27
Ağu

Tıpkı telif hakları meselesinde olduğu gibi, içine girdiğimiz dünyada baskın olanın bir de ezelden beri var olduğunu düşünmek kolay oluyor ve bir çok insana aslında yazılım geliştirme (daha gündelik dille ‘program yazma’) sürecinin aslında en başında özgür olduğunu, sonradan mevcut sahipli iş modellerinin çıktığını anlatmak zorlaşıyor…

Güzel dilimizde bir deyiş “böyle gelmiş böyle gider…” karamsarlığıyla özetler bu durumu. Böyle gelmiş olması, oradaki “ezelden beri” imasını da koyuverir ruhumuz duymadan. Öyle değildir halbuki.

XIX. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan telif hakları ve fikri mülkiyet kavramı var olana kadar gayri maddi mülkiyetin doğal hali kabaca bugün kamu malı (public domain) olarak adlandırılan biçimdeydi. Fikri mülkiyet epeyce yeni ortaya çıktı ve hatta XX. yüzyıl ortalarına kadar tüm dünyada bu kavramdan aynı şey anlaşılmıyordu. Aynı şekilde ticari ve sahipli yazılım modeli geliştirilene kadar, programcılar ürettikleri kodları paylaşır, herkes kodu kendi ihtiyacına göre düzenler ve kullanırdı.

Böyle masal gibi anlatırken kullandığımız terim ve kavramlar, geçmişte farklı anlamlarla var olabilir, bunun da altını çizmek lazım. Örneğin o gün “kendi ihtiyaçlarına göre…” denilen şey bir yapılandırma farklılığı değil, daha çok var olan programı eldeki bilgisayarda çalışacak hale getirmek anlamını taşıyordu. Eh, programların neredeyse tamamen kişisel üretimler olduğunu (bir grup olarak hazırlansa bile, o grubun ‘şahsına özel’ biçimler içerdiğini) hatırlamak gerekiyor. Daha da önemlisi, programlama dillerinin bugünkü gibi olmadığını, yaygın, doğal dile benzeyen ve sürümler halinde sunulan çerçeveler yerine (Python gibi) kadim dillerin (Assembly gibi) kullanıldığını da ekleyelim.

Özgür yazılımın bilindik tarihi

Özgür yazılım meraklıları mutlaka defalarca dinlemiştir, Richard Stallman bir gün kullandığı yazıcının yeni modeli gelince bakar ki daha önceki modelde şikayet ettiği bir özellik hâlâ aynı. Önceki modelde sürücüye bir yama yaparak istediği işlemleri yapmaktadır, fakat yeni modelle birlikte sürücü kaynak kodu gelmemiştir. Firmayı arar, firmadakiler sürücü kaynak kodu şirketin fikri mülkiyetinde olduğu için paylaşamayacaklarını söylerler. Stallman eski köye gelen bu yeni adeti çok isabetli biçimde okur ve “bütün firmalar böyle davranırsa, elveda hacker kültürü, elveda programcılık, her şey standart ve hata dolu ürünlere dönecek, işin bütün esprisi kaçacak…” diye düşünür. (Bu konularda Türkçe okunabilecek kitaplar LKD tarafından listelenmiş durumda)

Yine bir parantez, Stallman’ın o sırada yapay zeka araştırmaları yapan bir ekibin üyesi olarak çalıştığını, içinde bulunduğu ortamı şekillendiren özellikler arasında meseleye neredeyse hobi olarak yaklaşmakla paralel sayılabilecek bir amatör hevesin ön planda olduğunu kaydetmek lazım. Bu kabaca hacker kültürü diye adlandırabileceğimiz ve bugün neredeyse her türlü bilişim teknolojisini borçlu olduğumuz bir birikim…

Velhasıl, özgür yazılım hareketinin tohumları Stallman tarafından o gün bu aydınlanma üzerine atılıyor. GNU hareketi, (olasılıkla o yıllarda her türlü sisteme kaynaklık eden, bir çeşit Lingua franca olduğu için) Unix benzeri bir sistem yaratma fikriyle başlıyor. Yani Unix bilenlerin kolayca kullanabileceği, onun yapabildiği her şeyi yapabilen, ama özgür yazılım olan bir işletim sistemi.

Linux sözcüğünün hikayeye katılması

Tabii burada özgür yazılım nedir sorusu doğuyor. Stallman’ın dört özgürlükle özetlediği şey aslında bir felsefe. GNU projesi de, bu felsefesi destekleyen, paylaşan kişilerin katkılarıyla bir gün tamamlanacak olan bir işletim sistemi hayali denebilir. Projenin tamamlanması için kritik bileşenlerden biri Hurd çekirdeği. Bu çekirdek istenen olgunluğa gelmeden (2011 yılı itibariyle gelmiş sayılır mı, o bile tartışmalı bana göre) Linux projesi çıkıyor (1991) piyasaya… Aynı amatör ruhla başlayan proje, GNU projesinin özgür yazılım modeli ve devamında bunu güvence altına almak için önerilen Genel Kamu Lisansı (GPL) ile çığ gibi büyümeye başlıyor. Böylece eksik parçanın da yerine oturmasıyla resim tamamlanıyor.

1984 yılı, GNU projesinin doğuşuna paralel olarak Orwell’in meşhur distopyasının ismi olarak kötü çağrışımlara da sahip bir yıl. Aynı yıl Apple firmasının Mac OS kullanan bilgisayarları sektörde grafik arabirim (GUI) kullanan ilk yaygın sistemleri sunuyor. Bu kırılma noktası Apple’ın kurucu ortaklarından, şimdiki patronu Steve Jobs’un kurduğu NeXT firmasının BSD çekirdeği ile inşa ettiği NeXTSTEP platformu sayesinde gerçekleşiyor. Çok kısa sürede GNU projesi de GNUStep ile benzer bir atılım gerçekleştiriyor. (O yıllarda alınan ekran görüntülerine bakacak olursanız, aslında Mac ile Linux’un o günlerde ne kadar aynı yollarda ilerlediği görülebilir. Sonra epey ayrılıp, uzun yıllar sonra tekrar benzemeye başladılar… Ama bu başka bir yazının konusu)

Bilgisayar dünyasında yaşanan diğer gelişmeler

Çok yüzeysel bir özetle toparlayacak olursak, 80′li yılların ortalarına doğru, oda büyüklüğündeki bilgisayarlar ve onlara bağlı çalışan terminaller dünyasından, bugünkü bilgisayarlara doğru giden sürecin belki de en kritik dönüm noktaları peşpeşe yaşanıyordu. GNU hareketi ve özgür yazılımlar da bu bağlamda sürecin başından beri belirleyici aktörleri arasında yer aldı. Bu durum nasıl böyle uzun yazılarla anlatılmak zorunda kalınacak hale geldi diye bakınca, üçüncü önemli hattı da özetlemek gerekli.

Çok bilgim olmadığı bir konu ve araştırıp detay topladıkça bu yazı bitmeyecek gibi görünüyor, bu yüzden yine çok yüzeysel bir özetle; IBM ve Microsoft firmalarının birlikte evlerde rahatlıkla kullanılacak ölçekte bilgisayarlar yapmaya giriştiler. Projenin bir noktasında kırılma yaşandı, Microsoft, Windows adını verdiği grafik arabirime dayalı işletim sistemini çıkardı, IBM de ürettiği bilgisayarları OS/2 adıyla satmaya başladı.

Bu, bir çok harika özelliği ilk kez deneyimlediğimiz işletim sistemi bir yandan Windows ile bir yandan da IBM’in Linux’la flörtüne karşı çok arkasında durulabilen bir ürün olmayınca öldürülecekti… Sahipli bir yazılım olduğu için teknolojilerinden faydalanmak çok mümkün olmadı. Sadece sesli komutla işletilmek gibi özellikleri sağlayan kodları Apache Vakfına hibe edildi… Hâlâ özgür yazılım dünyasıyla içli dışlı olmayı bir şekilde önemseyen IBM’in neden bu projenin kaynak kodlarını açarak bir noktada özgür yazılım camiasının bir parçası haline getirmediğini anlamakta zorlanırım.

Bilgisayarların firmalara, fabrikalara, işletmelere özel üretim araçları olmaktan çıkıp, evlerde de kullanılabilmelerinin önünü açan şey tamamen ekonomikti bu açıdan bakınca. IBM’in kişisel bilgisayar (personal computer) adını verdiği ölçekteki cihazlar, bir süre sonra bilgisayardan anladığımız şey haline gelecekti…

Stallman ve Torvalds gibilerin ve GNU projesine dahil olan bir çok programcının aksine saydığım diğer aktörler sahipli yazılım modelini tercih ederek, geliştirilen teknolojileri firmalarının fikri mülkiyetleri olarak tescil ettiler. Stallman endişelerinde haklı çıktı. Bugün bir adım ötesine geçerek, bu teknolojilerin patentlerini de almaya çalışmaları durumu daha da vahim hale getiriyor. Bu da başka bir konu…

Özgür yazılım dünyasının iç dinamikleri ve sektör

Bu geniş tarihçeden (aslında konuya bakılırsa kısa özet de denebilir ama…) sonra asıl tartışmak ve bahsetmek istediğim konuya bağlayabilirim sanırım… Stallman yazılımların sahipleri olması fikrini analiz ederek geliştirdiği modelde bir çok aksiyom yer aldı. Bunların büyük kısmı adı konmuş, hatta lisansa yazılarak yasal hale getirilmiş aksiyomlar… Fakat çok temel bir tanesi var ki, tam olarak somutlaştırılmadığı için bir çok tartışmaya kaynaklık ediyor olmasına rağmen, kendisine ulaşamıyor, etrafında dolanıyormuşuz gibi geliyor.

Özgür yazılım dünyasında amatör bir ruh dolaşıyor…

Stallman bence, GNU’yu ortaya çıkartan isabetli tespitine paralel olarak, şöyle bir tespit daha yaptı: “Yazılım geliştirme kültürü ve bunun sonucu olarak yazılımlar, her zaman gelişim süreci devam eden, hevesi ve kişiselliği barındıran biçimini korumalı. Eğer endüstri bu ortaya çıkan yazılımları ürün olarak, paketlenebilir mal olarak kullanamıyorsa, bu onun sorunu… Kullanıcılar da, bu kültürden faydalanan yazılımlarla, bunun onlara sunduğu özgürlükle çalışmayı hak ediyorlar. Kim bilir hangi hataları ya da açık bırakılmış arka kapıları, kötü niyetli yazılımlara geçit veren abuk subuk mimarileri içeren sözüm ona ürünleri değil…

Bu, tamamen benim Stallman’ın hareketleri ve söylemlerinden yola çıkarak vardığım bir niyet okuma… Tamamıyla haksız olabilirim, bu tartışılabilir… Fakat günümüzde 600′den fazla Linux dağıtımı varken, GNU sitesinde, projenin kurallarına uygun kabul ettiği dağıtım sayısının sekiz (8) olması bir şeyler söylüyor.

Özgür yazılım, açık kaynak, F/LOSS, FOSS… Nedir bunun adı?

Aslında özgür yazılım camiasındaki ayrışma belki de bütün bu kocaman ailenin artık farklı isimlerle bölünmüş, akrabalık ilişkileri devam eden bir sülale olmakla yetindiğini düşündürebilir. Bu ayrım, en iyi özgür yazılım (free software) / açık kaynak (open source) terimlerinin kullanımında ortaya çıkıyor gibi görünüyor. Bu konuda yaşananların tarihçesi bir vikipedi sayfasında İngilizce olarak anlatılmış.

Kısaca özetlemek gerekirse, ayrım bugün Firefox ile tüm dünyada haklı bir üne sahip olan tarayıcının doğuşuyla, daha doğrusu Netscape firmasının Navigator adlı web tarayıcısının kaynak kodlarını Mozilla projesi ile dağıtacağını açıklamasıyla başlıyor. 1998 yılında kurumsal iş dünyasında İngilizce terminoloji karışıklığının da etkisiyle (free sözcüğü hem özgür hem de bedava anlamına gelebiliyor) özgür yazılımın yeterince karşılık bulamadığını, firmaların kendi ürünlerini özgür olarak geliştirmek bir yana, bu şekilde geliştirilen ürünleri kullanmak ya da ortak projelere girişme konusunda çekinceleri olabileceğini öne süren bir grup, “açık kaynak yazılım” teriminin tercih edilmesini önermişler.

Bu bir grubun içinde kimler mi var? Kimler yok ki demek de mümkün. PGP’nin yaratıcısı ve sonrasında VoIP şifreleme metodları konusunda da önemli katkılar veren Phil Zimmermann, Python programlama dilinin yaratıcısı Guido van Rossum, bu alandaki önemli eserlerin yayınlanmasını sağlayan, bir anlamda modeli yayın dünyasına taşıyan Tim O’Reilly, Linux çekirdeğinin ana geliştiricisi Linus Torvalds, dünyaya SourceForge gibi bir geliştirme platformu sunan isimlerin başını çeken Larry Augustin, Türkiye’de daha çok tufaya getirilip meren’e h selamı yapmasıyla akıllara kazınan, dünyada ise Linux International’ın başındaki kişi olarak bilinen Jon “maddog” Hall gibi, bugün özgür yazılım dünyasını bildiğimiz haline getirmek için çok kıymetli katkıları olan bir sürü isim. Ha, bir de Eric Raymond…

Bu ekibin Kaliforniya’daki bir konferansta ortaya attığı fikri takiben Eric Raymond ve Bruce Perens önderliğinde Açık Kaynak İnisiyatifi (Open Source Initiative – OSI) doğuyor ve tıpkı Stallman’ın dört temel özgürlüğü gibi, bir yazılımın açık kaynak olarak adlandırılması için hangi kurallara uyması gerektiği konusunda bir belge hazırlıyor. Bu belge de aslında Bruce Perens’in, Debian sosyal sözleşmesinin bir parçası olarak hazırladığı Debian Özgür Yazılım Yönergesi (The Debian Free Software Guidelines – DFSG) taslağından, Debian’a özgü kısımların çıkartılmasıyla meydana geliyor.

Bugün her ne kadar stratejik ve taktik anlamlarda FSF ve OSI (ve belki Linux International ve Linux Foundation ve başka bazı kurumlar/oluşumlar) bir arada tek bir camia olarak algılanıyor ve bunun adı kimi zaman “Linuxçular” kimi zaman “özgür yazılımcılar” kimi zaman da “açık kaynak” diye konuyorsa da, aslında ortada net bir ayrım var. OSI yaklaşımı çok daha pragmatik ve endüstrinin kurallarına uyarak, bir parçası olarak ona yön vermeyi hedefliyor. FSF ise çok daha ilkesel bir duruştan yola çıkarak, o ilkelerle uyumlu olduğu sürece endüstriyle ortaklaşıp, yön verme kısmında tavsiyelerinin dinlenmesini bekleyen bir havada…

Bugün felsefi olarak GNU projesi ve -deyim yerindeyse ruhani- lideri Stallman’ı sözünden çıkılmayan büyükbaba gibi görmeyi bırakmamış olsa da, bir çok dağıtım OSI’nin çizdiği pragmatik yolu takip ediyor. Zira, toplam kullanıcı sayılarının 20-30 milyon olduğunu iddia eden en büyük üç dağıtım (Ubuntu, Fedora, OpenSuSe) bu popülerliğe Stallman’ın amatör ruhun korunumu ilkesini kenara koymadan varmayı başaramazlardı. Burada kastettiğim özgürlük ilkeleri ya da başka ilkeler değil. Stallman’ın adını bir türlü koymadığı, net biçimde belirleyip ilke haline getirmediği amatör ruh yaklaşımı…

Geçtiğimiz günlerde kaybedişimizin üzerinden 25 yıl geçmiş olan Turgut Uyar bu hissiyatı “acemilik efendimiz” diye tarif ediyor:

“Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişenizin zevkiyle çalışacaksınız.”

Bir sonuca varacaksam…

Kişisel olarak özgür yazılım yaklaşımında, felsefesinde heyecan verici bulduğum şeylerden biri de bu aslında. Başına geçtiğim bilgisayara iyice yabancılaşarak, onu bir televizyon ya da başka bir “ürün” gibi değil, içinde olup bitenlerle ilişkimin güçlü olduğu bir araç olarak kullanma hevesi… OS/2′nun öleceği belli olduğu günlerde Linux’la tanışmam tesadüfi olmuştu; ama ona olan sevgim hiç de tesadüfi değildi.

Apple meşhur iPad’i tanıtmaya başladığı günlerde bir blog yazısı okudum. İlk bilgisayarının bir Commodore 64 olduğunu anlatan yazar, o bilgisayar üzerinde Basic programlama diliyle yaptığı denemelerin bilgisayarla arasındaki ilişkiyi tarif ettiğini, bugün bir programcı olmasını o bilgisayara borçlu olduğunu düşündüğünü yazdıktan sonra soruyordu, iPad ile büyüyen çocuklar, programların “yazılıyor” olduğunu bilecekler mi acaba?

Bugün netbook adı verilen dizüstü bilgisayarlardan biraz daha hafif ve az donanımlı, ama daha uzun süre pil ömürlü ve taşınabilirliği artmış olan donanımlar popülerleşiyor. Basitliği sadece işlev anlamında değil, fiyatlarına da yansıdığı için tek yapacağı e-postalarını takip etmek, arada İnternet üzerinden çeşitli bilgi ya da servislere ulaşmak olan insanlar bu kolaylığı cep telefonlarında ya da bu tür daha taşınabilir cihazlarda arıyorlar. Bu tür cihazlar üzerinde Google’ın Android’i ya da Intel’in Moblin’i gibi tercihler çok rağbet görüyor. Yani bu alanda belki kişisel bilgisayarlardan ziyade sunucu dünyasındaki gibi erken bir özgür yazılım etkinliği, baskınlığından bahsedilebilir… Bu başlı başına bir başarı mı? Bu biraz da bilişimle ilişkimizi düşünmekten geçiyor. Stallman gözümde huzursuz biçimde “bilişim böyle, meyveli yoğurt gibi, paketlenmiş ürün kadar kolay tüketilir olmamalı, bu bir düşünme biçimi, bir araç…” diye homurdanırken canlanıyor örneğin… Peki bu sektöre girmeyelim, bunlar hazırlop tüketim araçları demek mümkün mü? En azından Linux dağıtımları açısından?

Bir başka analojiyle final yapmayı deneyeyim, et yemeyi ne kadar severse sevsin, kurban bayramında beslediği kuzunun, yediği ete dönüşmesi tanık olan her çocuk için büyüme sürecinde sancılı bir adımdır. Kentliler canlıları tükettiğimizi fark etmek için böylesi travmalara ihtiyaç duyarlar. Kent kültürü, ürünleri birbirinden farklılaştırıp araya mesafe koyarken, bizi onlara bir kat daha yabancılaştırır. Markette bir tabağın içinde paketlenmiş biçimdeki tavuk parçalarından lezzetli yemekler yapmak, o tavuğu yetiştirip, kafasını kopartıp tencereye atmakla aynı şey sayılmaz… Farklı uzmanlıklar ve farklı sonuçlardır bunlar.

Bilişim sektörünün gidişatı her geçen gün kullanıcıları ürünleri market raflarından almaya çağırıyor, özgür yazılım fikrini ortaya atan Stallman ise köyümüze geri dönüp kümes edinmemizi… Ben Linux dağıtımlarını ikisinin ortasında bir çözüm bulmuş gibi tanımlıyorum. Gönlüm köye dönmekten yana bile olsa, kentte yaşamamın nedenleri konusunda her gün kendimi sorgulamaktan beni kurtaracak kadar pragmatik, köy kadar doğal ve lezzetli…

8
Eki

Biliyorsunuz bayram öncesi Şırnak’ta 15 şehit verdik yani 15 Mehmet daha anasından, babasından belki nişanlısından belki çocuğundan vazgeçti ve vatan savunması için canını feda etti. Ruhları şad olsun!!! Dağa çıkan birkaç kendini bilmez yüzünden 25 yıldır hem yöredeki kardeşlerimiz hem evladını eşini şehit vermiş Türk milleti büyük acılar çekmekte. Çoluk çocuk demeden öldüren, yaşadığı, ekmeğini yediği vatana ihanet eden bu kendini bilmez kalleşlere ve “onları kınasak ne olacak oturup konuşalım” diyen malum topluluğun malum uşaklarına ne insanlık ne de hayvanlık sıfatını yakıştırabiliyorum çünkü hayvan bile yemeğini yediği yere saldırmaz, ihanet etmez. Olayı etnik sebeplere bağlayıp bizi bölmeye çalışan bu hainlere izin vermeyiz!!! Sözümüz tüm ihanet edenleredir hainin milleti, imanı olmaz, olamaz!!! Lafı uzatmanın pek anlamı yok ancak dağa çıkıp kendini kurt sanan köpeklere üzücü bir haberim var; Her Türk asker doğar!!!

18
Eyl

Bugünlerde canımı çok sıkan bir durum var. Kimilerinizin haberi var pek çoğunuz ise bilmiyor neyse sınıf tekrarına kaldığımı belirtmek isterim. Edirne Anadolu Öğretmen Lisesinde Lise 2 öğrencisiydim ve ÖSS hazırlıklarına başlamıştım. Lise 2. sınıfta kabul ediyorum pek parlak bir öğrenci değildim 5 dersten kaldım. Sonra ortalama yükseltme sınavlarına girdim (en fazla 3 dersten girme hakkınız var) 2 dersi kurtardım (Fizik, Kimya) ancak Matematikten kaldım bu yüzdende sınıfta kaldım. Ee ne olacak diyeceksiniz şu olacak; okulumdan atılıyorum hemde bana verilen haklar olmasına rağmen. Benden bir üst dönemde 7-8 zayıfı olan öğrenciler alt dönemleri olmasına rağmen sınıf geçerken müfredat değişikliği ile alt dönemi kalmayan bizler en fazla 2 tane birimiz olduğunda geçiyoruz. Bende 3 tane olunca ayvayı yemiş bulunuyorum üstelik tüm haklarım elimden alınıyor hak hukuk buysa ben bu hukuku… Üstelik benim durumumda olan binlerce öğrenci varken bakanlık bu durum için kılını kıpırdatmıyor.

Acaba bu genelge değişirken bakanlık hiç mi imkanları, öğretmenlerin kalitesini düşünmedi demeden edemeyeceğim. Ülkemizde malum öğretmen kalitesi belli; acaba kültür olarak bilgi olarak bizden çok mu üstündüler?Hayır. Durum böyle olunca kendi egolarını tatmin etmeye çalışan öğretmen müsveddelerinin varlığını bakanlığın atlaması üzüntü verici. Bir ders yüzünden bir senemi kaybettim kimse benden nezaket beklemesin, iyi niyetli olacağımı düşünmesin. Bunca zaman oldum da ne oldu? İşin gülünç bir diğer tarafı bu müsveddelerin öss sonuçlarını açıklandığında gerine gerine şu kadar öğrencimiz kazandı demeleridir (Emeği gerçekten geçen öğretmenlerimi sözlerimin dışında tutarım). Bakanlığa da okula girdiğimde kazandığım hakları elimden aldığı için ayrıca sevgi ve saygılarımı sunarım!! Şimdi başka bir okula gönderilmemiz söz konusu ama istediğim alanı değil başka bir alanı seçmemi istiyorlar; çok beklerler.

Madem çok başarısızım madem çok güzel eğitmenler ve tüm suç bana ait devlet öyle veya böyle benim kendi okulumda bana sınıf açacak kardeş!! Madem çok kaliteli eğitimleri bana da öğretsinler bakalım.. Acaba bakan hiç mi düşünmemiş öğrencinin halini hiç mi düşünmemiş takıntılı öğretmenlerin varlığını? Kendisinin umurunda olmayabilir ama devlet adamı olmanın vebali büyüktür er yada geç hesabını verecektir bu bilinçle hareket etmesini arzu ederiz.. Ayrıca 13 dersten geçen bir öğrencinin neden sadece bazı dersler kaldığı da ayrıca tartışma konusudur. Belki hiçbir çözüm gelmeyecek belki bende hakkı yenen milyonların arasında kalacağım ama temennim şudur; umarım ileride güçlü bir mevkide olurum da karşımda taklalar atarlar!!!(nasıl olsa alışıklar zorluk çekmezler). Bakanıma şu beyitle gereken şeyi söylemiş olacağımı da düşünüyorum;

Yarın Hakk’ın divanına varınca
Süleyman’dan hakkın alır karınca.

Ayrıca bir isteğim var bu durum hakkında bakanlığımıza bir mail yağmuru yağmasını istiyoruz lütfen haklarımız için yürüdüğümüz bu yolda bizleri yalnız bırakmayın….

24
Ağu

İlk verdiğim sınav nedeniyle aldığım pc iznimi kullanmanın verdiği sevinçle geliştirici arkadaşlarımızın değindiği bir konu olan nitelikli geliştirici ve sayısı ile ilgili durum ve beklentiler hakkında konuşma gereği duydum. Dünyanın açığı varmış neden kapatmak isteyen yokmuş? Doğru bir soru ama cevabı sanırım üzücü.. Gönüllü geliştirici sayısının pek artmayışında dolayı teknik sorunlar da birikiyor. İşin bu noktası zaten görünen köy peki neden böyle? Sanırım bizim mantığımızdan kaynaklanan bir durum var; Armut piş ağzıma düş.. Ellerimiz yapmaktan çok alkışa alıştığı için kullanmaktan öteye geçemiyoruz. Linux kullanıcısı sayısı az olanlar ise neden olduğunu anlamadığım bir soğukluk duyuyor Pardus’a. Diğer taraftan bireysel gönüllülük bir yana üniversitelerin de Pardus’a elle tutulur bir katkılarını görmedim. Neyse onları biz değiştiremeyeceğimize göre ne yapmalıyız? Çok basit; özendirici olmak gerekli, mesela en çok hata tespiti yapan arkadaşı haftanın geliştirici ilan ederiz, resmini koyarız sağa sola, biraz gönlünü okşarız ( ki haketmiştir bunları) böylece rekabete dayalı bir çekim yakalayabiliriz. Yine de kesin çözüm bu değil.. Eğer ulusal bir dağıtımdan bahsediyorsak bu konuda görev yapabilecek tüm kurumlar gönüllülük dahilinde veya değil bu işe katılmalıdır. Ancak bu şekilde tüm ihtiyaçları karşılayan bir dağıtım oluşturabiliriz. Ben uzun uzadıya anlatmadım nasıl artar bu geliştirici sayısı diye ama geliştirici arkadaşlar anlamışlardır ana temayı :)

İlk verdiğim sınav nedeniyle aldığım pc iznimi kullanmanın verdiği sevinçle geliştirici arkadaşlarımızın değindiği bir konu olan nitelikli geliştirici ve sayısı ile ilgili durum ve beklentiler hakkında konuşma gereği duydum. Dünyanın açığı varmış neden kapatmak isteyen yokmuş? Doğru bir soru ama cevabı sanırım üzücü.. Gönüllü geliştirici sayısının pek artmayışında dolayı teknik sorunlar da birikiyor. İşin bu noktası zaten görünen köy peki neden böyle? Sanırım bizim mantığımızdan kaynaklanan bir durum var; Armut piş ağzıma düş.. Ellerimiz yapmaktan çok alkışa alıştığı için kullanmaktan öteye geçemiyoruz. Linux kullanıcısı sayısı az olanlar ise neden olduğunu anlamadığım bir soğukluk duyuyor Pardus’a. Diğer taraftan bireysel gönüllülük bir yana üniversitelerin de Pardus’a elle tutulur bir katkılarını görmedim. Neyse onları biz değiştiremeyeceğimize göre ne yapmalıyız? Çok basit; özendirici olmak gerekli, mesela en çok hata tespiti yapan arkadaşı haftanın geliştirici ilan ederiz, resmini koyarız sağa sola, biraz gönlünü okşarız ( ki haketmiştir bunları) böylece rekabete dayalı bir çekim yakalayabiliriz. Yine de kesin çözüm bu değil.. Eğer ulusal bir dağıtımdan bahsediyorsak bu konuda görev yapabilecek tüm kurumlar gönüllülük dahilinde veya değil bu işe katılmalıdır. Ancak bu şekilde tüm ihtiyaçları karşılayan bir dağıtım oluşturabiliriz. Ben uzun uzadıya anlatmadım nasıl artar bu geliştirici sayısı diye ama geliştirici arkadaşlar anlamışlardır ana temayı :)

14
Ağu

Günlerdir hatta aylardır bir konu üzerinde düşünüyorum; Edirne’de Linux (başta Pardus) kullanan yok mu? Mutlaka olmalı ama sanırım pek uğraşmak istemiyorlar gibi geldi.. pardus-linux.org forumunda Edirne içerisinde bir gönüllü takımı oluşturma fikrimi paylaştım ama beklediğim ilgi yoktu hatta hiç ilgi yoktu.. bir öğrenci şehri olan Edirne’ de mutlaka bir takım oluşturabileceğimizi düşünüyorum. Şehirde bulunan Trakya Üniversitesi büyük katkı yapabilir. Sonuçta liselerde ve ilkokullarda tanıtılması gerekli Pardus projesinin. Ben gönüllüyüm hadi çalışalım diyen herkesin yanındayım. Adımızı duyurmamız gerekli, okullara gitmemiz gerekli..Öyle ki üç anadolu lisesi, birer fen lisesi ve anadolu öğretmen lisesi, düz liseler, meslek liseleri var buralara ulaşabilmemiz gerekli. Ben bu işte varım diyorsanız bana bu adresten ulaşabilirsiniz papazerus@hotmail.com. Hatta gerekirse telefon numaramı da verebilirim yeter ki iletişime geçelim.. Ben kendi okulum olan Edirne Anadolu Öğretmen Lisesi’nde bir anlatım yapmayı düşünüyorum zaten aynı fikri paylaşan arkadaşlarla ortak çalışma yürütebiliriz.. Okullar açılmadan bir yol haritası belirlemeliyiz…

Günlerdir hatta aylardır bir konu üzerinde düşünüyorum; Edirne’de Linux (başta Pardus) kullanan yok mu? Mutlaka olmalı ama sanırım pek uğraşmak istemiyorlar gibi geldi.. pardus-linux.org forumunda Edirne içerisinde bir gönüllü takımı oluşturma fikrimi paylaştım ama beklediğim ilgi yoktu hatta hiç ilgi yoktu.. bir öğrenci şehri olan Edirne’ de mutlaka bir takım oluşturabileceğimizi düşünüyorum. Şehirde bulunan Trakya Üniversitesi büyük katkı yapabilir. Sonuçta liselerde ve ilkokullarda tanıtılması gerekli Pardus projesinin. Ben gönüllüyüm hadi çalışalım diyen herkesin yanındayım. Adımızı duyurmamız gerekli, okullara gitmemiz gerekli..Öyle ki üç anadolu lisesi, birer fen lisesi ve anadolu öğretmen lisesi, düz liseler, meslek liseleri var buralara ulaşabilmemiz gerekli. Ben bu işte varım diyorsanız bana bu adresten ulaşabilirsiniz papazerus@hotmail.com. Hatta gerekirse telefon numaramı da verebilirim yeter ki iletişime geçelim.. Ben kendi okulum olan Edirne Anadolu Öğretmen Lisesi’nde bir anlatım yapmayı düşünüyorum zaten aynı fikri paylaşan arkadaşlarla ortak çalışma yürütebiliriz.. Okullar açılmadan bir yol haritası belirlemeliyiz…

31
Tem

Sizin iddialarınıza gereken yanıt tarafımdan verildi. Eğer kendinize güveniyorsanız, şunları ispatlayın.

1. Pardus dağıtımının diğer benzeri giriş seviyesi dağıtımlara oranla üstünlügü. (Basit üstünlükler olmasın, halkın parasını karunun hazinesi gibi harcamaya değecek bir şeyler olsun)

2. Diğer dağıtımların neden yeterli gelmedigini.

3. Linux kullanımının neden yogun bilgi gerektirmedigini, Win kullanımına göre basitlik avantajlarını.

4. Neden yerinize başkalarını bırakmadan çektirip gittiginizi, neden desteği 3 haftalıgına keyfi olarak çektiginizi.

5. neden adam gibi sağlam argüman ile konuşmak yerine ağız köpüklerini saçmayı tercih ettiginizi anlatın bakalım.

6. Linux kullanımının win kullanımından neden daha kolay oldugunu.

Bu soruları fazlamesai.net sitesinden bir arkadaş sormuş aynen sırayla cevap vermeye çalışayım…

Cevaplar

  1. Şu an için pek bir üstün yanı yok; Türkçesi daha iyi ve bir çok özellik temel kurulumda geliyor.(bknz; ubuntu ve mp3) Kullanımı kolay, donanımları tanıması gayet iyi ayrıca başka bir yazınızda dediğiniz gibi pardus ntfs disklere ulaşamıyor değil o bizzat sizin önerdiğiniz dağıtımlarda mevcut olan bir özellik. Aynı idiot olmayan arkadaşa sormak isterim windows’a verilen 310 milyon dolar civarı bir para savurganlık olarak gelmiyor da pardusun 1 milyon dolarlık harcaması mı savurganlık idiot olmayan arkadaşım?
  2. Acaba siz Kıbrıs Harekatını bilir misiniz. O savaşa kadar Türkiye tek bir “vida” bile üretmiyordu. Neden; zaten adamlar yapmışlardı ne gerek vardı uçak yapmaya, lastik yapmaya Amerikayı yeniden mi keşfedecektik. Sonra ne mi oldu; Kapak denen olay oldu Amerika lastik bile vermedi bize öyle baka kaldık. Aselsan denen şirkette bu Kapak denen kişiyle Türk milletinin çocuğu olarak doğdu bilmem anlatabildim mi? Böyle günlük planlar yapanlar yüzünden devlet olduğu yerde saymakta hatta gerilemekte. Senin dediğin gibi başka bir dağıtım kullanılsa bile yine senin tarifinle bu herifler Tübitak da çalışmayacakmıydı? Pardusun amacı milli stratejik noktalarda ki yazılım ihtiyacını karşılamaktır uzun vadede..Pardon windows var niye yapmışlar ki dimi?
  3. Biraz araştırma yapın PowerShell hakkında..Yeni çıkacak windows’a konsoldan hafif bir esinlenme olacakmış..Konsol zor, windows kolay değil miydi? Pardon windows yaptı mı kolayını yapar!! Bilmem anladın mı yüksek IQ değeri olan arkadaşım.
  4. O adamlar orada devlet memuru unuttun galiba..Karar Tübitak’ a ait
  5. Bu soruna bakacak olursak konuşma biçimin en az biz kudurmuş köpekler kadar kötü!!!
  6. Bana windows zor geliyor neden mi; virüs, spyware(microsoft’un da var hemde güvenli!!) gibi nedenlerden.Gerçi beş kuruş fazla verip antivirüs yükler çözeriz..Çinde ki symantec kullanıcları gibi rahatlarız..

Umarım cevaplarım aklında ki soru kitapçığına kapak olmuştur…Not; Mandriva da ubuntu da kullandım öyle uzaktan bakıp yorum yapmıyorum 5 yıllık linux kullanıcısıyım.