27
Ara

Araya bir sürü gelişme girdi, yazamadım.

Artistanbul’da epey hareketli günler yaşadığımızı söylemiştim. Bu hareketliliğin nedenlerinden biri, Artistanbul’un değişen ortaklık yapısı. Geçmişte Capitol Ogilvy Public Relations’ın müşteri direktörlüğünü yapmış olan sevgili Deniz Hazar, Artistanbul’un yeni ortağı oldu.

Deniz’in gelmesiyle şirket içinde pek çok değişikliği hayata geçirmeye başladık. Sözleşme metinlerimize kadar her şey yavaş yavaş değişiyor, ama asıl güzel gelişme, Artistanbul’un esaslı bir sermaye artırımına gitmesi oldu.

Artistanbul ailesine katılan bir diğer isimse Serkan Zihli. Aramıza katıldığı andan itibaren, Serkan iş yapma biçimimizi değiştirdi diyebilirim. Serkan sayesinde sıfırdan proje oluşturma ve sunum yapma yeteneklerimiz büyük ölçüde artmış durumda.

Geçen ay Özlem, Deniz, Serkan ve İrem ofise kapanarak, çok önemli bir konkurda bizi başarıya taşıdılar. Türkiye’nin en prestijli ajansları arasından sıyrılarak paydaşı olduğumuz bu projenin detaylarını, bir son dakika aksiliği olmazsa yakında paylaşıyor olacağım :).

Ve elbette en büyük haber…

Artistanbul’a bir kardeş firma geliyor! Yakında ayrıntılarını duyuracağımız bu firma için ofis yeri bakmaya başladık. Bu yeni şirkette Python, mobil uygulama geliştiricileri ve sistem yöneticilerine ihtiyacımız olacak.

Hatta fırsattan istifade, ilk iş ilanımızı yayınlayayım:

  • PHP ve WordPress üzerine deneyimli,
  • Linux ortamını tanıyan,
  • Cihangir’de cici bir ofiste tam zamanlı olarak  çalışabilecek,

bir takım arkadaşı arıyoruz.

Aramıza katılmak isteyenler, gizem@artistanbulpr.com ile iletişime geçebilir :).

15
Kas

Artistanbul’da bu aralar çok yoğunuz.

Bildiğiniz gibi değil, aramıza yeni isimler katılıyor, ofise masalar/dolaplar geliyor, büyük konkurlara çağrılıyor, kurumsallaşma yönünde güzel adımlar atıyoruz :). Her şey yolunda giderse, bir süre sonra Cihangir’deki çok sevdiğimiz ofisimiz artık yetmeyebilir, daha büyüğüne çıkmak zorunda kalabiliriz. Hatta belki de 2012′de yurtdışında bir ofis açarız, kimbilir?

İyisi mi, büyük haberlerin ayrıntılarını “bir süre sonrası”na saklayalım :).

(…)

Bu arada bizleri çok heyecanlandıran bazı yeni projelere de girmiş durumdayız. Bu projelerden yavaş yavaş bahsetmenin zamanı geldi sanırım.

Muhtemelen biliyorsunuzdur, Artistanbul ana faaliyet alanı “iletişim danışmanlığı” olan bir firma. Öte yandan bünyesinde yazılım geliştiricileri barındıran ve çeşitli yazılım projeleri geliştiren bir firma olarak, bir kurum kültürü olarak “özgür yazılımdan yana” bir tavır benimsiyoruz.

Son zamanlarda yolumuz, Türkiye’ye yatırım yapmaya hazırlanan bazı dünya devleriyle kesişmeye başlamıştı ve çeşitli işbirliği görüşmeleri yapıyorduk.

Bu markaların ilkini artık açıklayabiliriz: BlackBerry :)

Belki takip etmişsinizdir, BlackBerry’nin üreticisi Research In Motion firması, 1,5  yıl kadar önce QNX Software’i satın almıştı. QNX, BlackBerry’nin yeni nesil cep telefonları ve tabletlerinde kullanılmaya başlanacak olan BBX platformunun da çekirdeğini oluşturuyor.

Muhtemelen 2012′nin ilk çeyreğinden itibaren piyasaya çıkacak olan tüm BlackBerry telefon ve tabletlerde karşımıza BBX platformu çıkacak. Research In Motion firması, BBX’e yönelik geliştirme araçlarını özgür lisanslarla yayınlarken, pek çok özgür yazılım projesine desteğini de açıklamış durumda.

Önümüzdeki dönemde, BlackBerry cephesinden özgür yazılım dünyasına yönelik pek çok güzel haber gelmeye devam edecek :). Bu haberlerin Türkiye’yi ilgilendiren kısmının başlangıcını ben duyurayım:

BlackBerry ile birlikte Türkiye’nin aynı anda 6 ila 8 üniversitesindeki öğrenci gruplarıyla birlikte mobil projeler geliştireceğiz. Bir başka deyişle, 6 ila 8 üniversitede Unix tabanlı proje grupları oluşacak!

Yakında, daha güzel haberlerle karşınızda olacağız :).

19
Tem

Fareleri peşinden koşturan kedi..Sanırım bu kadar sessizlik yeter.

Özgür yazılım mahallesinin yeni bir kedisi var. Bu yaramaz, asi ve meraklı kedinin adı TeknoKedi.

TeknoKedi, en sıradışı araçlar ve en yeni teknolojileri kullanma ve inceleme konusunda “takıntılı” bir grup insanın oluşturduğu bir web dergisi ve teknoloji portalı.

İşin “Tekno” yanını böyle özetleyebiliriz. “Kedi” kısmına gelince, bir kedi kadar meraklı insanlar olduğumuzu söylemekle başlayalım işe… Teknolojik her türlü oyuncak için deliriyoruz ve onu incelemek, ellerimize alıp saatlerce oynamak için sabırsızlanıyoruz.

Söylememize muhtemelen gerek yok, kediler konusunda da “takıntılı”yız. Hemen hepimizin evinde birer kedi var ve her kedi gibi “özgürlüğümüze” düşkünüz. Özgürlükten kastımız, içi boş bir özgürlük değil elbette, insanların özgürce kullanabileceği teknoloji ve ürünleri kullanmayı ayrıca seviyoruz.

Özgürlük’ten bahsederken şunu da söylemekte fayda var. En az birer kedi kadar da “konformistiz”, bir başka deyişle rahatımıza pek düşkünüz.

(…)

TeknoKedi, Türk özgür yazılım camiasının yakından tanıdığı pek çok ismin ortak projesi… Aramıza katılan “Keditör“leri birer ikişer sitemizde paylaşmaya başladık bile :)…

Bu arada Gizem Belen ve İrem Çobanoğlu’nu çok özlediğinizi de biliyoruz :). Gizem ve İrem, her pazar günü, saat 12:30′da Show TV’de televizyona çıkmaya başladılar bile… Ama asıl sürpriz, önümüzdeki haftalarda diyelim :).

TeknoKedi‘yi seveceğinizi düşünüyoruz :).

 

21
Mar

Ütopya ne zaman başlar?

Fransız gazeteci Andre Gorz, “Ütopya, bir sabah sevgiliyle baş başa kalmak için işe gitmeyi reddetmekle başlar.“cevabını veriyor.

Peki, ya bir ütopya nerede biter?

Gelin, daha fazla uzatmadan sözü, Çetin ALTAN’a bırakalım:

(…)

“Bir tılsımı olmalı hayatın. Genç kızların telefon bekleyişlerinde vardır o tılsım. Birbirleriyle fısıl fısıl konuşmalarında:,

- Önce elimi tuttu, sonra yavaşça kendisine doğru çekti…

O sırdaşlık. O iki sırdaş arasındaki on altı, on yedi yaş konuşmaları… Hayatın tılsımı tıp tıp tıp attırır yüreklerini; kahkahaları başka türlü, saç taramaları başka türlü; anneyle ortak, babaya söyledikleri yalan başka türlüdür.

Ya delikanlıların henüz bir yıllık tiryakiyken, efkarlı içtikleri ilk paket. Bir şey oturmaz içlerinde. Bir kız seviyorlardır. Gerçi kız da seviyordur kendilerini. Ama… Hayatın bir tılsımı vardır o “ama”da… Yüzde yüz kendilerinden geçerek bakarlar gerçekten sevdiklerinin yüzlerine…

Öylesine bakarlar ki, bir daha hiç öyle bakamayacaklardır.

Genç kadınlar hep o tılsımı ararlar, kimseye göstermedikleri bir kor yanar içlerinde. Ve bir kere o tılsım kayboldu mu, ipi kopmuş bayraklara döner bütün günler. Gün pörsür, güneş pörsür, gece pörsür. Buruşuk bir can sıkıntısı kaplar da kaplar saatleri..

Ya erkekler… Kaybetmeye görsünler o tılsımı. Rakı şişeleri biter de, doldurmaz o tılsımın boş bıraktığı yeri… Kumar bir tılsım dopingidir. Birikmiş ihtiraslarla, çözülmeyen tuhaf bıkkınlıkların kendisini vurmasıdır deste deste kartlara..

Böyle bir tılsım yoksa… İsteksiz isteksiz oluyorsan tıraşı; bir küf bağlamışsa bütün heyecanlarını; bir şey demiyorsa sana Güney Amerika’nın Gerillosları, bir çıplak kadın vücudu düşünmüyorsan en ciddi konferansta ve bir anda çalıştığın yerden istifayı basıp çekip gitmek gelmiyorsa içinden… Bir kapı önünde tozlu bir paspas bile olamazsın.

Bu tılsımın alevlerinde çıkılır tepesine Everest’in… Bu tılsımda yanar söner kandilleri ilk defa baş başa kalınmış gecelerin. Bu tılsımda koklarsın ayaklarını kucağına aldığın ilk çocuğunun… Bu tılsımda:

“Gel, gidip çekelim be”, vardır.

Bu tılsımda sevdiğin evin duvarına bir resim asma vardır.

Bu tılsımda bir kadının kendi göğüslerini yalnızken seyretmesi, bir erkeğin merdiven çıkan bir genç kızın bacaklarına hafifçe bakması vardır…

Cenaze törenlerinde bir ütü geçer bu tılsımın üstünden… Bir sarı, çenesi bağlı, ince vücut uzanır tabutun içine… Ve o dostun değil, yaşarken gördüğün kendi ölündür. Biraz da kendi ölünün peşinden gidersin tanıdık cenazelerinde… Ve çekersin içini:

- Hayat, dersin.

- Sıra yavaş yavaş hepimize gelecek, dersin.

- Daha geçen hafta bizdeydi, dersin…

Hele tabut inerken mezara… Ne de zor gelir oraya inmesi!.. Hele son kürek topraklar atılırken…

Bir ütü geçer tılsımın üzerinden…

(…)

Pardus Projesi’nin başlamasına neden olan gelişmelerin fitilini yakan araştırma dosyasını Görkem Çetin ile birlikte kaleme almamızın üzerinden yaklaşık 8 yıl geçmiş…

2003′ün ilk aylarında, üst seviye komutan ve geniş bir kurmay heyetine özgür yazılımı ve Linux’u anlattığım sunum sonrasında, herkesin bildiği süreç başladı. Genelkurmay, Türkiye’de açık sistemlere dayanan bir platformun yapılabilirliğinin araştırılması için Başbakanlık’a bir yazı yazdı. Başbakanlık, ulusal güvenlik ve teknolojik bağımsızlık bağlamında duyulan gereksinim üzerine, söz konusu çalışmanın fizibilite raporunun hazırlanması için TÜBİTAK UEKAE’yi görevlendirdi.

Alp Öztarhan ve Erkan Tekman’ın bu proje üzerinde çalışmayı başlatmalarını ilk olarak Görkem’den duyduğumda, yaşadığım mutluluk ve heyecanı, bugün bile anlatamam :).

Alp, Erkan, Zerrin, Ayşe ve Barış Metin’den oluşan ilk ekiple o günlerde tanıştım. İşte benim “hayatımın ütopyası” da o günlerde başladı.

Pardus Projesi için gönüllü olarak çalışmam 2005 yılında, profesyonel anlamdaysa yanılmıyorsam 2006 yılının son ayı gibi başladı. 15 Aralık 2006 günü, 18 farklı yayından gelen gazetecilerle yaptığımız Pardus 2007 lansmanı, bugüne kadar gerçekleşen Pardus basın etkinliklerinin “uzak ara” en başarılısıydı.

Hafızam beni yanıltmıyorsa, dört ay kadar sonra, basınla ilişkiler sürecini bizden sonra gelecek ajanslara (KriptoPR ve Capitol Ogilvy) bırakarak, topluluk süreçlerine yöneldik.

İşimizi “iyi hatta çok iyi” yaptığımızı söyleyebilirim. Hatta bir sır vereyim: 2008 yılının kasım ayında, özgür yazılım pazarlaması ve topluluk süreçleri konusunda dünyanın en önemli danışmanlık firmalarından birine sahip olan Sandro Groganz Türkiye’ye geldiğinde, Pardus Projesi’ni iki gün boyunca 8 ya da 9 oturumdan oluşan geniş kapsamlı bir bağımsız denetim raporlamasına (audit) tabi tutmuştu.

Proje’nin bazı süreçlerinin kırık not aldığı bu audit’te “10 üzerinden 10” not alan tek iş süreci bizdik :). Aynı yıl içinde LKD’den bir ödül aldık. Asıl ödülümüzse, müşterimizden geldi. Pardus Projesi 4 yıl boyunca üstüste dönemlerde bizimle çalıştı, bence asıl ödül de buydu!

(…)

Pardus Projesi ile kullanıcı kitlesi arasında bir “iletişim katmanı” ya da “kolaylaştırıcı” olarak çalıştığımız bu dönem içinde fırtınalı günlerimiz, gürültülü ve sessiz kavgalarımız da olmadı değil. Her şeye rağmen, PR sektöründe uzun denebilecek bir ilişkiye sahip olduk.

Pardus bizler için bir “müşteri” olmaktan çok öte bir kavramdı. Aynı zamanda yaşam biçimimiz de oldu… Suriye sınırındaki Kilis’ten Trabzon’a, Edirne’den Adıyaman’a kar-kış demeden Türkiye’yi dolaşıp, 200′e yakın seminer vermişiz. Her ay en az dört kere stüdyoya girip, Ajans Pardus’u hazırlamışız. 30′un üzerinde e-dergi, on binlerce Pardus kurulum CD ve DVD’si poşetleyip adreslerine göndermişiz.

Yeri geldi, çalışanlarımızı Pardus Projesi’ne transfer ettik. Hatta gün geldi, Artistanbul ailesi olarak Pardus’a kız da verdik, nikah şahitliği de yaptık… Kimbilir, belki bir ikincisi vardır sırada ;)…

(…)

Sanırım, sözün nereye geldiğini anladınız.

Pardus Projesi topluluk süreçleri ve Özgürlükİçin ile olan birlikteliğimizin artık sonuna yaklaşıyoruz.

Nisan ayının başından itibaren Özgürlükİçin artık kendi ayakları üzerinde durmaya, Özgürlükİçin topluluğu doğrudan UEKAE/BİLGEM çalışanı olan yeni topluluk yöneticileri tarafından yönetilmeye başlayacak.

Yeni topluluk yönetimine başarılar diliyoruz.

(…)

Yazının başlangıcındaki sorular çok önemli:

“Ütopya ne zaman başlar ve nerede biter?”

Ben kendi cevaplarımı verdiğimi düşünüyorum.

Hakkınızı helal edin…

 

14
Eki

Haliç’in ortasında ve rüzgâra açık bir ortamda düzenlenen İstanbul Tasarım Haftası‘nın hemen ardından Beylikdüzü – CeBIT 2010′da da çalışınca, artistanbul çalışanlarının hemen hepsi, yorgunluk ve ani mevsim değişikliğinin de etkisiyle patır patır döküldü.

Ben, Özlem, Gizem Belen, Anıl Özbek, Cansu Franko, Pınar Eskikan, Gökmen Görgen… Aklınıza kim geliyorsa artık, herkes hasta!

Ofiste antibiyotikler, burun damlaları, Kalsiyum C tabletleri, ekinezya bitki kapsülleri, çinkolu pastillerle falan yaşıyoruz. Kendimize henüz gelebilmiş değiliz.

Bu arada CeBIT sonrası, geri kalan işlerin toparlanması var elbet. Sadece biz değil, elimizdeki sarf malzemeleri de tükendi. “Yaklaşık olarak CeBIT’te neler tüketmişiz?” diye düşündüm demin. Karşıma şöyle bir tablo çıktı:

  • 8.000 Pardus 2009.2 Kurulum CD’si
  • 4.000 Pardus şekeri
  • 4.000 Pardus kitapçığı
  • Binlerce poster ve Pardus çıkarması…

(…)

Elimizdeki Pardus 2009.2 CD’leri tükenmeye yüz tutunca, geçen gün Gizem’in de blogunda yazdığı üzere, CD Gönder programımıza ara vermiştik. TÜBİTAK’ta bir yerlerde bulunan bir miktar CD’nin bize bu sabah ulaşmasıyla beraber, CD Gönder formumuz tekrar hizmete girdi.

2009.2 CD’lerini bir süre daha göndermeye devam edeceğiz. Sonrasında ise Pardus 2011 için önsiparişleri toplamaya başlayacağız :).

16
Ağu

barber-shopHikâye bu ya, Osman Efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır.

İlaç alır, geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder.

Doktor çağrılır. Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider. Lakin Osman Efendi’nin baş ağrısı artarak sürer.

Üstüne üstlük baş ağrısı yanı sıra gözleri de yaşarmaya baslar. Başka doktorlar çağrılır… Osman Efendi ağrıyı kesene servet vaat eder. Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamaz. Ev halkı birbirine karışır, baş ağrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendi’yi İstanbul’a götürmeye karar verirler.

İstanbul’da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır… Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan baş ağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir.

Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür. O devirde Amerika değil İsviçre moda, Zürih’e gidilir. Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır.

(…)

Osman Efendi’ye teşhis konulamaz. Artık yerinden kalkamayan Osman Efendi’ye ağrı kesici iğneler verilir, ülkesine dönüp “dinlenmesi”, daha doğrusu son günlerini -evinde- geçirmesi tavsiye edilir. Osman Efendi bitkin, aile perişan. “Kader” denilir, Uşak’a dönülür.

Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar. Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendi’nin eski berberi Berber Mehmet çağrılır. Berber yataktan kalkamayan Osman Efendi’yi tıraş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler.

Berber Mehmet bir an düşünür. “Beyim?” der, “Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın.” Bir bakar, “Hah işte” der. “Kıl dönmüş.” Osman Efendi’nin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker. Ev halkı Osman Efendinin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar.

Berber Mehmet, Osman Efendi’nin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu 20 santimlik kılla kapı dışarı edilir.

Osman Efendi’nin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır. Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir. Baş ağrısından ise eser kalmamıştır. Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet’i çağırtır ve ona bir servet bağışlar.

(…)

Hikâye böyle işte..

Gelelim bu kıssadan çıkarılacak hisseye…

Üç hisse çıkarılabilir hikâyede:

1) Berber Mehmet efendilerin fikirleri var, dinlemek gerek.
2) Empati eksikliğiniz varsa, yorum yapmayın. İnsanları küçümsemeyin, çözümün parçası olun.
3) Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir.

28
Tem

Sevgili Bahadır Kandemir, bir süredir gayet arsızca “blog yazın eyyy Linux taifesiii” şeklinde çemkirdiğinden, onu utandırmak için bu yazıyı kaleme almaya karar verdim. Sanırım bir sürü hayırlı gelişmenin ve güzel yazının da habercisi olacak bu yazı :)…

Yaklaşık iki yıldır soluksuz ve dinlenmesiz bir şekilde devam eden topluluk yöneticisi görevime bir-iki hafta ara vermeye ve tatile gitmeye karar verdim. Ama Pardus’tan uzak kalmanın mümkün var mı? Pazartesi günü üzerimdeki “İçinde Pardus Var” t-shirt’üm, Pardus’a hevesli iki genç kızın yanıma gelmesiyle sonuçlandı. Hanım da yok yanımda, allah kahretsin!

Neyse, “karda yürürüm izimi belli etmem” hesabı, eyleme giriştim. Kendimi kızlara “genç kızların sevgilisi” Erkan Tekman olarak tanıttım. “Erkan ve manitaları” şeklinde mutlu mesut yaşıyoruz burada.

Erkan’ın adı çıkmış dokuza, inmez sekize zaten… Yarın laf çıksa “Erkan Tekman bilgisayar mühendisi genç kızları kandırıyor, onların saf ve temiz duygularıyla oynuyor” diye, bunun inananı bol olacağından, benim burada karnım bile ağrımaz!

(…)

Bugün, Bozcaada’dan Çanakkale’ye geçtim ve sevgili Necdet Yücel ve Mete Bilgin ile gizli bir sabah kahvaltısı organize ettik.

Aslında bu toplantıların gizli bir ajandası var. “Derin Pardus“a alternatif bir yapılanma olarak kurulan ve toplantılarını tatil beldelerinde düzenlediğimiz “Serin Pardus, herkesi itinayla çekiştiriyor, masada olmayan herkesin arkasından sırayla bok atıyor. İşin tek kötü yanı, masada iki kişi kalıncaya kadar, sürekli don lastiği gibi uzayan bir gerilim yaşamanız.

“Ulan şimdi kalkarsam arkamdan konuşacaklar” gerilimi, gün boyunca sürüyor. Günün sonuna doğru allahtan Mete dayanamayıp da masadan kalktı da, Necdet Hoca ile onu çekiştirmeye başladık. Tek dersten çakmış sıpa! Hem de “mimari” dersinden! 64 bit mimari kimlere kalmış, yarabbi…

Necdet Hoca “Gözüm tutmamıştı zaten sıpayı, şimdiki aklım olsa kesin bırakırdım” diyor.

Bu arada nedensiz bir şekilde, Onur KÜÇÜK‘e, Renan ÇAKIRERK‘e ve İşbaran‘a da diş biliyoruz fena halde. Necdet Hoca bir hırsla “Kıstıralım oğlum şunları bir kuytuda ve eşek sudan gelinceye kadar dövelim…” diyor ama sonra cüsselerini aklımıza getirince bu projeden vazgeçiyoruz. Bizi fena harcayabileceklerini düşününce, “aslında o kadar da fena çocuklar” olmadıklarına kanaat getiriyoruz.

Sonrasında Mehmet Emre ATASEVER ve Eren TÜRKAY gibi “ekonomik boy” arkadaşları gözümüze kestirip, hain planlar yapmaya devam ediyoruz…

(…)

Son tartışmalardan sonra, dışarıya böyle bir görüntü verdiğimizin farkındayım.

Şaka bir yana, Pardus geliştiricileri kendi aralarında e-posta listesinde çok sert bir şekilde tartışsa da, birbirimizi ne kadar çok sevdiğimizi anlıyoruz.

“Hani” diyoruz, “Tekman da olsa masada…” diyoruz. Koray ve Doruk’un çok sağlam birer meze sever olduğu düşüyor aklıma. Gürer’in muhteşem bir rakı sofrası arkadaşı olduğunu; Meren’in eser miktarda alkolle sarhoş, Gökmen Göksel’in ise içmeden sarhoş olabilmesini anımsıyorum.

Birbirimize Pardus ekibinin komik hikayelerini, İsmail’e yaptığımız eşek şakalarını, “sözümona avukat olan” Akın’ın apartmanındaki asansörün programını değiştirerek hep yedinci katta durmasını sağlamasını falan anlatıp, saatlerce gülüyoruz. Bütün yemek boyunca, hep iyi şeylerden bahsediyoruz.

Ulan! Birbirimizi fena halde özlüyoruz galiba!

Sonra bir anda, birbirimize ne kadar benzediğimizi ve ne kadar az kişi olduğumuzu anlıyoruz…

Biz işte böyle bir ekibiz…

13
Kas

Olay, bir gün, bir köşe başında, gelip giden kalabalığın ortasında oldu.

Durdum, gözlerimi kırpıştırdım, hiçbir şey anlamıyordum. Hiçbir şey hakkında hiçbir şey. İnsanları, nesneler hangi nedenle böyleydiler, anlamıyordum, her şey son derece anlamsız ve absürttü. Gülmeye başladım.

Bana garip gelen şey, neden bunu daha önce anlamadığım oldu. O zamana kadar her şeyi olduğu gibi kabul etmiştim; trafik ışıkları, arabalar, posterler, üniformalar, anıtlar, dünyadan tamamen kopmuş şeyler; hepsini sanki bir gereklilik sonucu ortaya çıkmışlar, bir neden-sonuç zincirinin halkasıymışlar gibi benimsemiştim.

Sonra gülmem dudaklarımda dondu, yüzüm kızardı, utandım. Ellerimi kollarımı sallayarak kalabalığa “Durun! Bir dakika!” diye bağırdım, “Bir yanlışlık var. Her şeyde bir terslik var. Dünyanın en saçma işlerini yapıyoruz. Nereye varır bu işin sonu?”

Etrafta insanlar durdu, merakla beni süzdüler. Orada, ortalarında durdum, kollarımı sallaya sallaya, ümitsizce anlatmaya, bir anda aydınlanmamı sağlayan ilhamımı açıklamaya çalıştım.. ve hiçbir şey demedim. Hiçbir şey demedim, çünkü kollarımı kaldırıp ağzımı açtığım anda, aydınlanmam geri gitti, ağzımdan bildik, eski kelimeler çıktı.

- Eee, ne demek istiyorsun, diye sordu insanlar. “Her şey yerli yerinde. Her şey olması gerektiği gibi. Her şeyin bir sebebi var. Her şey diğerleriyle uyum içinde. Yanlış veya saçma bir şey göremiyoruz.”

Orada öylece durdum, çünkü şimdi her şeyi yerli yerinde görüyordum, her şey doğal, olması gerektiği gibi görünüyordu; trafik ışıkları, anıtlar, üniformalar, gökdelenler, tramvay yolları, dilenciler, geçit törenleri; ama bu beni rahatlatmadı, tersine bana acı verdi.

“Pardon”, dedim. “Galiba benim hatam. Bir an öyle gibi geldi. Her şey yolunda elbette. Kusura bakmayın.” Ve kızgın bakışların arasında yürüyüp gittim.

Yine de, şimdi bile, sık sık bir şeyi anlamadığım zaman, ister istemez, aynı umuda kapılıyorum; yeniden o anı yaşayacağımı, yine hiçbir şeyden hiçbir şey anlamayacağımı, bir anda bulup kaybettiğim öteki bilgiye ulaşacağımı umuyorum.

- italo calvino

26
Eki

akin-omeroglu

Özgürlükİçin‘in kurulmasından bu yana yaklaşık iki yıl geçmiş…

Özgürlükİçin her ay 300 bin tekil kullanıcıya yaklaşık 1.300.000 sayfa gösterimi yapan devasa bir portala dönüşmüş. Özgürlükİçin 600 kadar haber, 80 paket tanıtımı, 60 Nasıl belgesi, 40′ı aşkın oyun incelemesi, 20′den fazla atölye belgesi, topluluk tarafından hazırlanmış 400′e yakın duvar kağıdı, 18 e-dergi, forumunda 70 bin kadar ileti ve beyin bölümünde ortaya atılmış 1.000′i aşkın fikir ve iyileştirme önerisini içeriyor.

Kaba bir hesaplamayla; sadece haberler ve belgelendirmeler, yaklaşık dört Meydan Larousse ya da Britannica cildini dolduracak kadar olmuş!

Geriye baktığımda “Bunu biz mi yaptık?” diyorum, ileriye baktığımda ise “Gitmemiz gereken daha çooook yolumuz var…” diyorum.

(…)

Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik… Bu güzel yolculukta, en büyük katkı sahiplerinden birini, sevgili Akın ÖMEROĞLU‘nu anmadan olmayacak.

Artistanbul’a iki yıl önce geldiğinde, ofiste bana iki ay boyunca bana “Ali Bey” diyen, bir süre sonra “Ali Abi”ye geçiş yapan, son birkaç ay içinde ise “Hey sen, oradaki şişman adam! Gözlüklü!” lafına edepsizce terfi eden :) Akın, bu hayatta benim için en değerli insanlardan biri… Belki bazılarınız biliyordu ama duyurmuyorduk, Akın için çok güzel bir gelişme oldu. Belki de biraz benim teşvikimle, Akın Artistanbul’dan kanatlanıp, özgür yazılım macerasına farklı bir yerden devam etmeye hazırlanıyor.

Son olarak Akın blog yazısında ipuçlarını verdi, bırakın zamanı geldiğinde o açıklasın, ama şu kadarını söyleyebilirim, onu çok ama çok güzel bir yere gönderiyoruz :).

Bizden çok uzaklaşmayacak, ben ise Akın’a bakıp bakıp gururlanacağım ve gözlerim yaşaracak.

Tıpkı şimdi olduğu gibi…

23
Ağu

Hayat her zaman cömert davranmaz bize, tersine çoğu kez zalimdir, her zaman aynı fırsatları sunmaz, toyluk zamanlarını ödetir. Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların, savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız bir gün. Bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz ya da olanlar olması gerekenler değildir.

Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz, gün gelir hayatımızdan kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir.

Kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir, kendi hayatımızdaki olağanüstü anları olağanüstü kişileri yakalamak. Bazılarının gelecekte sandıkları “bir gün” geçmişte kalmıştır oysa; hani şu karşıdan karşıya geçerken, trafik ışıklarında rastladığımız, omzumuzun üzerinden şöyle bir baktığımız sonra da boşverip “Nasıl olsa ileride bir gün tekrar karşıma çıkar” dediğinizdir. Oysa o gün bu zalim şehri terk etmiştir o, boş yere bu sokaklarda aranırsınız…

- Murathan Mungan -

26
May

Madem soruyu Ece Ayhan’dan devraldık, devam edelim…

Özgürlükİçin yaklaşık iki yıl kadar önce, geniş katılımcılı bir Pardus geliştiricileri toplantısında ortaya bir fikir olarak atılmıştı. TÜSSİDE’de yapılan o toplantıda yanılmıyorsam 50-55 geliştirici ile katkıcı vardı ve o buluşmamız bugüne kadarki en kalabalık buluşmamızdı. Özgürlükİçin’in adını, sevgili Barış Metin’in heyecandan uyuyamayan eşi Burçin Metin bir gece vakti bulmuştu.

1. şiirimiz karadır abiler

kendi kendine çalan bir davul zurna
sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
taşınır mal helalarında kara kamunun
şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir

aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler

(…)

Üç-dört gün önce bir masada dört kişi oturuyorduk. Bir de Haliç’i ve Boğaz’ı eklesek, altı… Masadaki kızı hoşlandığı çocuk arıyor, sessizce yedi oluyoruz.

Hepimiz geçmişe dair muhasebesini döküyordu masaya. Peki, biz Özgürlükİçin’de ne yapmışız?

Günahı ve sevabıyla birlikte, son bir buçuk yıl içinde tam 424 haber girmişiz. Hepsi özgür yazılımlar/ürünler hakkında, pek çoğu Türkiye’de özgür yazılım ekosistemi algısı oluşturmaya yönelik birer mesaj taşımış okura… Bugüne dek,

  • 50 Nasıl belgesi,
  • 67 Paket tanıtımı,
  • 36 oyun incelemesi,
  • 12 İlk adım yazısı yayınlanmış Özgürlükçin’de.
  • Cumartesi günü çıkacak olan sayıyla beraber, 14 tane de e-dergi…
  • Bu arada Anadolu’nun dört bir yanında 40′a yakın seminer vermişiz.

Özgürlükİçin forumlarında dolaşan 40 bini aşkın ileti, Pardus geliştirme süreçlerinde yararlandığımız yüzlerce fikir, muazzam bir örgütlenmenin eseri. Geçtiğimiz günlerde oyun sunucularımızda, forumlarda, e-dergi’de, beyin arayüzünde kaç yöneticimiz olmuş diye bir sayalım dedik, 34-35 yöneticiye ulaştığımızın farkına vardık.

Bize düzenli haber bulan, çeviriler yapan, e-dergiye her ay yazan/çizen, PardusWiki’de madde yazan yüzlerce dostumuzun çabasıyla oldu bunların hepsi…

(…)

1. şiirimiz karadır abiler

kendi kendine çalan bir davul zurna

(…)

Kendi kendine çalan bir davul zurna mı olduk?

Evet… “OOXML’e Hayır” kampanyamıza dışarıdan fazla destek alamadık, Türk özgür yazılım camiasının en büyük derdi olan didişmelerden Özgürlükİçin’i özellikle uzak tutmaya çalıştık, kimin ne yaptığına ve ne yapmadığına ilişkin sorgulamalarda bulunmadık. Yeşil sahalardaki deyimle söylemek gerekirse, hep “önümüzdeki maçlara baktık” ve sadece işimize odaklandık.

Bu dönemde Özgürlükİçin’in beklemediğimiz çıktıları da olmadı değil. Çeşitli özgür yazılım projelerine eleman yetiştirdik, aylık bilgisayar dergilerinin Linux sayfaları bizlerden sorulur oldu, Pardus’a küsmüş dostlarımızı geri kazanmaya çalıştık. Açık olmak gerekirse bu sonuncusunda kimi zaman başarısız olduk, kimi zaman başarılı…

Kimindi bilmiyorum, ama çok sevmiştik. Sanırım sevgili Çağlar Onur’un bulduğu, sonrasında Pardus ekibinin benimsediği ve sık kullandığımız bir erotik slogandı: “Aşk ile geliyoruz!”

Biz aşkın örgütlenmek olduğunu düşündük abiler.

(…)

Özgürlükİçin’e geçmiş dönemde çeşitli saldırılar da (eleştiri değil) aldık. Neredeyse son bir yıldır, hiçbirine cevap vermedik. Geçtiğimiz günlerde şahsıma yapılan gayri ahlaki, gayrı sıhhi, gayri medeni son bir saldırı hariç.

Aslında benim açımdan çok basit bir açıklaması vardı olayın. Söz konusu mecraya gönderdiğim açıklama her şeyi açıklıyor zaten:

O kadar kötü ve o kadar beceriksizce yapılmış bir analiz ki bu…

Netmaster CME075 model ve 009096-xxxxxE MAC adresli (kablosuz bağlantısı olmayan) modeme bağlı tek bir bilgisayar ve bu bilgisayar üzerinden paylaşımlı internet ile dışarı çıkan birden fazla bilgisayar ve kullanıcı mevcutsa peki?

Madem log okumasını biliyorsunuz, aynı anda yukarıda verdiğim modem/IP üzerinden kaç oturum birden açılmış, buna hiç baktınız mı? Bence bakmayın, çünkü utanabilirsiniz…

Bu, bu foruma bugüne dek gönderdiğim ilk ve son açıklamadır. Bugüne dek özellikle sustum, böylelikle de sizin forumun bir kullanıcı mahremiyetinin olmadığı, yöneticilerin kafasının bozulduğu herhangi bir kişiye loglar üzerinden saldırabileceği ortaya çıkmış oldu.

Özür falan beklemiyorum. Bunu yapamayacak kadar öfkeyle dolu yöneticilerin nefret saçtığı bir yere dönüştü çünkü burası…

Bir forumun yöneticileri arasında doğru düzgün log okumayı bilen kimse yok mudur, yahu?

(…)

Özgürlükİçin’de “düzayak çivit badanalı bir kent” kurduk. Bu kent, bizden sonra da büyümeye devam edecek.

Gönlümden geçen, bizden sonrakilerin ve bizim dışımızdakilerin de aynı soruyu kendilerine sormalarıdır: “Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?

Bir düşünün abiler…

22
Nis

Özgürlükİçin topluluğu tarafından hazırlanan e-derginin muhteşem bir sayısını daha çizmekte olduğumuz şu günlerde, son sayımızda yer alan ve yine topluluktan gelen bir dostumuzun çizdiği muhteşem bir bant karikatürü sizlerle paylaşmak istedim.

ozgurpence-12s

Peki, ya siz Özgürlükİçin e-dergisini takip ediyor musunuz?

5
Oca

Kötülerin korkulu rüyası, Burkinafasafiso geliyor!

Sıkı durun…

Kötülerin korkulu rüyası Burkinafasafiso

25
Şub

Bas bas paraları Leyla’ya, bi daha mı gelecez dünyaya…ECMA ve Microsoft’un OOXML’in ISO standardı olarak kabul edilmesi sürecinde yediği nanelerin haddi hesabı yok. Bu seferki öykümüz, Avustralya’dan.

Bilmem hatırlar mısınız, bundan yaklaşık bir yıl kadar önce Microsoft’un Wikipedia’daki OOXML ve OpenDocument maddelerini kendi ürününü övecek şekilde düzenlemesi ve değiştirmesi için Rick Jeliffe’e para ödediği ortaya çıkmış, ortalık epey bir karışmıştı. Şimdi o Rick Jelliffe’in Cenevre’deki OOXML toplantısına gidecek Avustralya komitesine üye olduğu ortaya çıktı…

Bu arada, buradan bir çağrıda bulunmak istiyorum: Türkçe Wikipedia ve PardusWiki’de bir süredir OOXML ve OpenDocument maddelerini sevgili Akın Ömeroğlu ile birlikte yazıyoruz. Microsoft Türkiye’den konuya hassasiyetle eğilmesini ve mağduriyetimizi gidermesini saygıyla arz ediyoruz…

22
Şub

Özgürlük için Pardus...

Sevgili Akın, “ECMA’dan Dersler” serisinin birincisi ve ikincisini eğlenceli bir dille anlatmıştı…. Buyrun, benden üçüncüsü:

Portekiz’in OOXML’e dair oyunun belirleneceği ayna komite toplantısına katılmak üzere toplantı salonuna gelen IBM ve Sun Microsystems temsilcileri kapıdan geri çevrilirler. Portekiz ayna komitesi başkanı (aynı zamanda Portekiz Microsoft ofisi yöneticisi!) IBM ve Sun temsilcilerine “Kusura bakmayın” der, “Size içeride oturacak sandalye kalmadı…”

İnanmazsanız, buyurun buradan yakın…

Bu arada “OOXML’e Hayır!” kampanyamıza katılabilir, 25 Mart günü TSE’ye iletilecek olan bildirimize imzanızı koyabilirsiniz.

24
Ara

Ben ekosistemin zeki, zengin ve birbiriyle didişmeyenini severim!

İngilizce Wikipedia’daki Ekosistem maddesinin ilk alt başlığı olan “Ecosystem Dynamics” şöyle bir alıntıyla başlar:

“Introduction of new elements, whether biotic or abiotic, into an ecosystem tend to have a disruptive effect. In some cases, this can lead to ecological collapse or “trophic cascading” and the death of many species belonging to the ecosystem in question.”

Özetle söylemek gerekirse, madde şunu söyler: “Ölü ya da canlı, herhangi bir var oluş döngüsüne (ekosistemi sanırım böyle çevirmek en doğrusu) dışarıdan müdahil olan tüm bileşenler, var olan düzen üzerinde yıkıcı bir etkiye sahip olma eğilimi taşır. Bazı durumlarda bu etki, bir doğal yıkıma ya da söz konusu ekosistem içinde yaşayan pek çok türün birbiri ardına ölümüne dahi yol açabilir.”

Madem biyolojiden alınmış bir terimi, ekosistemi konuşuyoruz, aynı yolda devam edelim.

“Ekosistem Dinamiği” adını taşıyan bu genel ilke, son derece deterministiktir. Sadece biyoloji için değil, pek çok alanda kullanabileceğimiz bir araç sağlar bize. Özetle şunu söyler bize doğa yasası: Bir varoluş döngüsüne/ekosisteme dışarıdan katılan her türlü yeni üye, varlığını güçlü bir şekilde devam ettirebilmek için eski yapı üzerinde dönüştürücü/yıkıcı hatta yok edici bir etkiye sahip olmalıdır! Bu etki, pek çok türün varlığını yok ederken; benzer nitelik ve çıkarlara sahip türlerin hâkimi olduğu bir yeni ekosistemin doğmasına neden olacaktır.

Buna dair ilginç bir örnek, fi tarihinde Moleschino’da anlattığım eğlenceli öykü olabilir. Burada özetle, şunu anlatmıştım:

Moleschino’ya selam!

1940′ların sonuna doğru Borneo Adası’nda yaşayan Dayak kabilesi, sıtma salgınından muzdaripdir. Dünya Sağlık Örgütü, çözüm olarak Borneo ormanlarının üzerine DDT sıkmayı teklif eder! Amaç, ormandaki sinekleri yok ederek bu hastalıktan kurtulmaktır. Açıkçası, koşullar da buna uygundur. İkinci Dünya Savaşı henüz yeni bitmiştir ve bölgede İngiliz Hava Kuvvetleri’nin elinde artık işe yaramayan yüzlerce bombardıman uçağı ve askerlerini bitten korumak için üretilen on binlerce ton DDT kalmıştır.

Öneri, başlangıçta işe yaramışa benzemektedir… Borneo Adası’ndaki sıtma kökenli ölümler durmuştur. Öyle ki, 1948 yılında tıp alanındaki Nobel ödülü, DDT’nin böcekleri imhasında kullanılmasını öneren Paul Hermann Müller‘e verilir!

Bir süre sonra DDT’nin yan etkileri görülmeye başlar. DDT’den zehirlenerek ölen milyarlarca böcek kertenkeleler tarafından afiyetle yenir. Hayatlarında görmedikleri kadar böceği yemekten ağırlaşan kertenkelelerse sıçanlar için muhteşem bir ziyafet olur. Kertenkeleleri yedikçe semiren, semirdikçe de üremesi hızlanan sıçanlar bir süre sonra tüm adayı istila eder! Artık ortalıkta yiyecek böcek kalmadığı için en kolay hedef olan ekinleri talan eden sıçanlar, yerlileri açlığın ve tifo gibi sayısız bulaşıcı hastalığın şefkatli kollarına itmiştir…

Tek bulunan çözüm, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin bugün hatırlamak bile istemeyeceği türden bir “hava indirme harekâtı”dır. “Operation Cat Drop” adı verilen bu harekât ile Borneo ormanlarına 14.000 kedi paraşütle atılır! Normandiya Çıkarması’na katılan İngiliz paraşütçüsü sayısı 8.000 kişiden biraz fazlaydı, “Operation Cat Drop”ta ise kırmızı paraşütlerle adanın üzerine bırakılan 14.000 kedi, Borneo’yu özgürlüğüne kavuşturacaktı…

(..)

Şimdi asıl soruya gelelim: Linux ve özgür yazılım bileşenlerinin “kırmızı paraşütlü kedi etkisi” yaratma gücü var mı, yok mu?

Bu sorunun cevabı, Linux’un Türkiye’de bir geleceğinin olup olmamasıyla doğrudan ilintili. Çünkü ancak bu tür bir dönüştürücü/yıkıcı hatta belki de yok edici bir etkiyle, o üzerine çok konuşulan “Linux Ekosistemi” oluşabilir. Kimsenin pembe hayaller görmesine gerek yok, içinde bulunduğumuz doğa yasasının gerçeği bu!

Evet hepimiz biliyoruz, Linux ve özgür yazılım ürünleri güvenilirdir, koda müdahale hakkı sağlar, ölçeklenebilirdir, sistem kaynaklarını koklayarak kullanır… İyi ama tüm bu özellikler zaten yıllardır vardı! O halde neden Linux’un dünyada ve Türkiye’de beklenen çıkışı yıllardır gerçekleşmiyor?

Ben açıkçası bunun cevabının mevcut dağıtımların günah ve sevaplarından çok, Linux üzerinde çalışacak ve kullanıcısına “katma değer” sağlayacak ticari yazılım bileşenlerinin henüz Linux ortamına inmemesinde aranması gerektiğine inanıyorum. Ortada Ubuntu, Suse, Pardus gibi ilk çıkış iddialarını büyük ölçüde gerçekleştiren ve kullanıcısına “tasarruf” sağlayan pek çok başarılı dağıtım var. Asıl eksiklik, KOBİ’lerin iş süreçlerinde kullanacağı ticari yazılımların “özgür ve lisans ücretsiz” karşılıklarında… İşin bu tarafında, özellikle de Türkiye’de (dünyada bu tablo hızla değişiyor), yıllardır satmakta oldukları ticari paketleri özgür ve ücretsiz sunmaya cesaret edecek “babayiğitler” henüz ortada görünmüyor. Bu yüzden de keyifsiz ve bir diğerinin pastasından dilim kapmaya odaklı, eskilerin deyimiyle “tırnakçı” bir IT pazarı içinde yıllardır debeleniyor yerli oyuncular…

Evet, özellikle ücretsiz diyorum, çünkü GPL’in ve Linux’un “kırmızı paraşütlü kedi” etkisi, lisans bedeli yüksek ve piyasada kendine yer edinmiş ticari uygulamaların özgür ve lisans ücretsiz muadillerinin pazara inmesiyle yaşanacak. Burada hemen bir ek yapayım, burada “vurgu” yazılımların lisans ücretsiz; ama kurulum, destek, eğitim ve ek modül yazımı gibi hizmet süreçlerininse, iş/çözüm ortaklarıyla birlikte elbette uygun “bedeli karşılığı” yapılmasınadır…

Düşünsenize, 5 kullanıcılı lisans için binlerce dolar talep eden “ismi lazım değil” firmamızın nic’olur hali, şöyle eli yüzü düzgün ve saçmalamayan “özgür ve ücretsiz” bir ticari otomasyon/genel muhasebe paketi yazılsa? Ya da otel otomasyonu yazılımı sektörüne bakalım. Yıllardır beş büyük oyuncunun aralarına kimseyi sokmadığı, kapalı devre büyüyen ve kâr marjının muhteşem olduğu bir pazardır. BugHotel gibi başarısız girişimleri saymazsak, burada da özgür yazılım camiasından ciddi bir oyuncu yok. İşte bu noktada özgür ve lisans ücretsiz yazılımlar mevcut pazar üzerinde dönüştürücü/yıkıcı ve hatta yok edici bir etki yaratarak, kuralları ve oyuncuları farklı bir ekosistemi oluşturabilirler!

Burada ben açıkçası; kaybedecek çok da şeyi olmayan, iş zekâsına ve çözümlerini pazara doğru anlatma becerisine sahip, genç ve belli bir direnme gücünü taşıyan Linux firma/girişimcilerine şans tanıyorum.

Her neyse, enseyi karartmayıp güzel şeylerden konuşalım biraz… Türkiye özgür yazılım camiasından uzun süredir beklediğimiz türden haberler yavaş yavaş gelmeye başlıyor. Yukarıda anlattığım türde süreçlere soyunan ve risk alan genç özgür yazılım firmaları, ilginç işlere imza atıyorlar. Örneğin pek çoğunuzun tanıdığı Hakan Uygun ve Uygun Teknoloji… Uygun Teknoloji, AGPL lisanslı “özgür ve ücretsiz” ticari otomasyon ve önmuhasebe yazılımı Tekir’in 1.0 sürümünü duyurmaya hazırlanıyor. Tekir, PCNet dergisinin önümüzdeki ocak sayısında, özel bir kurulum CD’siyle birlikte dağıtılıyor olacak :)…

Tekir, PCNet Ocak sayısıyla beraber!

Önümüzdeki günlerde Tekir’e dair pek çok haber ve röportajı nasıl olsa sağda solda okuyacaksınız. Asıl güzel haberleri gelecek haftalara saklayalım :)…

.

Not 1: Bir sürü yazı ve anlatılacak hikâye birikti. Burada ve Moleschino’da anlatacağım hepsini :)

13
Ağu

Özgürlükİçin webmaster arıyor!
Pardus’un topluluk sitesi Özgürlükİçin, çok büyük yeniliklere hazırlanıyor. Yeni bileşenleri ve sunucu hizmetleriyle sıkı bir güncellemeye hazırlanan Özgürlükİçin’in yeni bir arayüze kavuşmasını da arzuluyoruz. Özgürlükİçin’in yeni arayüzüne imzasını atmak isteyecek profesyonel arkadaşlarda aradığımız özellikler şöyle:

  • Web tasarımının temel ilkelerinin farkında ve belli bir estetik duygusuna sahip,
  • Yeni sitenin CSS‘lerini düzenleyebilecek,
  • En az bir grafik işleme yazılımına hâkim, (Gimp‘i biliyor olmak tercih sebebidir)
  • Özgür HTML editörlerini kullanabilmek ya da en azından bir metin editöründe kod yazabilecek (Türkçesi: “Çok iyi Dreamweaver/Frontpage kullanırım, ötesini bilmem” diyenler bizden uzak dursun!) bilgiye sahip olmak.

Bu özelliklere sahip olduğunuzu düşünüyor, Cihangir’de bahçeli küçük ve son derece keyifli bir ofis ortamında çalışmaktan korkmuyorsanız, başvurularınızı Özgürlükİçin mail listesi üzerinden yapabilir ya da ozgurlukicinpardus@gmail.com adresine elektronik posta atabilirsiniz.

Sizleri aramızda görmek istiyoruz :)

18
Haz

Merhaba! PC World dergisinde bu aydan itibaren açılan “10 Kaplan gücünde” sayfalarındaki ilk yazımda “tembellik hakkı”mı kullanayım dedim. Eminim derginin sıkı elemanlarından Daron Dedeoğlu, “Hem yazıyı geciktirdin hem de bunu ballandıra ballandıra anlatıyorsun, ne pis bir herifmişsin!” diyecektir ama siz boşverin onu :)…

Paul Lafargue

Aslında “tembellik hakkı” deyip de geçmemek lazım. “Tembellik hakkı” bazı Avrupa devletlerinin iş ve çalışma kanunlarına kadar girmiş olan, son derece ciddi politik mücadelelerin sonunda elde edilmiş toplumsal kazanımlardan biri.

“Olur mu öyle saçma şey?” demeyin. “Tembellik hakkı”, Fransız sosyalizminin önemli düşünürlerinden Paul Lafargue’ın (kendisi Karl Marx‘ın da damadıdır) 1883′te aynı adla yazdığı kitabında ortaya attığı, anarko-sendikalist hareketin sonradan kalkış noktalarından biri olacak bir kavramdır. Paul Lafargue abimiz özetle şunu der: “Kapitalizmin kâr ve ilerleme hırsı insanı köleleştirir ve kendisine yabancılaştırır. Peki, yaşamlarını çalışmakla geçiren insanların, bu çalışmalarının ne kadarı kendileri için? Pek azı! O halde yaşasın tembellik!”

Karl Marx’ın Das Kapital’inden sonra sosyalist literatürün en çok baskısı yapılan kitabı olan “Tembellik Hakkı”nda son derece iddialı öngörüler de vardır: Paul Lafargue’a göre, tembellik sadece bir edilgen miskinlik kaynağı değil; çoğu zaman eğlencenin, zekânın ve yaratıcılığın da en büyük kaynağıdır!

Tıpkı yazdığı ilk kitaba “Just for Fun” yani “Sadece Eğlenmek İçin” adını veren Linus Torvalds’ın da söylediği gibi… Biz Linux geliştiricileri bu işi öncelikle eğlenmek için yapıyoruz. Son derece eğlenceli, keyifli, esprili ve paylaşıma dayanan bir dünyamız var.

(…)

Biz Linux kullanıcıları da eğlenceli adamlarızdır, aklımız her türlü fesada ve tembellik fırsatına iyi çalışır. Mesela üç Pardus geliştiricisinin (Görkem Çetin, Gürer Özen ve ben) bu aralar üzerinde çalıştığı “eğlence modeli” üzerinden gidelim. Hem bu örnek üzerinden Linux ile Microsoft arasındaki farkları anlatan birkaç da “sosyal meşaz” vermiş olalım.

İlerleyen yaşına ve önlerinde duran göbeklerine bakmayan bu üçlü, yelken sevdasına düştü. Biraz da şansın yardımıyla, İstanbul’un bir sanayi mahallesinde, bir duvara dayanmış halde, olimpik sınıf bir 470 tekne kabuğu bulduk ve onu donatmaya başladık.

470 dediğimiz “Pardus teknesi”; olimpik sınıf, sadece 120 kilo, her yaştan insanın kullanabileceği, son derece hızlı bir tekne. Spinakker’ı ile birlikte 25 metrekare yelken alanına sahip ve sıkı bir rüzgârda anlık 20-22 knot (deniz mili) hızları yakalayabileceğiniz, tam bir canavar! Tıpkı Linux mantığındaki gibi maliyeti de son derece düşük oldu bizim için, sanırım işin sonunda tüm tekne ve donanım için üç arkadaş toplam 2.000 YTL kadar (şaka değil!) bir para harcamış olacağız…

Dunya kupasından bir goruntu

Sadece biz değiliz yelken sporu ile ilgilenen. Microsoft’un da bir yelken takımı var! Hemen sistem kaynaklarını pardon, teknelerinin özelliklerini söyleyeyim: Microsoft teknesi 12 metrenin üzerinde (Disc space), en az 5 tonluk ağırlığa (Recommended RAM), yarışına göre 8 ila 12 kişinin kullanmak zorunda olduğu (user friendly), 8-9 knot hızı aşamayan (Blue screen of death/mavi ekran) bir peynir gemisi…

Teknelerinin ismiyle de pek bir müsemmadır kendileri: “Eshquia“… :)

Üstüne üstlük hiç eğlenceli değil! Microsoftçular ne trapeze kalkabiliyorlar (hani yüksek hızlarda teknenin yanından sarkma işlemi var ya, işte o…) ne de hız görüyorlar.

Üzülmemek elde değil. Hani diyoruz, bu yazın sonuna doğru birkaç yarışta Microsoft teknesinin yanından hızla geçsek de, dünya gözüyle bir yakından görsek şu “sistem kaynaklarını” diyoruz :)… Üstüne üstlük “sahip olma maliyetleri” de (Total Cost of Ownership, TCO) çok yüksek! En az birkaç yüz bin dolar! Şimdi Microsoft’cular IDC gibi bir kuruma rapor hazırlatıp, teknelerinin bizimkinden 10 kat ucuza mal olduğunu iddia ederler! Buna benzer “Zihni Sinir” hesaplamalarını son dönemlerde sık sık yapıp, gazetelere tam sayfa ilan veriyorlar, “yersen” misali…

Şimdi bu yazıya bakıp bakıp, “Ne biçim yazı olmuş bu!” diyenler olabilir. Ne münasebet! Burada “iki rakip platformu” karşılaştırdık, hem de gerçek hayattan örnekler, gerçek maliyetleri vererek…

Bizim taraftaki maliyet bu. Peki, bilgisayarını Microsoft işletim sistemiyle, antivirüsü ve Office paketiyle satın alan milyonların ödediği maliyet?

Biz işin eğlencesindeyiz. Siz asıl oradan haber verin!

[ratings]

(…)

Not: Bu yazının daha uzun halini, PC World dergisinin haziran sayısında okuyabilirsiniz. Her ay orada eğlenceli bir şeyler yazıyorum :)…

470 fotoğrafı: Euronautica

1
Haz

10 kaplan gucunde geliyoruz!!
Özgürlükİçin.com için başlattığımız çalışmalarda güzel bir noktaya geldik, yarın Cihangir’deki ofisimizde bu yeni portalımıza destek verecek ilk destekçi/katkıcılarımızla bir araya gelip, onların görüşlerini alacak ve birlikte çalışmak için kolları sıvayacağız.

Cihangir’deki ofisimiz küçük ama güzel bir bahçeye ve mutfağında da hatırı sayılır bir şarap stoğuna (ne yazık ki sayı bu aralar 40′lara kadar düştü) sahip. Bu tehlikeli malumatı da verdikten sonra, sizleri börekli-pastalı toplantımıza beklediğimizi ilan ederiz.

Toplantıya gelecek arkadaşların şuraya isimlerini bırakmalarını rica ederiz.

(..)

Not: İsmail hiç heveslenme, sana kolonya bile koklatmak tehlikeli…

29
May

Ozgurluk icin…
Özgürlükİçin listesi, yeni portalımıza destek vermek isteyen, oyun incelemesi yapabilecek, paketleri tanıtabilecek, forumlarda yöneticilik üstlenebilecek tüm destekçi ve kullanıcılarımızın sanal tartışma ortamıdır.

Tüm destekçileri ve heyecanlıları aramıza bekliyoruz…

http://liste.uludag.org.tr/mailman/listinfo/ozgurlukicin

Keyifli bir cumartesi günü için olan çağrımız ise hâlâ geçerli :).