacak…” diye düşünür. (Bu konularda Türkçe okunabilecek kitaplar LKD tarafından listelenmiş durumda)

Yine bir parantez, Stallman’ın o sırada yapay zeka araştırmaları yapan bir ekibin üyesi olarak çalıştığını, içinde bulunduğu ortamı şekillendiren özellikler arasında meseleye neredeyse hobi olarak yaklaşmakla paralel sayılabilecek bir amatör hevesin ön planda olduğunu kaydetmek lazım. Bu kabaca hacker kültürü diye adlandırabileceğimiz ve bugün neredeyse her türlü bilişim teknolojisini borçlu olduğumuz bir birikim…

Velhasıl, özgür yazılım hareketinin tohumları Stallman tarafından o gün bu aydınlanma üzerine atılıyor. GNU hareketi, (olasılıkla o yıllarda her türlü sisteme kaynaklık eden, bir çeşit Lingua franca olduğu için) Unix benzeri bir sistem yaratma fikriyle başlıyor. Yani Unix bilenlerin kolayca kullanabileceği, onun yapabildiği her şeyi yapabilen, ama özgür yazılım olan bir işletim sistemi.

Linux sözcüğünün hikayeye katılması

Tabii burada özgür yazılım nedir sorusu doğuyor. Stallman’ın dört özgürlükle özetlediği şey aslında bir felsefe. GNU projesi de, bu felsefesi destekleyen, paylaşan kişilerin katkılarıyla bir gün tamamlanacak olan bir işletim sistemi hayali denebilir. Projenin tamamlanması için kritik bileşenlerden biri Hurd çekirdeği. Bu çekirdek istenen olgunluğa gelmeden (2011 yılı itibariyle gelmiş sayılır mı, o bile tartışmalı bana göre) Linux projesi çıkıyor (1991) piyasaya… Aynı amatör ruhla başlayan proje, GNU projesinin özgür yazılım modeli ve devamında bunu güvence altına almak için önerilen Genel Kamu Lisansı (GPL) ile çığ gibi büyümeye başlıyor. Böylece eksik parçanın da yerine oturmasıyla resim tamamlanıyor.

1984 yılı, GNU projesinin doğuşuna paralel olarak Orwell’in meşhur distopyasının ismi olarak kötü çağrışımlara da sahip bir yıl. Aynı yıl Apple firmasının Mac OS kullanan bilgisayarları sektörde grafik arabirim (GUI) kullanan ilk yaygın sistemleri sunuyor. Bu kırılma noktası Apple’ın kurucu ortaklarından, şimdiki patronu Steve Jobs’un kurduğu NeXT firmasının BSD çekirdeği ile inşa ettiği NeXTSTEP platformu sayesinde gerçekleşiyor. Çok kısa sürede GNU projesi de GNUStep ile benzer bir atılım gerçekleştiriyor. (O yıllarda alınan ekran görüntülerine bakacak olursanız, aslında Mac ile Linux’un o günlerde ne kadar aynı yollarda ilerlediği görülebilir. Sonra epey ayrılıp, uzun yıllar sonra tekrar benzemeye başladılar… Ama bu başka bir yazının konusu)

Bilgisayar dünyasında yaşanan diğer gelişmeler

Çok yüzeysel bir özetle toparlayacak olursak, 80′li yılların ortalarına doğru, oda büyüklüğündeki bilgisayarlar ve onlara bağlı çalışan terminaller dünyasından, bugünkü bilgisayarlara doğru giden sürecin belki de en kritik dönüm noktaları peşpeşe yaşanıyordu. GNU hareketi ve özgür yazılımlar da bu bağlamda sürecin başından beri belirleyici aktörleri arasında yer aldı. Bu durum nasıl böyle uzun yazılarla anlatılmak zorunda kalınacak hale geldi diye bakınca, üçüncü önemli hattı da özetlemek gerekli.

Çok bilgim olmadığı bir konu ve araştırıp detay topladıkça bu yazı bitmeyecek gibi görünüyor, bu yüzden yine çok yüzeysel bir özetle; IBM ve Microsoft firmalarının birlikte evlerde rahatlıkla kullanılacak ölçekte bilgisayarlar yapmaya giriştiler. Projenin bir noktasında kırılma yaşandı, Microsoft, Windows adını verdiği grafik arabirime dayalı işletim sistemini çıkardı, IBM de ürettiği bilgisayarları OS/2 adıyla satmaya başladı.

Bu, bir çok harika özelliği ilk kez deneyimlediğimiz işletim sistemi bir yandan Windows ile bir yandan da IBM’in Linux’la flörtüne karşı çok arkasında durulabilen bir ürün olmayınca öldürülecekti… Sahipli bir yazılım olduğu için teknolojilerinden faydalanmak çok mümkün olmadı. Sadece sesli komutla işletilmek gibi özellikleri sağlayan kodları Apache Vakfına hibe edildi… Hâlâ özgür yazılım dünyasıyla içli dışlı olmayı bir şekilde önemseyen IBM’in neden bu projenin kaynak kodlarını açarak bir noktada özgür yazılım camiasının bir parçası haline getirmediğini anlamakta zorlanırım.

Bilgisayarların firmalara, fabrikalara, işletmelere özel üretim araçları olmaktan çıkıp, evlerde de kullanılabilmelerinin önünü açan şey tamamen ekonomikti bu açıdan bakınca. IBM’in kişisel bilgisayar (personal computer) adını verdiği ölçekteki cihazlar, bir süre sonra bilgisayardan anladığımız şey haline gelecekti…

Stallman ve Torvalds gibilerin ve GNU projesine dahil olan bir çok programcının aksine saydığım diğer aktörler sahipli yazılım modelini tercih ederek, geliştirilen teknolojileri firmalarının fikri mülkiyetleri olarak tescil ettiler. Stallman endişelerinde haklı çıktı. Bugün bir adım ötesine geçerek, bu teknolojilerin patentlerini de almaya çalışmaları durumu daha da vahim hale getiriyor. Bu da başka bir konu…

Özgür yazılım dünyasının iç dinamikleri ve sektör

Bu geniş tarihçeden (aslında konuya bakılırsa kısa özet de denebilir ama…) sonra asıl tartışmak ve bahsetmek istediğim konuya bağlayabilirim sanırım… Stallman yazılımların sahipleri olması fikrini analiz ederek geliştirdiği modelde bir çok aksiyom yer aldı. Bunların büyük kısmı adı konmuş, hatta lisansa yazılarak yasal hale getirilmiş aksiyomlar… Fakat çok temel bir tanesi var ki, tam olarak somutlaştırılmadığı için bir çok tartışmaya kaynaklık ediyor olmasına rağmen, kendisine ulaşamıyor, etrafında dolanıyormuşuz gibi geliyor.

Özgür yazılım dünyasında amatör bir ruh dolaşıyor…

Stallman bence, GNU’yu ortaya çıkartan isabetli tespitine paralel olarak, şöyle bir tespit daha yaptı: “Yazılım geliştirme kültürü ve bunun sonucu olarak yazılımlar, her zaman gelişim süreci devam eden, hevesi ve kişiselliği barındıran biçimini korumalı. Eğer endüstri bu ortaya çıkan yazılımları ürün olarak, paketlenebilir mal olarak kullanamıyorsa, bu onun sorunu… Kullanıcılar da, bu kültürden faydalanan yazılımlarla, bunun onlara sunduğu özgürlükle çalışmayı hak ediyorlar. Kim bilir hangi hataları ya da açık bırakılmış arka kapıları, kötü niyetli yazılımlara geçit veren abuk subuk mimarileri içeren sözüm ona ürünleri değil…

Bu, tamamen benim Stallman’ın hareketleri ve söylemlerinden yola çıkarak vardığım bir niyet okuma… Tamamıyla haksız olabilirim, bu tartışılabilir… Fakat günümüzde 600′den fazla Linux dağıtımı varken, GNU sitesinde, projenin kurallarına uygun kabul ettiği dağıtım sayısının sekiz (8) olması bir şeyler söylüyor.

Özgür yazılım, açık kaynak, F/LOSS, FOSS… Nedir bunun adı?

Aslında özgür yazılım camiasındaki ayrışma belki de bütün bu kocaman ailenin artık farklı isimlerle bölünmüş, akrabalık ilişkileri devam eden bir sülale olmakla yetindiğini düşündürebilir. Bu ayrım, en iyi özgür yazılım (free software) / açık kaynak (open source) terimlerinin kullanımında ortaya çıkıyor gibi görünüyor. Bu konuda yaşananların tarihçesi bir vikipedi sayfasında İngilizce olarak anlatılmış.

Kısaca özetlemek gerekirse, ayrım bugün Firefox ile tüm dünyada haklı bir üne sahip olan tarayıcının doğuşuyla, daha doğrusu Netscape firmasının Navigator adlı web tarayıcısının kaynak kodlarını Mozilla projesi ile dağıtacağını açıklamasıyla başlıyor. 1998 yılında kurumsal iş dünyasında İngilizce terminoloji karışıklığının da etkisiyle (free sözcüğü hem özgür hem de bedava anlamına gelebiliyor) özgür yazılımın yeterince karşılık bulamadığını, firmaların kendi ürünlerini özgür olarak geliştirmek bir yana, bu şekilde geliştirilen ürünleri kullanmak ya da ortak projelere girişme konusunda çekinceleri olabileceğini öne süren bir grup, “açık kaynak yazılım” teriminin tercih edilmesini önermişler.

Bu bir grubun içinde kimler mi var? Kimler yok ki demek de mümkün. PGP’nin yaratıcısı ve sonrasında VoIP şifreleme metodları konusunda da önemli katkılar veren Phil Zimmermann, Python programlama dilinin yaratıcısı Guido van Rossum, bu alandaki önemli eserlerin yayınlanmasını sağlayan, bir anlamda modeli yayın dünyasına taşıyan Tim O’Reilly, Linux çekirdeğinin ana geliştiricisi Linus Torvalds, dünyaya SourceForge gibi bir geliştirme platformu sunan isimlerin başını çeken Larry Augustin, Türkiye’de daha çok tufaya getirilip meren’e h selamı yapmasıyla akıllara kazınan, dünyada ise Linux International’ın başındaki kişi olarak bilinen Jon “maddog” Hall gibi, bugün özgür yazılım dünyasını bildiğimiz haline getirmek için çok kıymetli katkıları olan bir sürü isim. Ha, bir de Eric Raymond…

Bu ekibin Kaliforniya’daki bir konferansta ortaya attığı fikri takiben Eric Raymond ve Bruce Perens önderliğinde Açık Kaynak İnisiyatifi (Open Source Initiative – OSI) doğuyor ve tıpkı Stallman’ın dört temel özgürlüğü gibi, bir yazılımın açık kaynak olarak adlandırılması için hangi kurallara uyması gerektiği konusunda bir belge hazırlıyor. Bu belge de aslında Bruce Perens’in, Debian sosyal sözleşmesinin bir parçası olarak hazırladığı Debian Özgür Yazılım Yönergesi (The Debian Free Software Guidelines – DFSG) taslağından, Debian’a özgü kısımların çıkartılmasıyla meydana geliyor.

Bugün her ne kadar stratejik ve taktik anlamlarda FSF ve OSI (ve belki Linux International ve Linux Foundation ve başka bazı kurumlar/oluşumlar) bir arada tek bir camia olarak algılanıyor ve bunun adı kimi zaman “Linuxçular” kimi zaman “özgür yazılımcılar” kimi zaman da “açık kaynak” diye konuyorsa da, aslında ortada net bir ayrım var. OSI yaklaşımı çok daha pragmatik ve endüstrinin kurallarına uyarak, bir parçası olarak ona yön vermeyi hedefliyor. FSF ise çok daha ilkesel bir duruştan yola çıkarak, o ilkelerle uyumlu olduğu sürece endüstriyle ortaklaşıp, yön verme kısmında tavsiyelerinin dinlenmesini bekleyen bir havada…

Bugün felsefi olarak GNU projesi ve -deyim yerindeyse ruhani- lideri Stallman’ı sözünden çıkılmayan büyükbaba gibi görmeyi bırakmamış olsa da, bir çok dağıtım OSI’nin çizdiği pragmatik yolu takip ediyor. Zira, toplam kullanıcı sayılarının 20-30 milyon olduğunu iddia eden en büyük üç dağıtım (Ubuntu, Fedora, OpenSuSe) bu popülerliğe Stallman’ın amatör ruhun korunumu ilkesini kenara koymadan varmayı başaramazlardı. Burada kastettiğim özgürlük ilkeleri ya da başka ilkeler değil. Stallman’ın adını bir türlü koymadığı, net biçimde belirleyip ilke haline getirmediği amatör ruh yaklaşımı…

Geçtiğimiz günlerde kaybedişimizin üzerinden 25 yıl geçmiş olan Turgut Uyar bu hissiyatı “acemilik efendimiz” diye tarif ediyor:

“Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişenizin zevkiyle çalışacaksınız.”

Bir sonuca varacaksam…

Kişisel olarak özgür yazılım yaklaşımında, felsefesinde heyecan verici bulduğum şeylerden biri de bu aslında. Başına geçtiğim bilgisayara iyice yabancılaşarak, onu bir televizyon ya da başka bir “ürün” gibi değil, içinde olup bitenlerle ilişkimin güçlü olduğu bir araç olarak kullanma hevesi… OS/2′nun öleceği belli olduğu günlerde Linux’la tanışmam tesadüfi olmuştu; ama ona olan sevgim hiç de tesadüfi değildi.

Apple meşhur iPad’i tanıtmaya başladığı günlerde bir blog yazısı okudum. İlk bilgisayarının bir Commodore 64 olduğunu anlatan yazar, o bilgisayar üzerinde Basic programlama diliyle yaptığı denemelerin bilgisayarla arasındaki ilişkiyi tarif ettiğini, bugün bir programcı olmasını o bilgisayara borçlu olduğunu düşündüğünü yazdıktan sonra soruyordu, iPad ile büyüyen çocuklar, programların “yazılıyor” olduğunu bilecekler mi acaba?

Bugün netbook adı verilen dizüstü bilgisayarlardan biraz daha hafif ve az donanımlı, ama daha uzun süre pil ömürlü ve taşınabilirliği artmış olan donanımlar popülerleşiyor. Basitliği sadece işlev anlamında değil, fiyatlarına da yansıdığı için tek yapacağı e-postalarını takip etmek, arada İnternet üzerinden çeşitli bilgi ya da servislere ulaşmak olan insanlar bu kolaylığı cep telefonlarında ya da bu tür daha taşınabilir cihazlarda arıyorlar. Bu tür cihazlar üzerinde Google’ın Android’i ya da Intel’in Moblin’i gibi tercihler çok rağbet görüyor. Yani bu alanda belki kişisel bilgisayarlardan ziyade sunucu dünyasındaki gibi erken bir özgür yazılım etkinliği, baskınlığından bahsedilebilir… Bu başlı başına bir başarı mı? Bu biraz da bilişimle ilişkimizi düşünmekten geçiyor. Stallman gözümde huzursuz biçimde “bilişim böyle, meyveli yoğurt gibi, paketlenmiş ürün kadar kolay tüketilir olmamalı, bu bir düşünme biçimi, bir araç…” diye homurdanırken canlanıyor örneğin… Peki bu sektöre girmeyelim, bunlar hazırlop tüketim araçları demek mümkün mü? En azından Linux dağıtımları açısından?

Bir başka analojiyle final yapmayı deneyeyim, et yemeyi ne kadar severse sevsin, kurban bayramında beslediği kuzunun, yediği ete dönüşmesi tanık olan her çocuk için büyüme sürecinde sancılı bir adımdır. Kentliler canlıları tükettiğimizi fark etmek için böylesi travmalara ihtiyaç duyarlar. Kent kültürü, ürünleri birbirinden farklılaştırıp araya mesafe koyarken, bizi onlara bir kat daha yabancılaştırır. Markette bir tabağın içinde paketlenmiş biçimdeki tavuk parçalarından lezzetli yemekler yapmak, o tavuğu yetiştirip, kafasını kopartıp tencereye atmakla aynı şey sayılmaz… Farklı uzmanlıklar ve farklı sonuçlardır bunlar.

Bilişim sektörünün gidişatı her geçen gün kullanıcıları ürünleri market raflarından almaya çağırıyor, özgür yazılım fikrini ortaya atan Stallman ise köyümüze geri dönüp kümes edinmemizi… Ben Linux dağıtımlarını ikisinin ortasında bir çözüm bulmuş gibi tanımlıyorum. Gönlüm köye dönmekten yana bile olsa, kentte yaşamamın nedenleri konusunda her gün kendimi sorgulamaktan beni kurtaracak kadar pragmatik, köy kadar doğal ve lezzetli…

28
Haz

Başlığı değiştirmemek de mümkün aslında bu ilk örnek yazı için. Pardus’la, özgür yazılımla, copyleft ile ilgili şeyleri hep buradaki blogumda tutacaktım. Önce django ile yazılan meşhur zangetsu’yu sildim, sonra öyle oldu, böyle oldu derken pek bu konuda yazamadım da…

bilöker’i kendi adresinde kişisel kullanımda bırakıp bu konularda Pardus çatısı altında yazmaya devam edeyim kararımın taze adresi burası olmuş oldu. Bunu mümkün mertebe düzenli ve üretken biçimde yapma hayalimde değişen bir şey zaten yok…

16
Mar

<a href="http://senlik.linux.org.tr/2009/">http://senlik.linux.org.tr/2009/</a> adresinden tüm gelişmeler takip edilebilir. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin düzenlediği Açık Kaynak Günleri ve Linux Kullanıcıları Derneği'nin "şenlik"i bir arada... Pardus'un hem geliştiricileriyle orada olacağı, hem de konuşmacı davet ederek katkıda bulunduğu bu büyük etkinlik 17-18 Nisan tarihlerinde, Dolapdere'de gerçekleşecek.

Ben de, konunun ilgilileriyle Copyleft, kültür endüstrisinde nasıl işliyor, özgür yazılımdan bu anlamda nasıl yararlanılıyor gibi konuları, biraz daha işin felsefesine dair tartışmalar açabilmek ümidiyle gündeme getireceğim bir sunum yapacağım.

Beklerim/bekleriz. 

6
Mar

Bu yazıyı aslında, kişisel günlüğüm için yazmış ve orada yayınlamıştım. Sonra özgür yazılımla ilgili şeyleri (benim aklımdaki daha çok kuramsal tartışmalardı ama) buraya da yazacağıma dair verdiğim söz aklıma geldi...

Stop-motion hareketin duraklarından canlandırma yapma tekniğinin ingilizcesine verilen isim. Bir hareketin olabildiğince çok anını fotoğraflayıp, bu fotoğraflardan bir video oluşturarak, hareketi gerçekleştiren nesneyi "canlandırabiliyorsunuz". Bu alandaki popüler ama çok önemli sanatçılardan biri Tim Burton. Nightmare Before Christmas ve Corpse Bride gibi filmlerini bu yöntemle yaratan bir yönetmen/animasyon sanatçısı.

Ben de haftalar önce bir gün çektiğim bir seri fotoğraftan yararlanarak bir stop-motion canlandırma denemesi yaptım. Aslında teknik olarak yaptığım şeyin adı still-motion da olabilir, çünkü yaptığım şey canlandırma değil, anlatım tekniği açısından bu yöntemden yararlanmaktan ibaret. Neyse, konumuz zaten bu değil. Şu anda paylaşabileceklerim, bütün o konuları atlayıp, “bir seri fotoğrafı çekmiş olduktan sonra film yapma aşamasına geldiğimizde hangi alternatiflerimiz var?” sorusu ile sınırlı.

Aslında GNU/Linux dünyası için Stopmotion adlı bir program, bizatihi bu iş için yazılmış durumda. Ancak hem aslında aşağıda tarif ettiğim yöntemleri kullanmak için bir arayüz oluşturmakla sınırlı olduğundan, hem de statik kitaplıklar nedeniyle her dağıtımda (özellikle Pardus'a almadığımız, almakla uğraşmadığımız için) kolayca bulunmadığından bu işi elle yapmayı tercih etmek mümkün. İşin o kısmını anlatmayı bu yüzden tercih ediyorum.

Topluca görüntü işlemek gerektiğinde genellikle ilk olarak aklıma Python için görüntü işleme kütüphanesi PIL ya da ImageMagicK geliyor.

ImageMagicK, farklı biçimlerdeki bitmap görüntülerle işlem yapabilen bir program. Komut satırı araçları farklı amaçlarla kullanılan, benzer parametre setlerine sahip birer komut ve bir sürü programlama dili içinde kullanmak için sunulan API’leri var.

Örneğin, PIL yerine PythonMagicK kurularak, Python kodu ile bu güzel programın işlevlerinden yararlanılabilmesi de mümkün oluyor.

Daha önce SuperSampler ile çekilmiş fotoğrafları animasyon olarak gösteren betik içinde ImageMagicK ile gelen animate komutu pek işime yaramıştı (Ki aslında Python Imaging Library yerine tamamen ImageMagicK ile çözülen bir betik de mümkündü, ama Python yazmak bash yazmak gibi sıkıcı değil).

Çekim bittikten sonra karşıma çıkan ilk soru, fotoğrafların nasıl ve hangi boyda olacağı?

ImageMagicK ile çalışırken herhangi bir görüntüyü ölçek, biçim vb. konularda işlemek için iki seçenek var: convert ve mogrify

convert komutu, bir görüntü dosyasında yapılan işlemin sonucunu yeni bir dosya olarak kaydetmek gerektiğinde, mogrify ise, yapılan değişikliği aynı dosyada kaydetmek için kullanılıyor. Neden iki ayrı komut var da, bir parametreyle bunu ayarlamıyoruz çok emin değilim.

Buna karşılık, mogrify gibi bir sözcük nereden geliyor diye merak edip bakmışlığım var. Mogrify diye bir sözcük yok, ama 17. yüzyıl İngilizcesinde ve daha çok fantastik olayları kapsayacak şekilde kullanılan bir transmogrify sözcüğü var. Bu da, iddiaya göre trans ve migrate sözcüklerini birleştirerek türetilmiş. Doğa dışı bir dönüşüm, başkalaşım anlamlarıyla kullanılıyor. Örneklerden biri “bir sabah uyandığında kendini devcileyin bir böceğe dönüşmüş bulan Gregor Samsa”nın yaşadığı dönüşüm.

Ben bu tip toplu işlemleri yaparken kendimi sağlama almak ve kıyaslayabilmeleri gruplamak için dosyaları klasörler içinde bir kaç kopya halinde tutarım. Dolayısıyla mogrify komutu benim için daha verimli.

Klasör içindeki tüm resimleri HD video standardında birer görüntü dosyasına çevirmek için -resize parametresini kullanıyorum. Ancak çekim yaptığım fotoğraf makinasından aldığım dosyalar oranları bozulmadan ancak 1920×1280 olarak ölçeklenebiliyor. Dolayısıyla iki işlemden geçirmeye karar verip, önce aşağıdaki komutla yakın hale getiriyorum:

mogrify -resize 1920*1280 *.jpg

Sonra da;

mogrify -crop 1920×1080+0+100 *.jpg

komutuyla alttan ve üstten 100′er piksel atarak elimdeki dosyaları HD standardına kavuşturuyorum.

Sırada bu görüntüleri, bir videonun kareleri haline getirmek var.

Bir video oluşturmakla ilgili en pratik ve güçlü araçlardan biri ffmpeg. GNU/Linux sistemlerde video düzenlemek ve işlemekle ilgili bir çok program ffmpeg ile çalışıyor. Alternatif olarak mencoder düşünülebilir, ama ffmpeg ile ilgili daha çok belge bulunabilir ve parametre düzeni daha kolay öğrenilebilir görünüyor.

Benim makul bir sonuç alabildiğim komut şu oldu:

ffmpeg -r 4 -b 1800 -f image2 -i 5%02d.jpg 1800_2.avi

Parametrelerin açıklaması da şöyle:

-r *, saniyede kaç kare kullanılacağını belirliyor.
-b *, bitrate bilgisi, videonun dosya büyüklüğü ile oynamak için burada farklı oranlar denenebilir.
-f, kaynak dosya biçimini belirtiyor. image2 biçimi ardışık görüntü formatlarından bir tanesi.
-i, kullanılacak kaynak dosyayı işaret ediyor. Burada bir değişken kullanım örneği var. ffmpeg ile %0*d biçiminde değişken kullanabiliyoruz. Örneğin, 5%02d.jpg 500.jpg, 501.jpg, 502.jpg şeklinde giden bir seriyi tarif ediyor. %0*d biçimindeki * hane sayısının karşılığı.

Son hanede üretmek istediğimiz video için bir isim veriyoruz ve sabır bölümü başlıyor. Bu ayarları kullanarak (1.8Mhz çift çekirdek işlemci ve 1Gb hafıza ile) her 30 kare için bir dakika civarında beklemem gerekti.

6
Eyl

Başlıktaki gibi ilginç bir ihtiyaç normalde doğmaz... ama yeni taşındığınız mahalledeki fotoğraf dükkanında "bu filmi yıkayıp, direk CD'ye aktarın, kart baskı istemiyorum" dediğinizde, elinizde tuttuğunuz film E-6 (dia pozitif) ve dükkandaki genç arkadaş çapraz işleme konusundan bihaber ise tuhaf olaylar yaşayabiliyorsunuz. Önce C-41 banyo ve E-6 banyonun, bu işlemler için üretilmemiş olsalar da her türlü film üzerinde amaçlanan sonucu doğurduğunu (pozitif ve negatif sonuç verdiğini) pozitif pozlanmış (E-6/Dia) ama negatif yıkanmış (standart C-41 banyosuna sokulmuş) bir filmin, parlak renkler, yüksek kontrast ve yer yer (benim gibi delilerin kabul edebileceği) sonuçlar veren bir işlem olduğunu anlatmanız gerekebiliyor... Bütün bunların sonucunda kafası hayli karışmış olan genç fotoğraf dükkanı çalışanı arkadaşımız, her nasıl becerdiyse banyo sırasında bütün renk değerleri birbirine girmiş bir negatifi (yeşil negatif de gördük sayesinde) CD'ye aktarmak üzere olduğu gibi taramış.

Yani yukardaki pehlivan tefrikasından anlayacağımız, CD'yi bilgisayara taktım, açtım, içindeki tüm görüntüler negatifti... Ne kadar can sıkıcı değil mi? Gwenview'in içindeki Kipi eklentilerinde ne yazık ki bir dizindeki tüm fotoğrafları negatife çevir diye bir özellik yok. (Ya da göremedim...) Ben de ne yaptım, sevgili python-imaging kütüphanesini kullanarak hepsini negatiflerini alarak tekrar kaydettim...

#!/usr/bin/python
# -*- coding: utf-8 -*-

import glob, Image, ImageChops

imaj = glob.glob("*.[Jj][Pp][Gg]")
for objemaj in imaj:
        im = Image.open(objemaj)
        nmaj = ImageChops.invert(im)
        nmaj.save(objemaj, "JPEG")
 

Bu kodu .py uzantısı ile kaydedip, dönüştürmek istediğiniz fotoğrafların olduğu klasörde çalıştırmanız yeterli... Asıl işi yapan PIL modülü içindeki ImageChops yani kanal işleyici alt modülü... El kitabındaki diğer işlevlerini sondan bir önceki satırdaki ImageChops.invert işleviyle değiştirerek denemeniz de mümkün...glob işlevini çağırmak lüzumsuzca görülebilir, jpg dosya isimlerini kontrol ederek çağırdığım bir başka betikte lazım olmuştu,sonuna bu döngüyü ekleyip kullanıverdi, o kadar kusur oluversin :)

6
Ağu

Eskiden meraktan gnu/linux dağıtımı kurmak ve bir süre kullanmak eğlenceli bir hobiydi, sonra bir süre muhtelif özellik ve tercihleri gözlemlemek ve araştırmak için bir görev gibi sürdü, uzun bir süredirse diğer gnu/linux dağıtımlarıyla pek de içli dışlı olmuyordum.

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım kolunun altına bir PlayStation3 koymuş halde, mimari çizimlerde render-farm olarak bu grafik canavarını kullanmak için gnu/linux kurmaya karar verdiğini söyleyerek kapıyı çaldı. Özünde tüm dağıtımlar yeterince kolay kurulur hale geldi denielbilir. Üstelik arkadaşım da Pardus, Ubuntu ve bir iki pek küçük router dağıtımı kullanmış olmasının deneyimiyle kurulumda bir sorun yaşamayacağını tahmin ediyordu. Sağolsun bu değişik deneyimi Sony ve Efes Pilsen'in yanında benimle de paylaşma fikri hoşuna gitmiş, bir şey olursa iki koldan sorunu çözeriz diye düşünmüş, hoşuma gitti...

YellowDog, PPC konusunda en eski dağıtımlardan biri olarak en çok ilgimi çekti, üstelik Mac artık intel işlemcilerle çalışmaya başladığı için PS3 en çok sükse yapabilecekleri yer olarak iyi optimize edilmiş bir kurulum alanı olacak diye tahmin ettim.

Heyhat, gnu/linux dünyasının insanlara blog açtıran kimi özellikleri yerinde durmaya devam ediyor. Redhat teknolojileri (Aslında CentOS tabanlı olan ama biliyoruz ki, CentOS "çok tanınmış bir kuzey amerika dağıtımı tabanlıdır) kullanan Yellow Dog'un DVD görüntüsü 4 gb kadar. Öntanımlı masaüstü olarak E17 tercih edilmiş. Kurulum sırasında paket seçimi için kabaca ofis, geliştirme ortamı ve sunucu seçenekleri sunuluyor. Dilerseniz tek tek paket seçmek de mümkün, ama biz zaten ne var ne yok bakmak istediğimiz için her üç paket ailesini de seçerek "ne bulduysan kur çocuğum" dedik ve kurulum işlemine başladık.

Hani meraklısı PS3 adlı arkadaşın nasıl bir donanımla çalıştığını detaylı olarak görebilir. Ama alemin gördüğü en fiyakalı oyunlar için tasarlanmış olduğu gerçeği uzaktan bir fikir veriyor değil mi? Eh, aynı dakikalarda arkadaşımın eşinin eski dizüstü bilgisayarına da Pardus kurmaya başladık. Çeşitli aksiliklerle "haa, bir dakika..." deyip güç düğmesine sekiz saniye basarak kapatıp herşeye baştan başlamamızı gerektirecek eski bir donanımla (üzerinde 256 mb. ram vardı, ama ekran kartı da aynı ram'i kullandığı için pek bir performans beklemiyorduk...) uğraştığımız o süreçte 4GB'lık YellowDog, yukardaki donanıma sahip bir grafik canavarının üzerine, şimdiye kadar gördüğüm en hızlı masaüstü altyapısı olan E17 ile kurulana kadar, PIII - 256 Ram üzerine üç kere Pardus kurabilirdik. (Fiilen o süreyi aptallıklarla oyalanıp geçirdik, gözümüzle gördük...)

Dert o değil, kurulduktan sonra çok da mutlu olmadığımız bir performans ile karşılaştık, ama büyük olasılıkla ekran kartı sürücülerini yüklememiştik ve dolayısıyla vesa, framebuffer vb. ile HD bir ekrana bağlı olmanın doğal sonucu ile karşı karşıyaydık. Derken fark ettik ki, PPC ortamındaki Linux dağıtımı aslında bildiğimiz Linux dünyasından farklı. Çünkü OpenGL destekli sürücüler, Flash vb. bir çok bileşen yok. WMV oynatabilecek bir özgür kodek yok (para verirseniz yüklediğini iddia eden bir program içinde geliyor olsa da...).

Neyse dedik, bizim derdimiz zaten bunu gündelik bilgisayar yapmak değildi, altyazı ile film izlemek (PS3 ile DivX altyazısı izleyebileceğiniz bir senaryo Sony geliştiricilerince düşünülmediği için, Linux'tan bunu ummak garip kaçmıyor) gibi gündelik işler ve hepsinden önemlisi Render-Farm olarak çalışması diye düşünerek menüye dalıp mevcut araçlara bakalım dedik.

O kadar az uygulama yüklüydü ki, 4GB'lık alan nasıl kullanılmış diye gerçekten merak ettik. Ya rpm'in sıkıştırma oranları gerçekten pek kötü, ya da yüklenenlerin çok önemli bir kısmı görünmüyor. Daha komiği, örneğin Flash'ın resmi linux eklentisinin PPC portu olmadığını gördük ve Gnash deneyebileceğimizi düşündük. Gnash'ın hali hazırda yüklü geldiğini öğrenmemizse bundan daha uzun sürdü. Çünkü bütün bilgileri veren güzel sayfaları Firefox'u ilk açtığımızda göründü, bir daha görünmedi, nerede olduğunu bulamadık.

Bir de 256 ram'li bir Datron'la Debian maceram var, ama çuvaldızı kendime batırmak için şimdilik onu atlıyorum. Belki de hepsi boş, insan alıştığı şey ile mutlu... Yine de, Pardus'un gnu/linux evrenine kazandırdığı önemli çok şey olduğunu düşünüyorum. yüklü gelen uygulama ve kütüphane seçiminin son kullanıcıyı çok mutlu eden bir biçimde tasarlandığını ve yeterince yer kazanmak için yaptığımız tüm geliştirmeleri (lzma ile geçen günlerimiz...) şükranla anıyorum. PS3 sahibi arkadaşım, Gimp'ten OpenOffice.org'a kadar herşeyin yüklü olduğu bir sistemin CD'den çıkıyor olduğuna inanamadığında (ve o an onu ilgilendirmese de, bunların 4-5 dilde mümkün olması...) yaptığımız ve değerini unuttuğumuz bu güzellik geldi aklıma.

Ne yazık ki, kullanıcılarımız ya da daha doğru bir deyişle özgür yazılım dünyasını kendi yaşamlarının hobi alanına çeviren amatörler açısından tehlikeli bulduğum bir bakış açısı var. Bu ülkede politikadan, sağlığa her konuda öyle endişeler taşıyorum ki, bu onların yanında bir hiç, ama Pardus'un deposundan bahsederken az uygulama olduğundan bahsetmek ve bu konuda debian gibi depolarla kıyaslama yapmanın elma ile armut toplamaya benzediğini görmemek gibi... Yani bu blog yazısının, bence şu videodan daha adil bir eleştiri ve uyarı olması gibi.

Pardus, depolarında hedeflediği kullanıcı kitlesine hitap eden temel gereksinimleri fazlasıyla karşılamakta... Yani bilişim okur-yazarı bir masaüstü kullanıcısı bilgisayarını açtığında yapmayı isteyebileceği herşey için gerekli alternatifleri bulabiliyor. kde-apps'ta karşımıza çıkabilecek her türlü acaipliği paketlemek bir hobi olarak değerli olabilir, ancak bir ihtiyaç olduğunu iddia etmek bence projenin hedeflerini anlamayıp, dünyayı kendi bakış açınla sınırlamak anlamına gelir. Dedim ya ülkede genel bir salgın bunu böyle yapmak. Rektör atamalarına ilişkin kanaat geliştirmekten, futbol antrenörlerini değerlendirmeye herhangi bir iş/hizmetin değerlendirilmesinde genel şart ve ihtiyaçlara yönelik makul kararlar verilip verilmediğiyle kimse ilgilenmiyor. Bu da bizi genel olarak boş tartışma ortamlarına taşıyor. Bu da benim kendi dünyamdaki kişisel görüşüm, kimseyi bağlamaz elbette, ancak dağıtımların kullanışlılığı, başarısı, gücü paket deposundaki yazılım sayısıyla falan değil, kullanıcıya fiilen sunabildiğinin kalitesiyle ölçülmeli diye düşünüyorum. Pardus iyi, diğerleri kötü anlamında da değil... 4GB'lık bir DVD'den ihtiyacımı karşılayacak şeylerin çıkmaması, bunlarla ilgili belgelere ulaşmakta zorluk çekmem üzerinden, benzeri eleştirileri Pardus'a da getirerek... Ki Pardus'un bugün sahip olduğu başarı (her ne kadara) bu tip eleştirilerle oluşturuldu... Tipik kullanıcı alışkanlıklarını değerlendirip, proje hedeflerine daha yakın durabilmemiz için eksiklerimizi çıkarıp tamamlama yolunda devam bu bağlamda... Ufak bir TODO yapmaya başladım bile...

17
Tem

Emrah Özesen, en yalın ifadeyle lise günlerinde yaşanmış basit bir hevesi, yaşamı boyunca karşılaştığı tüm heyecanlara taşımayı başarmış bir fotoğrafçı. Fotoğrafın keşfini takip eden dönem, üniversite yıllarının hareketli gündemine denk düşünce (foto)muhabirliğin keşfinde kullanılan makina, sonra Türkiye'nin milli kayak sporcularından biri olarak yetişmesi sürecine paralel olarak nice nehirlerinde doğayı ve insanın mücadelesini gözlemler hale gelmiş. Eh, insan böyle yaşayınca, belgelemese ayıp...

Memlekette sanatın (ya da futbol dışında bir spor yapan sporcunun da) durumu belli, elinde fotoğraf makinasıyla uzun zaman geçirmeyi sevenler bir süre sonra kendilerini çeşitli reklam/tanıtım fotoğraflarını çekerken bulmak ya da başka işlerden ayırdıkları zamanları fotoğrafa saklamak durumunda. Hatta bu zamanlar dahilinde çekilen fotoğraflar birilerini rahatsız edince, sudan sebeplerle hapse falan da giriliyor, ama şimdi konumuz bu değil...

Ama işte vaziyet bu ya, özgün öyküler çalışmak, hakkıyla zaman ayrılan kavramsal çalışmalar üretebilmek, fotoğraf sanatçıları için kolay olmayan fırsatlara bağlı. Sevgili Özesen, bu konuda yakın zamanda tamamladığı başarılı bir dönemin ürünlerinden, jonglörler ile yaptığı bir çalışmadan seçtiği kareleri, ilk günden beri takip edip ve desteklediği Pardus dünyasıyla paylaşt. Fotoğraflar, Creative Commons 3.0 BY-NC-ND lisansı (http://creativecommons.org/licenses/by-nc-nd/3.0/) ile yayınlandı. Yani, kaynak gösterildiği sürece paylaşılabilir, ancak ticari bir işte kullanılması ya da bu görüntüler kullanılarak yeni işler yapılması için hala hak sahibi olan Emrah Özesen'in yazılı izni gerekmekte...

Özgürlük İçin... sloganını takip ederek, eğlence ve temaşa dolu bir dünyanın, soğukkanlı ve ciddi bir gözden yansımasını gösteren kareler, Pardus 2008'le birlikte onbinlerce kullanıcıya Kaptan Masaüstü aracılığıyla sunuldu... Yayımlanışından neredeyse bir ay sonra ve ancak fırsat bulup özürlerimle birlikte açık bir teşekkür edebiliyorum, aşağıdaki güzel karelerini bizimle paylaştığı için... Sevgili Emrah Özesen, sağol ve maceran bol olsun, ki biz de hep görebilelim... ;-)

Sirk - SB - TopSirk - SB - Lobutlar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sirk - SB - Monosiklet Sirk - SB - Şapka

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 Sirk - Renkli - KutularSirk - Renkli - Toplar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sirk - Renkli - LobutlarSirk - Renkli - Şapkalar

 

4
Tem

Yaklaşık üç yıl önce, Ekim 2005'te, bir SMS almıştım. Antep'te tanıştığımız sevgili Erkan Tekman, onu aramamı istiyordu, konuşacağı acil bir konu vardı. Resmi işlemlerin tamamlanması bir buçuk ay falan sürdü yanlış hatırlamıyorsam, ama ertesi gün Pardus projesi ve UEAKE'nin başka bazı projeleri için içerik editörlüğüne başlamıştım.

İsmi ilk duyuşum, kötü bir dağ çiziminin yanına konduruluvermiş bir Tux görüntüsü önünde UluDağ yazısını takiben oldu sanırım. Gerçi uydurmayayım, o sırada henüz Pardus ismi kararlaştırılmamıştı ama, işte... Sonuçta bu projeyi ve onu tasarlayan kişileri ilk duyuşum o andı. Milli Kütüphane, 3. şenlik, UluDağ paneli... Öhöm... Aslında o sırada panele katılmamıştım, ne yalan söyleyeyim. Bir saat falan karışıklığı galiba... ;)

Sonra Antep'te, Arman ve Ümit'le birlikte Akademik Bilişim konferansı sırasında LKD standında dururken stand komşusu olduk projeyle... Zaten bir çok arkadaşım (Meren, Gürer, Çağlar, Onur, Umut...) projede çalışmaya başlamış olduğu için durum eğlenceli bir hal almıştı. LKD'de bir şekilde karşılaşmamayı başardığımız Barış ve benden üç beş dakika önce falan projeye katılan İsmail falan üstüne kaymak yani... Pek bir kaynaştık kaynak olduğum ekip, kafalarındaki fikir ve bu deliliği yaratan Tekman'la... Sonrasında birlikte ne yapabiliriz diye girişiverdik kollar sıvayıp. Acı, tatlı nice anının yanı sıra, Pardus 1.0, Pardus 2007 ve Pardus 2008'i çıkardık hep birlikte... İnanılmaz üç sene, inanılmaz üç ürün. Yani gerçekten, bazen dönüp nasıl çıktıklarına bakıyorum da... Hani Gençlerbirliği'nin UEFA kupasında Blackburn karşısında oynarken, neyse... İnanılmazdı işte...

Dün, bu durumu daha önce yaşayanların tarifine harfiyen uygun olarak, boğazımda tuhaf bir düğümlenme ile dolandım istifamı verdikten sonra. Bundan böyle bir gönüllü katkıcı olacağım Pardus ekosisteminde. Aslında fiilen bir değişiklik olmayacak belki yaşamımda ama sembolik şeylerin anlamı kimi zaman tahmin ettiğimizden ağır oluyormuş işte. Bir süre genel olarak yazılım ekosisteminden uzak duracağım tahminen. Uzun bir tatile ihtiyacım olduğuna karar verdim. Çok tatil gibi de değil aslında, biriktirdiğim o kadar çok okuyacak, izleyecek ve dinleyecek şey var ki, onlarla zaman geçirmeyi istiyorum. Sonra 2009 çalışmaları sırasında geri döneceğim elbette... O güne kadar tüm geliştirici ekibe bensizliğin tadını çıkarmalarını tavsiye ediyorum, kafanızı dinleyin biraz ;)

... ve sizinle çalışmak muhteşem... di demiyorum, çünkü devam edeceğiz... bu yalnızca bir bayrak yarışı, şu elimdekini bir vereyim birine, azıcık soluklanayım yanınızdayım yine...

Kaptanın seyir defterine ek:

Her zamanki gibi Çağlar aynı konuda benden daha önce blog yazıp, herşeyi daha güzel ifade etmiş. Teknik belge yazmaktan bazı devreler yanmış olabilir, tatil süresince kontrol ettirelim.Gerçi, virüs geçirmeyen bir işletim sistemi yazmaktan çıkıp, bunu  yazılım ölçeğinde sürdürmeye devam edecek olan biri insan olmasın da, kim duygusal olsun değil mi... Hehehehe... Pardon Çağlar.

Bu arada blogu olmadığı için not etmiş olalım, Çağlar ve ben gibi, sevgili Umut Pulat da, bambaşka bir nedenle, Kanada'ya taşındığı için Tübitak ile olan profesyonel ilişkisine son verdi.

 

15
May

Ben ilk kez dergi denen şeyle tahminen 5-6 yaşlarında, hece olayını aşmış ve sözcükleri seçebilir haldeyken tanıştım. Aklımda çok net bir Özal portresi var, çünkü elime aldığım ilk dergi Gırgır'dı, görenler hatırlar, Gırgır'ın fiyatı kapağında Özal para birimiyle hesaplanır, enflasyona bağlı olarak kapaktaki Özal portresi şeklindeki simgelerin sayısı yıllar içinde artar dururdu...özgürlük için e-dergi

Mizah dergisi tamam, karikatür zaten, ama dergi denen kavramın genel anlamda farklı bir yöntemi, nedeni, anlayışı olduğunu ve onun "bir tür" olduğunu kavramam için liseye başladığımda Express denen muhteşem dergiyle tanışmam gerekti. Lise biteyazarken, "eli kalem tutan" bir topluluk olarak kendi sözümüzü söyleme ihtiyacımız had safhaya ulaşmıştı ve o yıllarda yayına başlamış olan Öküz gibi "bizim kültürün" dergilerinde kendimize yer bulmayı beceremiyorduk. Böylece kendi dergimizi çıkarmaya başladık. Ondan sonrası çok daha net. Türkiye'de yayınlanan yüze yakın derginin öyküsüyle çakışan bir kaç senelik bir dönem...

Yıl 1998. "yahu" dedik, "matbaacıya senet imzalayıp sonra da Kibar Feyzo gibi, senedin günü geldi, senedin günü geldi diye koşuşturacağımıza, neden internetten yayın yapmıyoruz?" dedik. O gün tasarım olarak mantıklı bulduğumuz bir yapıyı taklit eden bir siteyi hayata geçirdik. Bugün, o yapıya blog dendiğini ve aslında arkasında bir program çalıştığını biliyor olmak, elle html kodlarını kopyala, yapıştır, içeriği değiştir kaydet şeklinde geçen saatlere bir tuhaf bakmamı sağlıyor takdir edersiniz ki... Ama bilmemek değil, öğrenmemek ayıp. ;)

Dergi ve İnternet sitesi kavramlarının kişisel tarihimdeki bu tuhaf tanışmalarının ardından, size de daha anlaşılır gelecektir ki, e-dergi, pdf olarak dağıtılan bültenler falan benim için teknoloji ötesiydi "o işler için mac lazım" diyenler vardı... Bugünse her şey ne kadar tuhaf, az önce fırsatını bulup Özgürlükİçin.com 'un yayınladığı e-derginin 2. sayısını okudum. Özellikle Seyit Gönenç Çalıcı'nın, bu sayının editörlüğünden önce bir senelik bir özgür yazılım deneyimi olduğunu anlattığı giriş yazısı bana tüm bunları düşündürdü. İçim bir garip oldu, sonra koyuldum okumaya... Gerçekten dört başı mamur güzel bir dergi hazırlamış topluluk yine... Seyit Gönenç başta, tüm ekibe tebrikler. Gerçekten ilgi çekici yazılar, haberler ve dosyalarla, harika bir tasarımla sunulmuş... Daha nicesi çıkar diye umuyor, tüm topluluğa başarılar diliyorum!