Bunu izleyen dönemlerde Pardus için daha çok kullanıcı ve dolayısıyla tüketici konumundaydım. Ta ki, 2009 yazına kadar. Özgür yazılımı yaygınlaştırmak ve desteklemek amacıyla öğrencilere staj imkanı sağlayan Pardus'ta 2009 ağustos ayında staj yaparak hem geliştirici ekibi hem de projeyi daha yakından tanıma fırsatını elde ettim.
Pardus'a katkı verme süreci, Necdet Yücel'in 2009 temmuzunda duyurduğu ve takip eden ekim ayında kendisinin danışmanlığında başladığımız "Pardus'un 64-bit Mimarisine Port Edilmesi" bitirme projesi ile devam etti. Ulusal dağıtımımızın 64-bit mimarili işlemciler üzerinde de koşabilmesi için gerçekleştirdiğimiz çalışmalar, TÜBİTAK ve Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi arasında imzalanan işbirliği protokolü ile Pardus tarafından da resmen desteklenerek, Pardus'un kullanabileceği bir ürün halini aldı. Ayrıca bu çalışmaları bir düzineye yakın üniversitede çeşitli etkinliklerde anlatmaya çalışarak, yaptığımız işin benzeri üniversite-Pardus işbirliği çerçevesinde, başka projelerin de teşviki olabileceğini ümit ettik, hala ediyoruz.
Ve, 21 haziranda On Sekiz Mart Üniversitesi, Bilgisayar Mühendisliği bölümünden mezun olarak lisans eğitimime noktayı koymuş oldum. Geçen Eylül ayında da TÜBİTAK/UEKAE'de Pardus geliştiricisi olarak işe başladım.
Çanakkale hakkında da birkaç şey söylemeden edemeyeceğim. "Özgür yazılımcının yeşerdiği topraklardan biridir Çanakkale" Necdet Hoca'mızın deyimiyle. Projeye ve özgür yazılıma hatırı sayılır katkı vermiş ÇOMÜ'lü abi ve ablalarımızın yaptıklarını duymak, onları takip etmek her zaman heyecanlandırmıştı bizi. Tıpkı daha öncekiler ve Pardus 64-bit'te olduğu gibi, ÇOMAK projesinin de duyurulması ile beraber ÇOMÜ'de bu geleneğin daimi olacağından emin olmak gurur verici.
Son girdimden sonra uzun zamandır günlüğüme bir şey yazmamışım. Önemli gelişmeler hakkında kısa kısa bilgi vereyim:
* Artık eskisi kadar Pardus’a gereken ilgiyi gösteremiyorum, bazen benim geliştiricilik hayatımdaki yalnızlığımı farkeden arkadaşlar özel bir eposta atıp “Size yardımcı olmak istiyoruz, biz de katkıcı olmak istiyoruz.” şeklinde isteklerde bulunuyorlar. Birçoğuna cevap veremedim bile; ama darılmasınlar. Ne ben geliştiriciliği bıraktım, ne de sizin geliştirici olmanızda hiçbir şekilde engel yok. Önce Pardus wiki’sindeki geliştirici belgelerini okumakla başlayın[1], sonra da birilerinin size bir şeyler yaptırmasını beklemeksizin biran evvel faaliyete geçin. Hata yapmaktan da çekinmeyin. Önemli olan, geliştiriciler sizden hatanızı düzeltmenizi istediğinizde, o hatayı bir daha yapmamak için elinizden geleni yapmak.
* İstanbul’da güzel bir yerde çalışmaya başladım. Hayatımın çoğunu artık İstanbul’da geçiriyorum. Eskişehir’de artk çok bir işim kalmadı. işimin Python ve web işleriyle ilgili olması biraz benim şansıma denk geldi. Yıllardır içimde biriktirdiğim Python ile bir web uygulaması yapma enerjisini artık güzel sonuçlar doğurması umuduyla tüketiyorum.
* Puding’le[2] de iş yoğunluğundan dolayı ilgilenemiyorum; ama ileride sürpriz yapma olasılığım var. Bunun yanında Twity[3] ile ilgili ilerleyen zamanlarda güzel gelişmeler duyacağınızı umuyorum.
* Kimseye kırgın, dargın veya üzgün değilim. Her şey olması gerektiği gibi ve her şey yerli yerinde.
* C++ öğrenmeye devam =)
[1]: http://tr.pardus-wiki.org/Pardus:İçindekiler#Geli.C5.9Ftirici_.2F_teknik
[2]: http://github.com/gkmngrgn/puding
[3]: http://github.com/tunix/twity
Yolun açık olsun diyor; askerlik hayatında başarılar diliyoruz.
Pazar günü rehavetinin etkisiyle, Yahoo’daki hesabımla giriş yapıp e-postalarıma baktıktan sonra, Yahoo Music sayfasına girip bazı müzik videoları izlemek istedim.
Bazı yabancı pop müzik videolarına bakıp, sonra da en sevdiğim müzik türü olan JAZZ müziği türünde neler varmış, merak ettim. İzlediğim videoları sizlerle paylaşmak istedim.
Bu video müzik klibi paylaşımları için ayrı bir html sayfası oluşturdum. Lütfen BURAYA tıklayınız.
İyi pazarlar. Tagged: müzik, Yaşam

İnsanların yaşamı, yüzde 90 yalanlara dayanır; diğer yüzde 10′luk kısmından emin olmak için henüz yeterli bilgimiz yok. ~ Zar Adam’dan
Bu yıl üniversitemin büyük yükünden kurtulmak üzere, yeni şehirlere ve yeni olasılıklara yelken açarken, bir an durulup arkama bir göz atıyorum. Başlığa sembolizm kavramını sokuştururken peşin peşin sizi uyarasım geldi; belki terimsel anlamıyla tabiri caiz olmamıştır; ama kravattan ne denli nefret ettiğimi bilen bilir. Hiç mi takmam? Elbette takarım; ama sadece yakıştığı için. Şöyle bir konuşma olduğunu varsayın:
- Bir insan çok parası olduğu zaman, yoksullara yardım etmek yerine Bugatti marka araba veya Jeanneau yelkenli satın alırsa, sebebi ne olabilir?
+ Sanırım çoğunu, daha fazlasını da harcayabileceğimize emin olmak için harcarız.. Ve diğerlerinin, ona sahip olduklarımızdan emin olmamız için..
Eğer bir kültürü benimsemek ve altında yatan azımsanamayacak disiplin ve emek adına yelkenli satın almak sözkonusu olsaydı, buna diyeceğim birşey olmazdı; ama verilen cevaba bakılırsa, bununla uzaktan yakından alakası yok. Düşünün, ben bir işletme mezunu olacağım; ama arkama dönüp baktığım zaman kendimi eşofmanla seminer koltuklarında görüyorum. Gerçekten kendimi bir halt sandığımdan değil, tam tersi. Yaptığım şeyin (kravat takmak gibi) mantıklı bir sebebi olsa benim için yeterli olacak. Bazen takım elbiseli herhangi bir elemanı kravatından çekip, “Hey baksana, şu tam simetrik olmayan ipi neden boynuna doluyorsun?” diye sorup öğrenmek istemiyor da değilim tabi..
Diğer taraftan, bu demek değildir ki kravat takanlar sırf anlamı için veya sembol amaçlı bunu yapıyorlar. Bazıları ortama uymak için, bazıları zorunluluktan takıyor olabilirler. Zaten burada kravat da tam anlamıyla bir bahane. Esas cevabını öğrenmek istediğim şey, semboller. Hala ne için ne yaptığımızı bildiğimizden bile emin olduğumuzu söyleyebilecek kapasitede bir bilgeliğe erişemedik ve belki de erişmek bile bir saçmalık olabilir.
Ayrıca şu da gerçektir ki, çoğu zaman yaşadığı ortama uyanlar kazanacaktır. Bir sürü psikolojisi midir nedir, bu toplumu bir şey sürüklüyor. En güçlü olan, daha güçlü olmak için topluluğa yeni, makyajlı, güzel görünümlü alışkanlıklar kazandırdıkça, biz de ortama uymak adına o yöne sürükleneceğiz. Ama dikkatinizi çekerim, sürüklenmek zorunda değiliz, kazanmak zorunda değiliz! Bir kere de kaybedelim, başka şeylerde kazanırız..
Üniversitemi sevdim, öğretmenlerimi çok sevdim; ama malesef beni yıllıklarda ve mezuniyet fotoğraflarında göremeyeceksiniz. Çünkü o mertebeye erişemedim. Hayır hayır, bu son dediğim mertebenin simgeciliğimle bir alakası yok. Gerçekten işletme adına bir katkı sağlayabildiğime inanmıyorum. Ben kaybettim; belki başka şeylerde kazanırım, kim bilir…
P.S. Okulu bırakmıyorum yahu! Bitiyor işte =) Yazmam gereken birkaç makale yüzünden Pardus’taki işlerimi biraz aksatıyorum. Nisan’ın sonunda konserlerimin hemen ardından kokpitin başına geçip, bilgeliğin tek yolu olan deliliğe devam edeceğim
Bazen geleceğim hakkında türlü düşüncelere dalarken, geçmişte yapmadıklarım veya yapmaktan vazgeçtiklerim üzerine ne denli pişmanlık duyabileceğim konusunda, kendimi tuhaf olasılıklar hesaplarken buluyorum. İleride neyi yapmadığım için pişman olabilirim? Bir zamanlar sürekli “İyi bas gitar çalıyorsun!” diyenlerin baskısıyla, hiç konser verip hünerimi sergileyemememin bir korkusu vardı; oysa şimdi konserler ve bar programı bir yana, kayıtlar ve küçük çapta klip hazırlıklarıyla bu konuda kendimi tatmin edebildiğimi düşünüyorum.
Konuyu bağlamak gerekirse, bugünün (7 Şubat) bende çok önemli bir yeri var. Bundan tam iki yıl önce, işletim sistemsiz gelen bilgisayarını çalışma masasına yerleştiren bir ben düşünün. Küçüklüğümden gelen feci bir bilgisayar merakımın bastırılamayan heyecanı ve ilk defa bütünüyle ve sadece bana ait bir bilgisayar sahibi olmanın mutluluğu, bilgisayarımın güç düğmesine basarkenki kapkaranlık ekranını görünce, şansıma okkalı bir küfür etmeme neden olmuştu. Ne şans ama değil mi? Bilgisayarın güç düğmesine basınca ekranda rengarenk şeyler belirecek, bir şeylere çift tıklayınca oyun açılacak, ödevlerimi bilgisayara yaptıracağım falan bekliyordum.
Ve sonra bakın ne oldu, internetkafelerde ve üniversitemin kütüphanesinde yer alan bilgisayar odasında yaptığım çeşitli araştırmalarımla Pardus işletim sisteminden (evet, itiraf ediyorum; Pardus’u ilk olarak Türklerin yapmış olduğu bir işletim sistemi olarak bildim; ama hiçbir zaman Pardus’u Pardüs diye okumadım) haberim olmuştu ve daha o gün hemen internetkafeden Pardus cd kalıbını indirip yazdırtmıştım. Uzunca bir uğraş sonucu nihayet çalışır, kullanılabilir ve internete bağlanabilir vaziyette bir bilgisayara sahip oldum.
Bir buçuk yıl gibi uzunca bir süre bu sisteme alışma evresi geçirdim. Bunca süre içinde diğer taraftan da Pardus komunitesiyle tanışıp, onlardan biri olmaya çalıştım. Sensei – çekirge kavramı, özellikle ninjalar gözümde ilginç bir hal almaya başlamıştı ve komunitede bu işi bilenler arasındaki eğlenceli ilişki, yeni kullanıcı olarak benim de katkı sağlamamı teşvik etti.
İlk önce Özgürlükİçin’e inceleme yazısı yazarak işe başladım. Sonra #pardus IRC kanalında geliştiricilerle iyi ilişkiler kurmaya özen gösterdim. Bazen çıldırtıcı durumlar olmadı değil; bir gün geldi, “Kaç aydır Pardus kullanıyorsun, hala bir şey bilmiyorsun!” diye azarlayan oldu; bir başka gün, “Gel bakalım, sana xxx için hesap açalım, çalışmalarını artık burada tutarsın.” diyen oldu (kendisi okuyorsa bu kısma gülebilir, çünkü ikisi de aynı kişilerdi, hehe). Hala da durduk yere kanaldan banlanmalar, durduk yere KDE kullanmadığım için inceden takılmacalar; bazen de sinirime hakim olamayıp gereksiz ve üzücü tartışmalar oluyor. Şimdi dönüp baktığımda bu tip şeylerin gerçekten hiçbir önem arzetmediğini farkediyorum. Önemli olan, sadece geliştiricilerle iyi ilişkiler kurup, ortaklaşa bir iş yapabiliyor olmak..
Bu alışma evresinde, diğer dağıtımlarda işlerin nasıl yürüdüğünü merak ettim ve epey zaman harcadım. Arch Linux, Gentoo ve FreeBSD kullandım, hala da diğer dağıtımların sorunları nasıl çözdüklerini görmek için VirtualBox’ta çeşitli dağıtımları denerim. Bunun yeni bilgisayar kullanıcılarına çok faydalı olduğunu düşünüyorum. Özellikle Gentoo kurmayı öğrenmek, benim için kök dosya sistemini öğrenmenin uygulamalı ve kolay yolu oldu. Arch Linux’ta kendi isteklerime göre AUR depolarındaki PKGBUILD inşa dosyalarını düzenlemek, Pardus’ta geliştirici olabilmek için gerekebilecek birçok mantığı kavramamı oldukça kolaylaştırdı.
Ve nihayet 1 Nisan 2008′de şaka gibi geliştirici olduğum haberi geldi. Fazla vakit kaybetmeden kendime bir yol çizip, o yönde Pardus’a katkı sağlamayı amaçladım. Xfce paketlerini üzerime aldım, GTK+ uygulamalarına elimden geldiğince önem verdim ve Bugzilla’daki hataları kapatmaya çalıştım.
Python öğrenmek, yanında C ile uğraşmak, PyGTK ile örnek uygulamalar yapayım derken bu sefer de kendi içimde benden sonrakiler diye bir dönüm noktası belirleyip, Pardus’a yeni çekirgelerin yetişmesine özen gösterdim (itiraf ediyorum çok ama çok zormuş, benim gibi bir belayla uğraşan senseim Kenan Pelit’e aylar sonra[1] tekrar teşekkür etmem gerek). Derken..
Derken, bilgisayar serüvenimde 2. yılımı doldurmuş bulunuyorum. Yazının başında ne demiştim? İnsan daha çok yapmadığı şeyler için pişmanlık duyar demiştim ya, şimdi tüm bunların hepsini yapabildiğim için, geriye dönüp baktığım zaman mutlu olabiliyorum. Çok baş ağrıtıcı bir çalışma; ama gerçekten değdi, ben buna inanıyorum ve Pardus’un Türkiye’de GNU/Linux’un varlığını duyurma konusunda gerçekten başarılı olduğuna da inanıyorum; hem felsefesiyle, hem de işletim sistemiyle.. Yeni yılımda yeni geliştiriciler, yeni gelişmeler görmek umuduyla..
Son birkaç günümü, Bursa yolunda geçirdiğim bir zincirleme trafik kazası nedeniyle evde istirahat etmekle geçirdim. Esas olarak Python’u öğrenme çabalarım, deneyimlerim ve ikinci bir programlama dili seçerken nelere göre seçim yapacağımız üzerine karşılıklı fikir alışverişi yaparak bir yazı yazmayı planlıyordum; ama son zamanlarda gezegende ortaya atılan “Gezegende illa ki bilgisayar, programlama ve ilgili deneyimleri paylaşma gibi bir şartımız yok; bu programcıların, bilgisayarla ilgilenen insanların hayatlarıyla ilgili bir yazı da olabilir” düşüncesiyle hareket ederek ben de çok fazla ayrıntıya girmeden kendi yaşadıklarımla ilgili bir şeyler anlatacağım.
Tahmin edebileceğiniz gibi kaza geliyorum demez. O an emniyet kemerinizi taktıysanız ve hızınız da kaza yapmayı engelleyebilecek kadar az değilse, kendinizi en minimum zararla arabayı durdurup kenara çekmeye odaklamalısınız. Kaza anında bir onbeş saniyelik şaşkınlıkla boğuşur, sonraki birkaç dakika da yavaş yavaş çözülüp ne yapmanız gerektiğini düşünmeye, önleminizi almaya başlarsınız.
Ama gelin ki ben o an ne düşündüm. Çok lüks bir arabam olsaydı, çok daha fazla masrafım olacaktı. Eğer arabanın içinde gerekli gereksiz bir sürü eşyam olsaydı, onları feda etme olasılığım çok daha fazla olacaktı. Arabanın içinde hızla koltuğa çarpmış olan laptopum pahalı bir şey olsaydı, üzülebilirdim. Oysa 160 gb’lik harddiskimin sadece 16 gb’lik kısmını kullanıyorum diye şaşıran arkadaşlarıma inat, çok fazla ve lüks şeylere sahip olmamanın bir mutluluğu vardı içimde.
Hatta o an, apart odamı ziyaret edip “Ne kadar az eşyan varmış?” diyenlere inat ayrı bir zenginliği içimde barındırdığımı farkettim. Deprem olsa, kaybedebileceğim en önemli şey -para açısından değil-, basgitarımla analog pedallarım olur herhalde. Onu da kısa zamanda telafi edebilirim diye umuyorum. İnsanın asıl zenginliği, sahip olduklarında, yaşadığı çevrede, popülaritesinde; kravatında, ceketinde; okuduğu, yaşadığı yerde, kariyerinde vb. hiçbir yerde değildir. İnsanın asıl zenginliği kendi içindedir.
O an, bir iki eğitim sertifikası alıp, bunları ceket ve kravatla pekiştirip kendi adına kartvizit bastıran; ama içleri bomboş olan fakir insanlara bir kez daha acıdım. Kendi zenginliklerinin ve fakirliklerinin farkında olmayan o kadar çok insan var ki..
Not: İyi denebilecek bir üniversitenin iyi denebilecek bir bölümünde okuyan arkadaşımın (ismi bende kalsın), salsa biliyorum diyebilmenin (salsa umurunda değil yani) benimle paylaştığı sevincine ortak olmasaymışım keşke. Bize Recep gibi salsacılar lazım, yaptığı işin hakkını verebilen insanlar lazım.. Ayrıca bkz: http://www.gokmengorgen.net/gunluk/?p=102


















