3
Oca

Bir yıla yakın süredir Amerika'da yazılımcı olarak çalışmaktayım. Çalıştığım şirket Princeton'dan akademik olarak ortaya çıkıp, önce bir startup oldu, daha sonra da büyük bir şirket tarafından satın alındı. Bu tür hikayeler yeni dünyada çok sıradan, girişimcilik günlük yaşamın parçası. Peki biz (yalnızca Türkiye değil, bütün Avrupa) bu kültürden ne kadar uzağız?

Silikon vadisinin gizli tarihi adlı bu video, Amerikan üniversitelerinin dünya savaşının peşinden savunma projelerinde yer almaya başlamasını, bu işlerin içindeki Frederick Terman gibi profesörlerin Stanford'a gelerek, öğrencilerin şirketler kurarak araştırmalarını ticarileştirmelerini teşvik etmesi, böylece vadinin HP, Intel, vb gibi ilk nesil teknoloji firmalarının ortaya çıkışını anlatıyor. Ortaya çıkan model çok özgün. Üniversite temel bilim araştırmalarının yapıldığı bir merkez görevini alıyor. Bu araştırmaları yapan öğrenci ve profesörler, işi somut bir ürüne dökmek istedikleri zaman dışarı çıkıp şirket kuruyorlar ve üniversite onlara araştırma sonuçlarının kullanımı için gerekli her türlü lisans ve kolaylığı sağlıyor.

Modelin başarısı, amacı insanlığın bilgi birikimini arttırmak olan araştırma çabaları ile, insanlığın bir ihtiyacını karşılamayı hedefleyen geliştirme çabalarını birbirinden ayırmış olmasında bence. Araştırma, önceden planlanamayan ve kısa vadede kâr getirmeyen, dolayısıyla bir zaman engeli taşımadan özgürce yapılabileceği bol kaynaklara ve ortama ihtiyaç duyan bir faaliyet. Geliştirme ise, gene planlaması çok zor da olsa, ihtiyaç duyacağı kaynakların gerekliliğini ispatlayabildiği ve tasarım sınırları dahilinde yürütüldüğü sürece ortaya daha başarılı ürünler çıkaran bir süreç. Akademisyenlerin özgürce bu iki dünya arasında geçiş yapabilmesi, doğru bilgilerin doğru ürünlere dönüşmesini çok destekleyen bir sistem.

Türkiye'de bu konudaki ilk sorun akademi ve özel sektör arasındaki büyük maaş uçurumu. Pek çok meslek gibi akademisyen maaşı da rahat bir hayat sürmeye yeterli değil, bu yüzden çoğu parlak genç özel sektörde bol mesaili dolayısıyla araştırma ya da boş vakit içermeyen bir işe girip akademiden tamamen kopuyor. Geçim sorunu yaşamayıp akademide kalabilenler ise devlet memurluğuna tabiyetten öyle kolay kolay şirket kurmak ya da ticari işlere girmek imkanına sahip değiller. Bu ekonomik nedenler üniversitelerdeki hocaların ve dolayısıyla eğitimin kalitesini de düşürüyor. Üniversite devletin verdiği paraya ya da zengin öğrencilerin harçlarına bağlı yaşayan bir meslek okulu pozisyonuna girince, buradan kendi başına ayakta durmayı öğrenmeden çıkan öğrenci de, kendine güvenden yoksun kalıyor. Tek marifeti zamanında dedesinin doğru bir araziyi satın almış olması ya da devlet tarafından zorla zengin edilmiş olmak olan uyduruk bir iş adamının yanında çalışmayı bile büyük bir hedef olarak görüyor. O adamla rekabet edebilecek bir iş kurmayı düşünmüyor bile.

Silikon vadisindeki model kurulduktan sonra, para kaynağı konusunda büyük değişimler geçirmiş. Savunma sanayi yerine normal tüketiciye yönelik ürünler geliştirmeye başlamış ve ilk başta kendi imkanlarıyla para bulan şirketler için bir sürü özel yatırımcı ve yatırım fonu ortaya çıkarak bugün Venture Capital denen girişim sermayesi piyasasını oluşturmuş.

Bu sektörü oluşturan neden tabii ki girişimlerin büyük kazanç getirme şanslarının yüksek oluşu. Ancak sektörün bu kadar büyümesinin nedeni sırf bu değil. Basit bir hesap yaptım, yaklaşık 10.000$ gibi bir miktardan daha büyük paralar için, bu parayı Amerika'dan Türkiye'ye yollamak, 3 aylık faize koyup sonra geri getirmek, tüm transfer ücretlerine rağmen, Amerika'da herhangi bir klasik faiz enstrümanına yatırmaktan daha kârlı. Faiz kazançları bu kadar düşük olunca, para sahipleri ya oturup somut bir iş yapmak, ya da parayı bu tür girişimlere yatırmak zorunda kalıyor. Bizde ise bırakın faizi, taksi plakası gibi absürd enstrümanlarla parayla para kazanmak varken parayı bir işe harcamak akıllıca bir hareket olmuyor (nasıl bu kadar yüksek faiz verebildiğimiz ise Türkiye ekonomisinin büyüdüğünü sananları yakın bir tarihte çok şaşırtacak ayrı bir hikaye).

Bu iki durumun oluşturduğu bir üçüncü durum daha var, o da girişimcilerin profili. Amerikan teknoloji şirketlerinin yatırımcı, kurucu ve üst düzey çalışanlarının büyük kısmı akademi ya da endüstriden gelen ve bağlarını koparmamış kişiler, zenginlik kaynakları ise hep teknolojik başarılar. Bu profilin getirdiği avantaj bu kişilerin zenginliklerini yeni girişimler için kullanma yüzdelerinin oldukça yüksek olması. Bu da gözü çalışanlarına iki saat daha fazladan mesai yaptırma, primlerini vermeme ve ar-ge harcamalarını mümkün olduğunca kısma derdinde olan feodal işadamı profiline göre büyük bir avantaj.

Türkiye'de "üniversite sanayi işbirliği" üzerine çok yazılıp çizildi. Bu konuda Tübitak gibi kurumlar kuruldu çalışmalar yapıldı. Cahit Arf'ın anılarında özellikle sanayicilerin Tübitak'a gelip şöyle teknik problemim var çözün diye istekte bulunmamalarından yakındığını hatırlıyorum. Yukardaki modeli gördükten sonra bunun niye yürümediğini anlamak kolay. Girişim o yönde çalışmıyor, yeniliği sizin yapıp müşteriye götürmeniz gerekli. Zamanla Tübitak da (özellikle son zamandaki mesela Feza Gürsey Enstitüsünün kapatılması gibi değişikliklerle) temel bilim desteğini azaltıp ürüne yönelik geliştirme yapan dolayısıyla çeşitli konularda özel sektörü de baltalayan bir yapı haline geldi. Teorik araştırmalar olmadan yapılan geliştirme yabancı ürünlerin ucuz benzerlerini yapmaktan öteye gidemiyor maalesef.

Son olarak tüm bu faktörler sağlanıp, bir başlangıç ivmesi sağlansa bile çok zamana ihtiyaç olacak, çünkü neredeyse bir yüzyılda ve sayısız başarı ve başarısızlıktan sonra edinilmiş bir kültüre sahip olmak kolay değil.

16
Eki

Zeki Bildirici Linux gezegenindeki bir blog yazısında, Fatih projesinden bahsedip, bu projede özgür yazılım kullanılması için mücadele etmeye bir çağrı yapmış.

Bu konudaki diğer yazılarda da ıskalanan bazı önemli noktalar gördüm. Projenin olası dört katmanı üzerine kendi düşüncelerimi açıklamaya çalışacağım.

Donanım, bu işin en alt katmanı. Akıllı tahta ve tabletlerden bahsediliyor. Bu katmanda belli bir teknoloji seçimi yapmanın yada tek tip ürün kullanmanın aptalca olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu aletler her gün gelişiyor ve giriş sistemleri (dokunmatik ekran, hareket algılama, ses tanıma, vb) ile görüntüleme sistemleri (lcd, e-ink, kıvrılabilir ekranlar, vb) sürekli devrimsel değişiklikler geçirdiği için tek bir modele yada aygıta çakılı kalıp güncelleşememek tehlikesi var.

Bu alanda üretimi yerli yapmanın bir faydası olacağına inanmıyorum. Sonuçta herkes gidip işlemciyi ve ekranı Samsung, vb den alacak. Çin kalkıp iPhone'u biz ürettik diye böbürlense kargalar bile güler, ama Türkiye'de araba montajı yapmayı bir başarı sanıyoruz. Bu çağda değerli olan şey üretim değil tasarım, onu da donanım alanında yapmak çok büyük kaynak ve zaman ve elimizde hiç olmayan bir know-how istiyor. Malesef devlet ar-ge kaynaklarını temel bilimlerden çekip, ürün üretimine yönelik ve aslında özel sektörün yürütmesi gereken alanlara aktarıyor. Fizik, kimya ve biyoloji gibi temel bilimlere yatırım yapılmayınca da mesela yeni bir ekran teknolojisi gibi bir şeyin yerli olarak ortaya çıkması imkansız.

En mantıklı yol, tek tip aygıt üzerinde standartlaşmayıp, belli özelliklere (işlem kapasitesi, ergonomi, sağlamlık, fiyat) uyan birden fazla tedarikçiyi kullanmak. Yerli üretici elbette güzel olur ama devlet enerjisini bunu bu katmanda değil de daha üst katmanlarda sağlamaya yönlendirmeli.

İşletim Sistemi, gene bu projenin önemsiz ve alt katmanlarından biri. Temel giriş çıkış işlevlerini, çoklu çalışma ve ağ iletişimi imkanlarını sağlayan herhangi bir sistem yeterli olur. Ancak tek bir üreticiye bağlı kalmamak ve en önemlisi farklı donanımlara kolayca aktarabilmek açısında mutlaka bir özgür yazılım seçilmeli.

Bu katmandaki en mantıklı seçim Linux. Özellikle gömülü sistemlerdeki yaygınlığı, kolayca özelleştirilebilmesi ve bilgi birikiminin tamamen özgür olması nedenleriyle. Teknik destek alınabilecek Tübitak gibi bir devlet kurumu da olduğu göz önüne alınırsa, Pardus projesi bir Linux dağıtımı olarak en doğru seçim gibi görünüyor.

Yazılım altyapısı işin en önemli noktası. Herhangi bir iPad benzeri aleti çocuğun eline verince iş bitmiyor. Mesela ders içeriği çocuğun elindeki alete nasıl yüklenecek, güncelleme ve düzeltmeler nasıl dağıtılacak, sınav ve ödevler, istatistiki bilgiler bu aletlerden toplanıp merkezi bir sistemde nasıl analiz edilecek, ders anlatımı sırasında aletin uygun içeriği göstermesi nasıl sağlanacak, ders ve yardımcı içerikler hocalar tarafından nasıl üretilecek, bu işlerde hangi araçlar ve formatlar kullanılacak. Bunlar küçük ölçekte bile kolay olmayan, MEB ölçeğinde ise çok zor problemler. Bir de mesela ses tanıma ve ses sentezi gibi teknolojilere Türkçe desteği verilmesi gibi büyük çaplı ve önemli işler var.

Varolan teknolojiler bu iş için elverişli değil. PDF bu aygıtların ekranlarına uygun bir format değil, Flash kapalı olması yanında yeni giriş sistemlerini desteklemiyor, öğrencilerin video dersleri izlemesini isterseniz, bu videoyu alette depolamanın ayrı problem, ağdan sunmanın ayrı problem olduğunu göreceksiniz.

İşte asıl katma değerin olduğu (çünkü dünyada kimsede böyle bir sistem yok), ve yerli imkanlarla başarabileceğimiz (çünkü yazılım için büyük mali kaynaklar ve üretim tesisleri değil, doğru vizyon ve yetenekli yazılımcılar gerekiyor yalnızca) alan burası.

Bunun yürütücüsü kim olur bilemiyorum. Devlet kurumlarında yazılım geliştirme konusunda bir birikim yok. Pardus'un sürekli kaybettiği ve yerlerine yenisini koymadığı deneyimli elemanları ve daha halen devam eden yönetim yanlışlıkları da işin bu tarafını başaramayacaklarını gösteriyor. Özel sektörden biri yaparsa devlete satamaz, yada şöyle diyelim, devlete satabilecek olan özel sektör bu işi doğru dürüst yapamayacağı gibi yapmak niyetinde de olmaz. İhaleyi zaten ucuza almış, ilk yapacakları iş kârı arttırmak için işi en ucuza yapmaya çalışmak. Malesef ar-ge ucuza getirmeye çalışarak yada şark kurnazlığı ile yapılabilecek bir iş değil.

İçerik kısmı ise MEB'in halledeceği bir iş. Burada benim katabileceğim tek fikir, klasik kitap içeriğinin bu işe uygun olmadığı. Hipermetin (HTML, vb) bile ideal çözüm değil. En güçlü içerik, mutlaka çokluortam içeren ve etkileşimli bir deney ortamı sunan bir sanal dünya olacaktır.

Bu konuda bazı üniversitelerin güzel girişimleri var. Mesela Sebastian Thrun ve Peter Norvig'in yapay zeka derslerini 24 saatte 80.000 kişi çalışmış. Derslerin anlatımları tabiki çok güzel ve ara sorular ve sınavlarla zenginleştirilmiş. Bu tür eğitim teknolojilerinin en büyük avantajı alanının en iyisi kişiler tarafından büyük emek harcanarak bir kere oluşturulacak derslerin az bir maliyetle ve coğrafi engelleri aşarak çok sayıda kişiye ulaştırılabilmesi.

Zeki Bildirici Linux gezegenindeki bir blog yazısında, Fatih projesinden bahsedip, bu projede özgür yazılım kullanılması için mücadele etmeye bir çağrı yapmış.

Bu konudaki diğer yazılarda da ıskalanan bazı önemli noktalar gördüm. Projenin olası dört katmanı üzerine kendi düşüncelerimi açıklamaya çalışacağım.

Donanım, bu işin en alt katmanı. Akıllı tahta ve tabletlerden bahsediliyor. Bu katmanda belli bir teknoloji seçimi yapmanın yada tek tip ürün kullanmanın aptalca olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu aletler her gün gelişiyor ve giriş sistemleri (dokunmatik ekran, hareket algılama, ses tanıma, vb) ile görüntüleme sistemleri (lcd, e-ink, kıvrılabilir ekranlar, vb) sürekli devrimsel değişiklikler geçirdiği için tek bir modele yada aygıta çakılı kalıp güncelleşememek tehlikesi var.

Bu alanda üretimi yerli yapmanın bir faydası olacağına inanmıyorum. Sonuçta herkes gidip işlemciyi ve ekranı Samsung, vb den alacak. Çin kalkıp iPhone'u biz ürettik diye böbürlense kargalar bile güler, ama Türkiye'de araba montajı yapmayı bir başarı sanıyoruz. Bu çağda değerli olan şey üretim değil tasarım, onu da donanım alanında yapmak çok büyük kaynak ve zaman ve elimizde hiç olmayan bir know-how istiyor. Malesef devlet ar-ge kaynaklarını temel bilimlerden çekip, ürün üretimine yönelik ve aslında özel sektörün yürütmesi gereken alanlara aktarıyor. Fizik, kimya ve biyoloji gibi temel bilimlere yatırım yapılmayınca da mesela yeni bir ekran teknolojisi gibi bir şeyin yerli olarak ortaya çıkması imkansız.

En mantıklı yol, tek tip aygıt üzerinde standartlaşmayıp, belli özelliklere (işlem kapasitesi, ergonomi, sağlamlık, fiyat) uyan birden fazla tedarikçiyi kullanmak. Yerli üretici elbette güzel olur ama devlet enerjisini bunu bu katmanda değil de daha üst katmanlarda sağlamaya yönlendirmeli.

İşletim Sistemi, gene bu projenin önemsiz ve alt katmanlarından biri. Temel giriş çıkış işlevlerini, çoklu çalışma ve ağ iletişimi imkanlarını sağlayan herhangi bir sistem yeterli olur. Ancak tek bir üreticiye bağlı kalmamak ve en önemlisi farklı donanımlara kolayca aktarabilmek açısında mutlaka bir özgür yazılım seçilmeli.

Bu katmandaki en mantıklı seçim Linux. Özellikle gömülü sistemlerdeki yaygınlığı, kolayca özelleştirilebilmesi ve bilgi birikiminin tamamen özgür olması nedenleriyle. Teknik destek alınabilecek Tübitak gibi bir devlet kurumu da olduğu göz önüne alınırsa, Pardus projesi bir Linux dağıtımı olarak en doğru seçim gibi görünüyor.

Yazılım altyapısı işin en önemli noktası. Herhangi bir iPad benzeri aleti çocuğun eline verince iş bitmiyor. Mesela ders içeriği çocuğun elindeki alete nasıl yüklenecek, güncelleme ve düzeltmeler nasıl dağıtılacak, sınav ve ödevler, istatistiki bilgiler bu aletlerden toplanıp merkezi bir sistemde nasıl analiz edilecek, ders anlatımı sırasında aletin uygun içeriği göstermesi nasıl sağlanacak, ders ve yardımcı içerikler hocalar tarafından nasıl üretilecek, bu işlerde hangi araçlar ve formatlar kullanılacak. Bunlar küçük ölçekte bile kolay olmayan, MEB ölçeğinde ise çok zor problemler. Bir de mesela ses tanıma ve ses sentezi gibi teknolojilere Türkçe desteği verilmesi gibi büyük çaplı ve önemli işler var.

Varolan teknolojiler bu iş için elverişli değil. PDF bu aygıtların ekranlarına uygun bir format değil, Flash kapalı olması yanında yeni giriş sistemlerini desteklemiyor, öğrencilerin video dersleri izlemesini isterseniz, bu videoyu alette depolamanın ayrı problem, ağdan sunmanın ayrı problem olduğunu göreceksiniz.

İşte asıl katma değerin olduğu (çünkü dünyada kimsede böyle bir sistem yok), ve yerli imkanlarla başarabileceğimiz (çünkü yazılım için büyük mali kaynaklar ve üretim tesisleri değil, doğru vizyon ve yetenekli yazılımcılar gerekiyor yalnızca) alan burası.

Bunun yürütücüsü kim olur bilemiyorum. Devlet kurumlarında yazılım geliştirme konusunda bir birikim yok. Pardus'un sürekli kaybettiği ve yerlerine yenisini koymadığı deneyimli elemanları ve daha halen devam eden yönetim yanlışlıkları da işin bu tarafını başaramayacaklarını gösteriyor. Özel sektörden biri yaparsa devlete satamaz, yada şöyle diyelim, devlete satabilecek olan özel sektör bu işi doğru dürüst yapamayacağı gibi yapmak niyetinde de olmaz. İhaleyi zaten ucuza almış, ilk yapacakları iş kârı arttırmak için işi en ucuza yapmaya çalışmak. Malesef ar-ge ucuza getirmeye çalışarak yada şark kurnazlığı ile yapılabilecek bir iş değil.

İçerik kısmı ise MEB'in halledeceği bir iş. Burada benim katabileceğim tek fikir, klasik kitap içeriğinin bu işe uygun olmadığı. Hipermetin (HTML, vb) bile ideal çözüm değil. En güçlü içerik, mutlaka çokluortam içeren ve etkileşimli bir deney ortamı sunan bir sanal dünya olacaktır.

Bu konuda bazı üniversitelerin güzel girişimleri var. Mesela Sebastian Thrun ve Peter Norvig'in yapay zeka derslerini 24 saatte 80.000 kişi çalışmış. Derslerin anlatımları tabiki çok güzel ve ara sorular ve sınavlarla zenginleştirilmiş. Bu tür eğitim teknolojilerinin en büyük avantajı alanının en iyisi kişiler tarafından büyük emek harcanarak bir kere oluşturulacak derslerin az bir maliyetle ve coğrafi engelleri aşarak çok sayıda kişiye ulaştırılabilmesi.

16
Ara

Tüm dünyadan bilim insanlarının, geliştirdikleri robot futbol takımlarıyla katıldığı bir yarışma olan RoboCup 2011, Boğaziçi Üniversitesinin ev sahipliğinde 5-11 Temmuz 2011 tarihleri arasında İstanbul'da yapılacak.

Bu güzel olayın basındaki yankıları ise içler acısı. Etkinliğin ana sitesine bakıp yada düzenleme komitesine sorup bilgi almayı beceremeyen zeka özürlü basınımız nereden çıktığı belli olmayan bazı yanlış bilgiler üretmiş.

Bu yanlışların en acıklısı ise, neredeyse on yıldır bu işin içinde olup kazandıkları başarılar ve uluslararası robotik camiasındaki çalışmalarıyla bu etkinliğe ev sahipliği yapabilmememizi sağlayan bilim insanlarımızı sallamayıp, etkinliğe "İstanbul"un ev sahipliği yaptığını yazmak.

Haberde konuşulan kişiler bu durumdan hiç rahatsız olmadı mı acaba. Üniversitelerimiz şark kurnazlığını bırakıp, gerek uluslararası alanda gerek yurtiçinde birlikte ve etik kurallara uygun şekilde çalışmayı öğrenebilecekler mi göreceğiz.

Tüm dünyadan bilim insanlarının, geliştirdikleri robot futbol takımlarıyla katıldığı bir yarışma olan RoboCup 2011, Boğaziçi Üniversitesinin ev sahipliğinde 5-11 Temmuz 2011 tarihleri arasında İstanbul'da yapılacak.

Bu güzel olayın basındaki yankıları ise içler acısı. Etkinliğin ana sitesine bakıp yada düzenleme komitesine sorup bilgi almayı beceremeyen zeka özürlü basınımız nereden çıktığı belli olmayan bazı yanlış bilgiler üretmiş.

Bu yanlışların en acıklısı ise, neredeyse on yıldır bu işin içinde olup kazandıkları başarılar ve uluslararası robotik camiasındaki çalışmalarıyla bu etkinliğe ev sahipliği yapabilmememizi sağlayan bilim insanlarımızı sallamayıp, etkinliğe "İstanbul"un ev sahipliği yaptığını yazmak.

Haberde konuşulan kişiler bu durumdan hiç rahatsız olmadı mı acaba. Üniversitelerimiz şark kurnazlığını bırakıp, gerek uluslararası alanda gerek yurtiçinde birlikte ve etik kurallara uygun şekilde çalışmayı öğrenebilecekler mi göreceğiz.

23
Ağu

Yaklaşık 12-13 sene evvel, annemin yazdığı bir kitabın bilgisayarda dizilmesine yardımcı olurken, klasik cildin bölümlerini ve isimlerini anlatan bir grafik çizmiştim. Çizim yeteneğim sıfır olduğu ve düz çizgi olmayan kısımları Amiga'nın baba programı Deluxe Paint ile piksel piksel yerleştirerek çizdiğim için bazı yamuklukları olan bir grafik oldu.

orjinal cilt grafiği

Resme dikkatli bakarsanız, bazı okların ortalanmamış olduğunu ve şemsenin sağ ve sol uçlarının hizalı olmadığını görebilirsiniz. Bu kitap Haziran 1998 de, İş Bankası Kültür Yayınları'ndan, Türk Cilt Sanatı adıyla yayımlandı.

Yıllar sonra Dr. Hasan Özönder'in Ansiklopedik Hat ve Tezhip Sanatları Deyimleri, Terimleri Sözlüğü adlı 2003 yılında yayımlanmış kitabını gördüm. Alanında ilk ve tek olduğu, tüm telifinin yazara ait olduğu iddiasındaki bu kitap ilginç şekilde bolca copy-paste içeriyordu :) Hatta tanıdık bir de grafik vardı :)

kopya cilt grafiği

Bunu çok önemsemedik. Daha sonra Dr. Abdulkadir Yılmaz'ın Türk Kitap Sanatları Tabir ve Istılahatları adlı 2004 yılında yayımlanan kitabında da gene o grafik çıkmasın mı :)

kopya cilt grafiği 2

Açıkçası bu yamuk çizimi yaratıp yaymış olmaktan rahatsızım. Modern teknolojinin imkanlarıyla (bkz: Inkscape), yamukluklarını düzeltip SVG formatında yeniden çizdim. Gelecek yazarlar buradan alıp kullanırsa bir ilerleme kaydedilmiş olur en azından :)

Yaklaşık 12-13 sene evvel, annemin yazdığı bir kitabın bilgisayarda dizilmesine yardımcı olurken, klasik cildin bölümlerini ve isimlerini anlatan bir grafik çizmiştim. Çizim yeteneğim sıfır olduğu ve düz çizgi olmayan kısımları Amiga'nın baba programı Deluxe Paint ile piksel piksel yerleştirerek çizdiğim için bazı yamuklukları olan bir grafik oldu.

orjinal cilt grafiği

Resme dikkatli bakarsanız, bazı okların ortalanmamış olduğunu ve şemsenin sağ ve sol uçlarının hizalı olmadığını görebilirsiniz. Bu kitap Haziran 1998 de, İş Bankası Kültür Yayınları'ndan, Türk Cilt Sanatı adıyla yayımlandı.

Yıllar sonra Dr. Hasan Özönder'in Ansiklopedik Hat ve Tezhip Sanatları Deyimleri, Terimleri Sözlüğü adlı 2003 yılında yayımlanmış kitabını gördüm. Alanında ilk ve tek olduğu, tüm telifinin yazara ait olduğu iddiasındaki bu kitap ilginç şekilde bolca copy-paste içeriyordu :) Hatta tanıdık bir de grafik vardı :)

kopya cilt grafiği

Bunu çok önemsemedik. Daha sonra Dr. Abdulkadir Yılmaz'ın Türk Kitap Sanatları Tabir ve Istılahatları adlı 2004 yılında yayımlanan kitabında da gene o grafik çıkmasın mı :)

kopya cilt grafiği 2

Açıkçası bu yamuk çizimi yaratıp yaymış olmaktan rahatsızım. Modern teknolojinin imkanlarıyla (bkz: Inkscape), yamukluklarını düzeltip SVG formatında yeniden çizdim. Gelecek yazarlar buradan alıp kullanırsa bir ilerleme kaydedilmiş olur en azından :)

12
Ağu

iO kartımızla kolayca çeşitli hareketli prototipler yaparken motor sürücülere de sık sık işimiz düşüyordu.

kart resmi Her seferinde uğraşmak yerine, kullanışlı ve küçük bir tane ürettik. Sizin de ilginizi çekiyorsa bu sayfadan detaylı bilgi alabilirsiniz.

11
Ağu

iO kartımızla kolayca çeşitli hareketli prototipler yaparken motor sürücülere de sık sık işimiz düşüyordu.

kart resmi Her seferinde uğraşmak yerine, kullanışlı ve küçük bir tane ürettik. Sizin de ilginizi çekiyorsa bu sayfadan detaylı bilgi alabilirsiniz.

2
Ağu

 

Geçen gün Pardus proje yöneticisi Erkan Tekman'dan çok yakında düzenleyecekleri bir Pardus Camia Zirvesi'ne çağıran bir davet aldım. Zirveye çağrılan diğer kişilerin listesi belirtilmemiş. Davetin samimiyetine inanmakla birlikte, aşağıya da aldığım yanıtımda belirttiğim nedenlerden ötürü katılmayacağım.

Merhaba,

Özgür Yazılım felsefesine güçlü bir adanmışlık göstermediğiniz ve bunun devam edeceğini taahhüt etmediğiniz sürece üzerinde birleşebileceğimiz ortak bir vizyonumuz olmuyor. Bu konuda tartışacak bir şey yok. Hedefleriniz farklıysa o hedefleri paylaşan başka insanlar aramalısınız.

Camiayla yaşanan sorunlar konusuna gelelim. Bu konuda hatalarınız olduğunu yazmışsınız. Bunları kabul etmeniz olumlu ve olgun bir başlangıç. Bu toplantı da iyi yönde gelişme sağlar umarım. Ancak sorunların nedeni yalnızca iletişim eksikliği değil. Ortada somut sorunlar, ve konuşarak pek de kolay değişmeyecek gibi görünen bakış açısı sorunları var. Bu noktada konuşmadan önce, gönüllülerin yıllardır şikayet ettiği somut sorunların teker teker çözüldüğünü görmeyi tercih ederim.

Bu sebeplerle toplantıya katılmayacağım.

 

 

Geçen gün Pardus proje yöneticisi Erkan Tekman'dan çok yakında düzenleyecekleri bir Pardus Camia Zirvesi'ne çağıran bir davet aldım. Zirveye çağrılan diğer kişilerin listesi belirtilmemiş. Davetin samimiyetine inanmakla birlikte, aşağıya da aldığım yanıtımda belirttiğim nedenlerden ötürü katılmayacağım.

Merhaba,

Özgür Yazılım felsefesine güçlü bir adanmışlık göstermediğiniz ve bunun devam edeceğini taahhüt etmediğiniz sürece üzerinde birleşebileceğimiz ortak bir vizyonumuz olmuyor. Bu konuda tartışacak bir şey yok. Hedefleriniz farklıysa o hedefleri paylaşan başka insanlar aramalısınız.

Camiayla yaşanan sorunlar konusuna gelelim. Bu konuda hatalarınız olduğunu yazmışsınız. Bunları kabul etmeniz olumlu ve olgun bir başlangıç. Bu toplantı da iyi yönde gelişme sağlar umarım. Ancak sorunların nedeni yalnızca iletişim eksikliği değil. Ortada somut sorunlar, ve konuşarak pek de kolay değişmeyecek gibi görünen bakış açısı sorunları var. Bu noktada konuşmadan önce, gönüllülerin yıllardır şikayet ettiği somut sorunların teker teker çözüldüğünü görmeyi tercih ederim.

Bu sebeplerle toplantıya katılmayacağım.

 

11
Tem

Uzun zamandır süren tatsızlıkların ardından, son çıkan bir tartışmanın sonucunda, gönüllü olarak sürdürmeye çalıştığım Pardus geliştiriciliğini tamamen bıraktım. Tartışma çok dağıldığı ve başka konulara saptığı için, bunun asıl nedenlerini buraya özet olarak not düşmek istiyorum.

Pardus ekibinin, gönüllü katkıcılara olan davranışlarından çok rahatsızım. Bu kişilerin katkısı öyle satır sayısı hesabıyla ölçülemez. Çok değerlidir. Bu katkılar olmadan da Pardus'un ölçeklenmesi ve büyümesi, ne kadar iç kaynak olursa olsun imkansızdır.

Proje yönetimi ise bu sorunu çözmek yerine daha da kötüleştirecek şekilde hareket etmektedir. Bizzat proje yöneticisi, uzlaştırıcı ve olgun olmak yerine gönüllüleri kaçıracak şekilde hareket ediyor. Gönüllülerle iletişim sorununu, gönüllüleri dahil etmeyen ve çocukça bir gizlilikle yürütülen bir planla çözmeye çalışmanın sonucunu da bu son tartışmada gördük.

En kötüsü de tüm yönetim başarısızlıklarına rağmen, hiç bir hatanın kabul edilmemesi. Proje yöneticisi; kaç gönüllü küstü gitti, kaç geliştirici hangi sebeplerle işten ayrıldı, proje süreçleri ve verim ne durumda, camianın düşünceleri nasıl, yakın ve uzun vadeli hedeflere varılabilecek mi gibi kendi sorumluluğundaki parametreler yerine, teknik ekibin başarılarını gösterip eleştirileri savmaya kalkıyor.

Son çivi ise, ekipten kişilerin, Özgür Yazılım felsefesinin bir ideoloji olduğu ve kararlarda ikinci planda kalacağı yönünde beyanları oldu.

Kendini eleştiremeyen, insanlarla bütünleşemeyen, Özgür Yazılım konusunda bilinç kaybına uğramış bir Pardus'un insanlığa herhangi bir faydası olacağına inanmıyorum.
 

14
Eki

Robotlar üzerinde çalışırken, değişik algılayıcı ve devindiricileri bilgisayar aracılığıyla kullanabilmek için elektronik arayüzlere gerek oluyor. Bu tip arayüzler ve değişik amaçlı elektronik kontrol kartlarını rahat prototipleyebilmek için uzun zamandır bir kolaylık arayışı içindeydik.

Bu amaçla kullanılabilecek hazır ürünler vardı. Ancak bizim için önemli olan gömlek cebinde taşınabilecek kadar küçük olması, bilgisayarla hızlı ve kolay biçimde programlanabilme ve iletişim kurabilme, esnek ve basit tasarım gibi özellikleri karşılamıyorlardı.

Biz de, üzerinde 8 MHz, 16 Kb kapasiteli AtMega16 mikrodenetçisi olan; küçük (6x4 cm); programlanma ve iletişimini mini USB porttan kendi başına yapılabilen bir kart geliştirip ürettik.

Artık kolayca ve zevkle, motor/servo kontrolü, çeşitli algılayıcılardan veri okuma, i2c aracılığıyla başka kartlara yada entegrelere bağlanma gibi işler yapabiliyoruz.

Siz de böyle bir kart arayışı içindeyseniz bu sayfalardan detaylı bilgi alabilirsiniz.

11 Ekim Cumartesi günü, Özgürlükİçin ekibi ile birlikte Cebit fuarında Pardus standındaydık.

Bir süredir üstünde çalıştığımız robotumuz İnci'yi tanıttık, geldiği noktayı gösterdik, birkaç küçük gösterisini yaptık.

İnci, araştırma geliştirme amaçlı, omni hareket sistemine sahip bir robot. Ayrıca üzerindeki gömülü bilgisayarında çalışan Pardus 2008 ile, dünyada Pardus'la çalışan ilk otonom robot :)

Şehre çok uzak ve biçimsiz bir yerde yapılmasına karşın, üşenmeyip gelen Pardus gönüllüleriyle çok keyifli vakit geçirdik.

14
Ağu

Amiga 500'de, Balance of Power adında 85 yapımı bir strateji oyunuyla epey bir boğuşmuştum. Aradan yıllar geçtikten sonra oyunun yapım aşamasını anlatan bir tasarım belgesini görüp okudum. Eğer oyun tasarımıyla yada geopolitik ile en ufak bir ilginiz varsa, mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

Oyunda bir dünya haritası üzerinde, iki süper güçten birini yönetiyorduk, ve asker göndererek, teröristlere para ve silah yardımı yaparak, darbeleri destekleyerek, ambargolar koyarak kendi etki alanımızı genişletmeye çalışıyorduk. Oyunun niye güncel bilgilerle yeni bir sürümünün çıkmadığına ilişkin "bilgiler değişti ama süreçler hala aynı" yorumu çok ilginç. Chris Crawford, Tukyididesten bir alıntı yapıp "Savaşı kaçınılmaz kılan, Atinanın gücünün artışı, ve bunun Sparta'da uyandırdığı korkuydu" sözünde Atina ve Sparta'yı rahatlıkla tarihteki herhangi bir andaki iki devletle değiştirebileceğimizi söylüyor.

Bir diğer enteresan nokta, daha ziyade bellek sıkıntısı yüzünden oyundan çıkarılmış olan çok kutupluluk. Oyunda yalnızca iki süper güç karar veriyor, geri kalan devletler buna göre piyon olarak hareket ediyor. Özellikle güncel tarihe ve etrafımıza bakınca aslında çok daha gerçekçi olmuş bence. Neyse...

Geçenlerde firmware yüklemesi yapmak için dandik Windows istemcisine mecbur kaldığımız bir alet vardı. Biraz ters mühendislik ile Linux istemcisini yazıverdim. Benzer bir sorun yaşayan olursa diye bazı tiyoları buraya yazıyorum:

İlk önce, eldeki yazılımın USB işlemlerinin bir logunu -maalesef Windows üzerinde- almaya ihtiyacımız var. Bu işte en iyi sonucu sniffusb ile aldım. Bağlantıdan 1.8 sürümünü çekip, sniffusb.exe yi çalıştırın. Önce sürücüsünü yerleştirecek; sonra çıkan pencerede log alacağınız donanımı seçip, Install tuşuna basın. Aleti çıkarıp geri takın (yoksa devreye girmiyor), istemci yazılımınızı çalıştırıp bir süre aleti kullanın. Şimdi View ile logu görebilirsiniz.

Logu analiz edebilmek için USB spec belgesini el altında tutun. Çok kabaca ele alırsak; her takılan aygıtın (device) bir üretici (vendor) ve ürün (product) değeri var. Aygıtlar birden fazla yapılandırma (configuration) içerebiliyorlar. Flash disk + wireless stick gibi donanımlar, üzerindeki anahtarla yada yazılım yoluyla bu iki yapılandırmadan birine geçebiliyor mesela. Her yapılandırma bir veya birden fazla arayüz (interface) içeriyor. Bu arayüzler de, mesela mikrofonlu bir webcam'in görüntü ve ses işlemlerine karşılık gelebilir. Her arayüzün de, bir veya daha fazla bitim noktası (endpoint) var. Bu noktalar bir nevi soket gibi, datayı bu noktalara yolluyor ve alıyoruz.

Sıfır numaralı bitim noktası, sistemin kontrol iletişimi için kullanılıyor. Diğer noktalar ise bulk (yavaş ve garantili büyük boyutlu veri aktarımı), interrupt (mouse vb gibi sürekli ve önemli küçük veriler) yada isochronous (hızlı ve sabit bant genişlikte, garanti istemeyen veriler) iletişim modlarında veri aktarmak için kullanılabilmekteler. Eğer lsusb -v komutunu verirseniz, aygıtların bütün bu bitim noktalarını ve aktarım tipi, bant genişliği vb gibi özelliklerini görebilirsiniz.

Bu noktada çeşitli tahminlerde bulunmak gerekiyor. Mesela yükleyici logunda, firmware boyutundan bi parça büyük bir bulk transferin firmware ve başlık bilgileri içerdiğini anlamak kolay. Aynı boyda değişik içerikli iki firmware yollayınca değişen küçük kısım, bize başlıkta bir kontrol toplamı olduğu bilgisini veriyor. Değerlere çeşitli endianness hallerinde rastlamak mümkün olduğu için dikkatli olmak gerekiyor. Buradan sonrası çeşitli işlemlerin ne loglar oluşturduğuna bakmak, şekil tanıma yetenekleriniz ve bolca deneme yanılmaya dayanıyor. Benzeri işler yapan açık protokollerde ne yapıldığını bilmek de işinize yarayabilir. Hadi hayırlı ters mühendislikler :D

28
Tem

Bu aralar uğraştığım yazılımlardan biri de OpenCV. Kendisi, bilgisayarda görme (computer vision) konusunda bir çok algoritma kodunu barındıran bir kitaplık.

Pardus 2008 de

pisi it opencv
komutuyla kurabilirsiniz. Malesef Python arayüzü ile ilgili sorunlar yüzünden 2007 dağıtımında düzgün çalışmıyor.

Geçenlerde geliştirici listesinde dönen, bluetooth taşıyan kullanıcının sinyal şiddetinden ne kadar uzaklaştığını anlayıp ekranı kilitleyecek araç fikri bana ilham verdi. Şu basit panel programcığını kodladım. Çalıştırdığınızda panele yerleşiyor. Bilgisayarınızı bağlı kamerayı yüzünüze yönlendiriyorsunuz (çoğu laptopta dahili kamera bu şekilde zaten). Eğer 5 saniye boyunca bilgisayar yüzünüzü göremezse ekranı kilitliyor (panel ikonunun griye dönmesinden saymaya başladığını anlayabilirsiniz). Ayrıca birden fazla yüz varsa, derhal birinci desktop'a geçiyor, bu özelliği de patron arkadan bakınca ikinci desktop'ta oynadığınız oyunu saklamak için kullanabilirsiniz :D

Programcık çok cilalanmış değil, bazı değerler hard-coded vb. Fakat KDE, OpenCV ve Python aracılığıyla bir kaç sayfalık kod ile neler yapılabileceğini gösteriyor.

Ufak bir duyuru: Hareketli zeki robotlar konusunda bir gezegen açtık: Chapek9! Konuyla ilgiliyseniz bağlantıyı rss yazılımlarınıza eklemeyi unutmayın :)

Haftanın şekeri ise Johnny Cash ve Louis Armstrong playing in black&white..

22
Tem

Kültür bakanlığının güzel bir hizmeti var, 20 ytl karşılığında alabileceğiniz MüzeKart sayesinde bakanlığa bağlı tüm müze ve ören yerlerini bir sene boyunca bedavaya gezebiliyorsunuz. Çok sık gezmiyorsanız bile oldukça hesaplı. Bir incelemenizi tavsiye ederim.

Homoerotik safkan beyaz temalı Abercrombie & Fitch markası, delikanlı geçinen ve kültürlerin kaynaştığı Türkiye'de nasıl bu kadar moda oldu anlamış değilim. Böyle bir şey giyiyorsanız şunu bir seyredin hele :)

18
Tem

Bir bilgisayarı motor ve sensörlere bağlamanız gerekmişse, yada çok basit olmayan kararlar verecek bir elektronik devre yapmışsanız, mikrokontrolörlere illaki işiniz düşmüştür. Mikrokontrolör basitçe, üzerinde CPU, RAM, Flash bellek gibi birçok bileşen içeren ve kendi başına ufak bir bilgisayar gibi çalışabilen bir entegre devredir.

Türkiye'de çoğunlukla Microchip'in PIC serisi kullanılıyor, ama ben Atmel firmasının AVR serisini tercih ediyorum. Neden derseniz, geliştirme ortamı bildiğimiz gcc! gcc'nin çalıştığı herhangi bir platformda, normal masaüstü işlemcilere, yada gömülü ARM işlemcilere vb nasıl kod üretiyorsak, aynı şekilde AVR için geliştirme yapabiliyoruz.

Geliştirme ortamını paketledim ve Pardus 2007 ve 2008 depolarına girmiş durumda.

pisi it -c programming.microcontroller
komutuyla kolayca kurabilirsiniz. Derleme ortamı binutils-avr, gcc-avr ve avr-libc paketlerinden oluşuyor. Derlediğiniz dosyaları avrdude aracıyla entegrenize yükleyebilirsiniz.

Yükleme bağlantısı için internetten STK500 gibi bir kit satın alabilir, ya da ucuz ve rahat temin edilebilecek bir çözüm isterseniz Altaş yayıncılığın USB programlayıcı kartını kullanabilirsiniz.

AVR işlemcilerin çoğu modelini Karaköy'de bulabilirsiniz. Fiyatları oldukça ucuz ve dahili osilatörleri olduğu için, nerdeyse iki bacağını akıma bağlayan basit bir devreyle çalıştırabiliyorsunuz. Model seçerken dikkatli olun, mesela 3 PWM çıkışı var diyebilir, ama o pinler aynı zamanda programlama girişi yada RS232 gibi başka bir üniteyle ortak çıkabilir, teknik PDF dosyasını indirip pinlerin görevlerini kontrol etmekte yarar var.

Blogu uzatmamak için burada kesiyorum, ilerde yazılım araçlarının kullanımı ile devam ederiz.

Nota tanıma programı ise sevgili Löker'in katkısıyla ölçeklenebilen SVG bir arayüze kavuştu. Qt4'ün QGraphicsScene sınıfına da ayrıca teşekkür ediyoruz.

3
Tem

Harmonika öğrenirken ilk çıkan zorluk notaları bükebilmektir. Diatonik tabir edilen harmonikalarda her oktav için 12 notanın hepsi direk olarak bulunmaz. Mesela üçüncü delikten üflerseniz Sol (G), nefes çekerseniz Si (B) notasını çalarsınız. Nefes çekerken ağzınız içindeki hava akışını değiştirmeyi başarırsanız, notayı aşağı çekeceğiniz her yarım adım için sırasıyla Si bemol (Bb), La (A), La bemol (Ab) şeklinde Si'den Sol notasına doğru ses titreşimini indirebilirsiniz.

Bu hava akışını değiştirmek yazıldığı kadar kolay öğrenilen bir şey değil tabi. İşte bu tekniği çalışırken çok işe yarayan Bendometer adlı bir program vardı. Mikrofona çaldığınız sesten harmonika üzerinde hangi notayı çaldığınızı ve ne kadar bükebildiğinizi gösteriyor. Ağzınızla sesin frekansıyla istediğiniz gibi oynayabileceğiniz için (perdesiz gitar vb gibi düşünün) bu notaları tam frekansında çalabilmek önemli.

Faydalı olduğu için parasını ödeyip register da olmuştum. Ancak aylarca yanıt gelmedi, şimdi de yıllık abonelikli ve yüksek ücretli bir hale gelmiş. Ben de bari oturup yazayım işimi görecek bir şey dedim.

Python ve Qt4 ile hızlı bir prototip çıkardım, işte buradan erişebilirsiniz. Sesten notayı çözmek oldukça zor bir problemmiş, bunun için şimdilik Aubio adlı python kitaplığından faydalanıyorum, daha iyi bir algoritma hazırlayana kadar. Programı denemek için onu da çekip kurmanız gerekli.

Şimdilik çok basit halde, bazı şeyler hardcoded falan, ama keyifli bir şekilde gelişeceğini umuyorum. Belki ilgisini çeken olur diye de yazdım buraya :)

24
Haz

Geçen hafta sonu yapıldı. Ben de cuma günü özgür robotik yazılımları üzerine bir sunum verdim. Konferansın ardından Linux Kullanıcıları Derneği genel kurulu da yapıldı. Yönetim kuruluna yeni seçilen ekibe başarılar diliyorum. Umarım derneği yeniden idari işleri hızlı işleyen ve özgür yazılım camiasını bir araya getiren eğlenceli bir çatı haline getirmeyi başarırlar.

Nice zamandır düşündüğüm, bilgisayar bilimleriyle ilgili güzel kitapların listesini nihayet toparladım. Daha eklenecek şeyler var, ama iyi bir başlangıç sağlıyor meraklısına.