2
Nis

Herşey bundan yaklaşık 1 yıl önce başladı…

Danışmanlık hizmeti aldığım bir kurumdan (Back-up) gelen reklam postalarından birinde bas bas yazılan “destinasyon” kelimesini okuduğumda yaşadığım çöküntüyü anlatamam. Firmadan hizmet alımı karşılığında para ödediğim için kendimde hak olarak görüp bu durumu şikayet etmeye karar verdim. Zira “destinasyon” kelimesi Türkçe değildi, İngilizce (ya da Fransızca) olan “destination” kelimesinin fonetik halinin yazıya dökülmesiydi resmen. Aradım (zaten telefon üzerinden hizmet veren bir firma olduğu için aramak çok zor olmadı), kelimenin yanlış kullanımından ve bu şekilde kullanmaları halinde üyeliğimi iptal edeceğimden, bunun yerine kullanılabilecek kelimeler olduğundan falan bahsettim. Gayet yapıcı bir konuşmanın ardından telefonun ucundaki görevli konuyla ilgileneceklerini ve bana geri dönüş yapacaklarını söyledi. Resmen sevinmiştim. Yarım saat sonra bir arama geldi, kendinden emin ve bilmiş bir konuşma tonuyla öncelikle benim şikayetimi bana geri anlattı ve ardından zaferi kaçınılmazmış gibi bir gazla “ama ama Back-up kelimesi de İngilizceeee, ona niye bir şey demiyorsunuz kiiii” dedi. Ben de karşılığında “Back-up kelimesi İngilizce ve İngilizce’de nasıl yazılıyorsa öyle yazıyorsunuz, bunda bir problem yok, problem Türkçe olmayan bir kelimeyi Türkçeymiş gibi yazmanızda” dediğimde ise karşıdan “south park” sessizliği efekti geldi. Neyse onlar inatlarından ve yaptıkları yanlıştan vazgeçmediler ben ise üyeliğimden vazgeçtim ve konu kapandı.

Bu konu kapandı da benim içimdeki yara bir türlü kapanmadı. Gün geçtikçe sonu -asyon ile biten yeni yeni kelimeler duyuyordum: aplikasyonlokasyonkalifikasyon… Ardı arkası kesilmeyen bu yanlışlar gitgide insanlar için doğru olmaya başlıyordu ve tanıdığım birkaç kişi hariç kimse bu durumdan rahatsız değildi.

Sinir katsayımın tavan yaptığı bir gün bir alan adı satın aldım: asyonturkcedegil.com ve bu isyanımı buradan dile getirmek istedim. Dün bütün günümü bu işe ayırıp sayfayı bitirdim. Siz de isyanım var diyorsanız, bu yanlış kullanımları gördüğünüzde kelime ile ilgili bağlantıları paylaşabilirsiniz.

aplik.asyonturkcedegil.com / lok.asyonturkcedegil.com / destin.asyonturkcedegil.com / kalifik.asyonturkcedegil.com (karşılaştığınız kelimeleri eklemeye çalışacağımdır)

Not: Yukarıda yazdığım yazıda da yazım hataları olabilir, Türkçe olmayan kelimeler olabilir. Benim derdim Türkçe olmayan, Türkçe’de birçok alternatifi olan ve hâlâ ısrarla diğer dillerdeki okunuşları ile Türkçe’ye kazandırılmaya çalışan kelimeler.

16
Mar

Hani Facebook’un meşhur “Like” düğmeleri var ya her yerde, hani hepimiz tıklıyoruz ya beğendiğimiz kedi resimlerini görünce… İşte Flattr işi maddiyata döküyor ve tıkladığınız her kedi resmi için sizin önceden belirlediğiniz bir miktarı kediye gönderiyor. Aylık bir miktar belirliyorsunuz; minimum 2 € ya da 3 $, ve bu miktar ay boyunca beğendiğiniz kedi resmi sayısına bölünerek kedilere dağıtılıyor. Yani artık ufak tefek destekler için, PayPal’a giriş yap, miktarı belirle gibi zahmetlerden kurtuluyorsunuz. Sürekli açık bir oturum da sadece bir “tık” ile desteğinizi göstermiş oluyorsunuz. Özellikle özgür yazılım geliştiricilerinin büyük bir kısmının, yaptıkları işleri kullanıcıların destekleri sayesinde yaptığını düşünürsek bu ufak tefek desteklerin ne çok işe yaradığını tahmin edemezsiniz.

Ayrıca kendi siteniz, günlüğünüz ya da dünyayı yerinden sarsacak projeleriniz için de destek almak üzere siz de Flattr’a üye olup sitenize Flattr düğmelerinden yerleştirebilirsiniz.

Ayda 2 € hiçbirimize zarar vermez dostum.

12
Oca

Geliştirdiğiniz bir yazılımı insanların daha fazla faydalanabilmesi için kodları ile birlikte dağıtmak fikri. İlk duyduğumda biraz garip gelmişti, geçmesi 1-2 dakika sürdü.

Ardından işe koyuldum; önce paylaşımdan faydalanan tarafta yer aldım. Özgür yazılım geliştiren insanların paylaştığı kodları incelendim, bazı değişiklikler yaptım, işime yaramayan kısımları attım, paketledim ve sattım. Para kazanınca, kendimi kodlarından yararlandığım insana borçlu hissettim. Para teklif ettim, istemedi. Onun yerine onun bana yaptığı gibi benim de ona katkı vermemi istedi. Yazılım ile ilgili yanlış olduğunu düşündüğüm kısımları söyledim, birkaç hatayı düzelttim, bazı değişiklikler ile ilgili tartıştım ve bir şekilde yazılımı geliştirdim. Yeri geldi birbirimizi ikna edemedik, bir önceki sürümden sonra yollarımızı ayırdık. Yeri geldi işi gücü bırakıp bira içmeye gittik.

Özgür yazılımı yukarıda anlattığım gibi ele alıyorum ben. Ne üzerinde çalıştığım platformun özgürlüğü, ne de şu anda bu satırları yazdığım yazılım ile ilgili özgürlük detayları ilgilendirmiyor beni. Bugüne kadar yazdığım satır kod şu anda İnternet üzerinden erişilebiliyor, özgürce başkaları tarafından kullanılabiliyor ve yine bir şekilde birilerinin işine yarıyorsa bu benim için yeterli. Biraz daha açıklamak gerekirse; Windows üzerinde dahi uygulama geliştirebilirim (tercih etmem ama zorunda kalırsam geliştiririm) ve o uygulamayı özgür bir şekilde kullanılmak üzere insanlara dağıtabilirim. Bu benim için özgürlük dışı bir davranış olarak gözükmüyor. Hatta eski tartışmalara da taş atmak gerekirse; ben yazılım geliştirirken Jira dahi kullanabilirim; bu Pardus için doğru olmayabilir, projenin gereksinimleri, hedefleri vs. ile ilgili başka durumlar söz konusu olabilir ve özgür olmayan bir yazılım kullanarak özgür yazılım geliştirmek konusu tartışmaya açılabilir. Fakat kişisel olarak geliştirdiğim/geliştireceğim uygulamaları geliştirirken kullanacağım yazılımların özgür olup olmaması beni zerre ilgilendirmiyor.

Bunları buraya geçmişten bir not kalsın diye, 10 yıl aradan sonra kapalı kodlu yazılım geliştirmek zorunda olduğum için yazıyorum. Hiçbir zaman Richard M. Stallman gibi bir bakış açısına sahip olamadım, doğru olduğunu ya da yanlış olduğunu tartışmıyorum, fakat benim özgürlük bakış açımda sadece benim neyi nasıl yaptığım önemli. Ben herhangi bir insanın işine yarayacak bir uygulama geliştirdiysem, bunu özgürce kullanmasını, değiştirmesini ve hatta tekrar dağıtabilmesini garantilediysem bu bana yeterli geliyor.

Yani ben Windows üzerinde özgür bir yazılım geliştirebilir, kullandığım görselleri Photoshop ile hazırlayabilirim. Yine eklemek gerek; tercih etmem ama yapabilirim ve bu yazılımların özgürlüğü konusunda da herhangi bir endişe duymam.

14 Aralık 2011 tarihi itibarı ile Tübitak/Bilgem’den ve en önemlisi hayatımın önemli bir yerinde duran Pardus projesinden çeşitli sebeplerle ayrıldım. Yaşamak için maalesef para kazanmanın şart olması ve benim de çalışmadan durmayı pek sevmeyen biri olmam sebebi ile özel sektöre geri dönmüş bulundum; 19 Aralık 2011′den beri Sigma R&D‘de yazılım geliştiricisi olarak çalışıyorum.

Genelde bilgisayar bilimleri ve bilgisayarlı görsel işleme ile ilgili işler yapıyoruz, %99′u eğlenceli işlerden bahsediyorum. Microsoft’un XBox 360 için geliştirmiş olduğu hareket algılama (derinlik, görsel veri) oyuncağı Kinect ve yakın zamanda birkaç firmanın da sunumunu yapacağı girdi aygıtlarını kullanıyoruz.

Sigma R&D’de daha önceden geliştirilmiş bir kütüphanemiz var; Sigma Natural Interface Library (SigmaNIL). Bu kütüphaneyi kullanarak kamera ve derinlik bilgisi sunabilen ve şu an için OpenNI tarafından desteklenen herhangi bir aygıttan gelen verilere dayanarak fiziksel hareketlere anlam kazandırabiliyoruz. Bu şu anlama geliyor; herhangi ek bir aygıt kullanmadan sadece hareket ederek bilgisayara istediğinizi yaptırabiliyorsunuz. Ben de genel olarak bu kütüphaneyi kullanabilen uygulamalar geliştirmekle uğraşıyorum. Görsel etkileşim içeren basit uygulamalar ya da oyunlar gibi. Yine Qt ile fakat bu sefer C++ kullanıyorum.

OpenNI açık kaynak bir API sunduğu için SigmaNIL’de OpenNI’ın desteklediği herhangi bir platformda çalışabiliyor. Belki hatırlayanlarınız vardır, Cebit 2011′de Pardus standında Pardus üzerinde bir oyun oynatmışlardı ;)

Şu an için herşey güzel gidiyor, devamında da öyle olmasını umuyorum. Özgür yazılımdan kopmadım fakat işim gereği geliştirdiğim uygulamaların bir kısmı kapalı kodlu olacak. Ekipçe özgür yazılıma pek uzak olmadığımız için zaman zaman geliştirdiğimiz bazı araçların kodlarını açacağımız kesin ;) Hatta geçtiğimiz günlerde ilk adımı ben attım.

5
Oca

Pardus projesi Tübitak/Uekae’de birtakım çalışanlar ve bu çalışanların yaptıkları/yapacakları işlere inanan ya da gönül veren gönüllüler tarafından geliştirilen bir özgür yazılım projesidir. Özgür bir şekilde kullanılabilir, dağıtılabilir ya da değiştirilebilir.  Kendi içinde birçok alt proje barındırır. Dünya üzerinde birçok kaynaktan erişebileceğiniz özgür yazılımların dışında yukarıda bahsedilen insanlar tarafından geliştirilmiş teknolojileri vardır; paket yönetim sistemi, yönetim altyapısı, yönetim arayüzleri vs. [1] adresinden geliştirilmiş teknolojilere, [2] adresinden üzerinde birçok değişiklik/düzenleme vs. gerçekleştirilmiş diğer özgür yazılımların bulunduğu paket deposuna erişilebilir.

Pardus bugüne dek Türkiye’de gerçekleştirilmiş en büyük Özgür Yazılım projesidir.

Özellikle Türkiye’de yaşayan birçok insan için Özgür Yazılım ile tanışmanın sebebidir. Birçok insanın hayatını değiştirmiştir. Birçok yeni iş sahası ortaya çıkartmıştır.

~ * ~

Bir Özgür Yazılım projesi olarak gerçekleştirilmesine rağmen aynı zamanda Devlet desteği ile varlığını ortaya koyabilmiş bir projedir ve bu iki ayrı kavramın birbiri ile çatışmasından dolayı ortaya çıkmış hassasiyetin cezasını çekmiştir. Özgür yazılımın gerekleri ile Devlet’in gerekleri her zaman kesişememiştir.

~ * ~

“Türkçeye çevirmişler, sonra da biz yaptık diyorlar!

“Pardus Linux üstüne kurulmuştur, sıkıyorsa onu da yapsınlar!”

“Yeni bir şeye ne gerek var Debian çok güzel onu geliştirselerdi!”

… gibi söyleyen kişiler için çok büyük manalara gelen, fakat işin içinde olan insanlar için çok da öyle olmayan binlerce kalıp cümle ile eleştirildi Pardus. Eleştirilmesinde bir problem yok, zira eleştiriler insanlara nedenlerini anlatma, kendini düzeltebilme imkanı sağlar. Fakat eleştirmek için bir bilgi, birikim ve bikini gerekir.

~ * ~

Özgür Yazılım geliştirenler bilirler, e-posta listelerinde ya da irc kanallarında her an azar işitebilirsiniz. Bu hiç de sıra dışı bir olay değildir hele Türklere özel hiç değildir. Dünya üzerindeki bütün Özgür Yazılım geliştirenler için geçerlidir. Bunu dahi bilmeden bu tip davranışların sorumlusu bırakılmıştır Pardus ve Pardus Geliştiricileri. Doğru mudur, değil midir, herkes öyle yapıyor diye yapmak zorunda mıyızdır. Bunlar tabi ki tartışılabilir fakat bir şekilde özgür yazılımın doğası gereği bu iş böyledir.

~ * ~

Bunun dışında başka bir kesim daha vardır; tartışmak için gerekli altyapıya, bilgiye, birikime ve hatta bikiniye sahip olan fakat sadece tartışan. İşte bu tip insanlar genelde bizim ülkemize mensuptur. Bir ayrıntıyı da eklemek lazım; “sadece tartışan insanlar”. Dünya üzerinde tartışma kısmına kadar aynı olan fakat tartışma kısmını aştıktan sonra çokça övündükleri bilgi, birikim ve bikinileri ile gerçekten tartıştıkları noktada yeni bir akım yaratabilen insanlar. Biz özgür yazılımda buna çatallama (fork) diyoruz. Beğenmiyor musun? Dediğini yaptırmaya ikna edemiyor musun? O zaman çatallarsın! Bu dünyada bu şekilde çalışır, özgür olmanın dezavantajı ya da avantajı da budur.

~ * ~

Pardus projesinin içinde bulunmuş olmaktan çok mutluyum, kim ne derse desin artık pek umursamıyorum. İleride konuşmak için gerekli altyapıya sahip olsanız bile umursamıyorum. Biz çok güzel işler yaptık, çok yanlış işler de yaptık ama adım gibi eminim ki yaptığımız doğrular, yaptığımız yanlışlardan katbekat fazla.

~ * ~

Tübitak çalışanlarının açıklama yapmaması konusunda da bir not ekleyeyim; çalışanlar da ne olacağını, ne zaman neye karar verileceğini bilmiyor! Bu kararsızlığın sebebi maalesef projenin başarısızlığı ya da başarısı değil, Tübitak’ın kendi iç meselesi. Bu yüzden geriye iki seçenek kalıyor; ya çatallayacaksın Pardus’u ya da birilerinin keyfini bekleyeceksin. Her iki yolda da bekleyen birileri olacaktır, ben bundan eminim. Tabi her durumda yukarıdaki engeller karşınıza çıkacaktır.

~ * ~

Özgür Yazılımlar yok olmaz.

26
Ara

Yaklaşık iki ay önce işlerin yoluna girebileceğini, ayrılmaların Pardus’un gelişimini etkilemeyeceğini anlatan; geçmişten bir çok örnek içeren bir nevi bir moral yazısı yazmıştım. O yazı da yazdıklarım hala geçerli tabi ki. Fakat yazının başlığından olsa gerek insanlar benim de Pardus’tan ayrıldığımı düşünmüş olacaklar dı ki, ayrıca bir de dipnot eklemiştim bir yere gitmediğime dair. Şimdi o dipnot yalan oldu, 14 Aralık 2011, benim Pardus ofisinde çalıştığım son gün oldu.

 

Neden ayrıldığımı soracak olursanız cevabım kısaca “sıkıldım” olacak, cevabımın nedenlerini bilenler biliyordur, bilmeyenler de bilmesin…

Bugün bu yazıyı yazdığımda Pardus ofisinden ayrılışımın ikinci haftasındayım. Neredeyse 6 yıldır aynı insanlarla, aynı konu üzerinde fakat her zaman farklı alanlarda çalıştım. Özgür yazılıma katkım o veya bu şekilde yine olacaktır fakat yeni işim (Sigma RD’de Kinect ile akla hayale sığmayacak teknolojiler geliştiriyoruz, dünyayı ele geçireceğiz) gereği eskisi gibi çalışamayacağım aşikar. Özgür yazılım camiasına, özgür yazılım kullanan insanlara bir yararım dokunduysa ne mutlu bana. Sağlıcakla kalın.

Bu paragraftan sonrakilerin hiçbirini okumasanız da olur, kendi kendime neler yapmışımın notlarını aldım sadece.

Özgür yazılıma elle tutulur ilk katkım 2002 yılında yaptığım ilk şenliğin afişiydi (şimdi bakınca berbat gözüken). Şenliğin devamında LKD sayesinde bir çok yerde standlar kurduk, sunumlara katıldık, insanlara özgür yazılımı anlattık.

O dönemlerde Murat Koç’un yönettiği FrontSite adlı şirkette yarı zamanlı çalışmaya başladım, Barış Metin ve Enver Altın ile birlikte çalışma fırsatı buldum.

Kerem Can Karakaş’ın önerisi ve o dönem (2004) Pc World  Genel Yayın Yönetmeni olan Güçlü Aydoğan’ın da desteği ile Pc World dergisinde açık kaynak köşesinde bir süre haber ve inceleme yazıları yazdım.

Bu dönem ve sonrasında da pek sevgili Ümit Bozkır, Arda Çetin ve adını hatırlayamadığım bir çok özgür yazılım gönüllüsü ile birlikte standlar kurduk, fuarlara katıldık, LKD’yi temsil ettik.

Yine bu dönemlerin sonuna doğru Penguen Yazılım bünyesinden Kosgeb desteği alan firmalara Linux’a giriş eğitimi verdim.

Bu arada üniversite bitmek üzereydi, staj yapmam gerekiyordu. 2006 yılında ki Özgür Yazılım günlerinde Erkan Tekman’a Pardus projesinde staj yapıp yapamayacağımı sordum, karşılığında aldığım “stajı boş ver gel yarı zamanlı ekibe katıl” cevabının ardından 2006 Nisan’ında Pardus serüvenim başlamış oldu.

O aralar sıkça ilgilendiğim web teknolojileri konusunda da kendimi geliştirebilmek için aynı zamanlarda Octeth’te PHP ile ilgilendim, Cem Hürtürk’ün de desteği sayesinde Octeth’in amiral gemisi OemPro için bir kaç özellik ekledim.

Sonra okul bitti, artık tam zamanlı olarak bir işe başlamam gerektiğinden 2007 yılında Tübitak Uekae’de Pardus Projesindeki çalışma hayatıma başladım…

2009 Ağustos ayında işe güce kısa bir ara verip 2010 Şubat’ında tekrar işe başladım. 14 Aralık 2011′de ise Tübitak günlerim sona erdi.

Pardus projesinde çalıştığım dönem boyunca bir çok alt projede görev aldım, sahipsiz olan bir çok gereksiz işi de yaptım. Yalı, Yönetici Ailesi, Grafikler, arayüzü olan hemen hemen her Pardus teknolojisine katkıda bulundum. Zaman su gibi geçti gitti. Çok güzel günlerdi, çok güzel insanlarla tanıştım arkadaş oldum. Yaptığım hiç bir şeyden de pişman olmadım. Çoh iyiydi yani.

28
Kas

Ursula K. LeGuin Mülksüzler‘de ses ve can verdiği Odo’nun mezar taşında kendine ait bir sözün kazılı olduğunu resmeder: Bütün olmak parça olmaktır; gerçek yolculuk geri dönüştür.

2008 Temmuz’u başında (epey de kötü ve yavanından) bir veda mektubu yazarak ilk gününden beri coşku ve heyecanla çalıştığım Pardus projesindeki profesyonel görevimden ayrıldığımı duyurmuş; aşağı yukarı iki sene sonraysa tekrar yuvaya dönmüştüm…

Odo’nun bütün olmak parça olmaktır lafı pek güzel tarif ediyor katılımcı, ortak hareket etmeye önem veren özgür yazılım ruhunu. Parlak, önemli, göze çarpan bir şeyler yapan biri olmadan, bütünün parçası olarak, bütünü var etmek, bütün olmak mümkün diye hissettiren, şahane bir üretim şekli.

Pardus da her zaman bunun keyifli, önemli ve güzel bir parçası olageldi. Fakat yoruldum. İnsanın kolay kolay birlikte çalıştığı herkesi tek tek dostu, arkadaşı bildiği, tanıdığı işler bulabileceğini sanmıyorum… Ama bunun yetmediği bir an geldi.

Bu duygu ve düşüncelerle boğuşmaya öyle ya da böyle bir son vermem gerekince… Birkaç yıldır kafamda dönüp duran başka bir projeye gerçekten başlayabilir hale geldiğimi düşününce… Değişiklik iyidir diye inanınca…

Bugün Tübitak’taki görevimden ayrılmak istediğime dair dilekçeyi verdim. Başlık S.Çağlar Onur’a, resim  Bahadır Kandemir’e birer selam…

Hepsi çok güzeldi. Keşke hiç bitmeseydi… Ama bitti. Bence gerçekten bitti…

18
Eki

Pardus projesinde çalışmaya 2006 yılında başladım, Bahadır Kandemir ile birlikte aynı gün işe girdik. Çalışmaya başladığımızda bir çoğunuzun yakından tanıyacağı isimler Barış Metin, Onur Küçük, İsmail Dönmez, A.Murat Eren, A.Erkan TekmanGürer Özen, Görkem Çetin, S.Çağlar Onur, Eray ÖzkuralUmut Pulat, Serdar Köylü, Mehmet D. Akın ve Koray Löker ekipte yer alıyordu. Şu anda iş yerinde sadece Koray Löker ve A.Erkan Tekman var bu ekipten tanıdığım.

Biz işe girdikten sonra bu ekipteki insanlar yavaş yavaş ayrıldı, yerlerine yenileri gelmeye başladı. Faik UygurEkin Meroğlu, Pınar Yanardağ, Ali Erdinç Köroğlu, Gökçen Eraslan, Ozan Çağlayan, Eren TürkayFatih Aşıcı, Mete Alpaslan, Işıl Poyraz, Semen Cirit, Serbülent Ünsal, Ali Ulvi TunçTaner Taş, Gökhan Özkan… Sonra onlardan da bir çoğu gitti, geriye sadece Ekin Meroğlu, Ozan Çağlayan, Eren Türkay, Ali Ulvi TunçSemen Cirit ve askerden döndüğünde aramıza geri dönmeye karar verirse Fatih Aşıcı kaldı.

Ben askere gittim geldim, 2010 başında yeni ofiste işe başladım. İşe başladığımda aramıza yeni insanlar katılmıştı; Renan Çakırerk, H.İbrahim Güngör, Akın Ömeroğlu, Serdar Dalgıç, Mehmet Emre Atasever… İşe başladıktan sonra yeni gelenler de oldu; Yasemin Yiğit Kuru, Hakan Şimşek, Uğur Eke. Sonrasında ekip büyümeye devam etti; Metin AkdereFatih ArslanBeyza ErmişÇağlar KilimciGökhan ÖzbulakMehmet ÖzdemirMeltem ParmaksızErdem Bayer ve Mete Bilgin aramıza katıldılar. Ve en son katılımla Nihan KatipoğluBertan GündoğduKaan Özdinçer ve Pamir Talazan ekipteki yerlerini aldılar.

Ne çok insan geçmiş değil mi Pardus ofisinden? (Sayamadıklarım kusura bakmasın, öptüm kıps)

Neyse, konuya biraz geçmişten başlamış olsam da aslında son durumdan bahsetmek istiyordum. Geçmişi hatırladık fena olmadı ;)

En son sevgili dostum Gökçen Eraslan, akademik dünyanın altını üstüne getirecek genç bilim adamı olmak üzere aramızdan ayrıldı. Ondan önce 10 yıldan fazla zamandır tanıdığım ağabeyim (iki~üç yaş var aramızda ama adam ağabey gibi:)) Onur Küçük, özgür yazılıma başka alanlarda da katkı verebilmek üzere 2004′ten beri çalıştığı Pardus’tan ayrıldı. Daha öncesinde de yine çok sevgili dostum Bahadır Kandemir ve Mete Alpaslan Living in America şarkısını seslendirmek üzere eski ekipten Barış Metin, Gürer Özen ve S.Çağlar Onur‘un da çalıştığı Verivue‘da işe başladılar. Erdem Bayer askere gitti. Meltem Parmaksız Tübitak içerisinde başka bir projede çalışmaya başladı.

Artık ofiste karşı masamda Bahadır yerine Bertan oturuyor. Çözemediğim soruları sorup kafasını ütülemeye gittiğim Onur‘un yerinde Nihan, Gökçen‘in yerinde henüz kimse oturmuyor. Meltem için de durum aynı. Çağlar, Mete‘nin yerine geçmekle kalmayıp bilgisayarını bile sahiplenmiş :)

Hiçbir şey eskisi gibi değil, olmayacak da, olmaması gerekiyor zaten. Bunların hepsi yeni yeni başlangıçlar yapmak, tazelenmek, toparlanmak, ayağa kalkıp geleceğe tekrardan bakabilmek için ortaya çıkan fırsatlar aslında. İşte bu yüzden elimizdeki fırsatları değerlendirmek zorundayız, ne kadar zorlanırsak zorlanalım sonuna kadar mücadele etmeliyiz.

Ben özgür yazılıma inanan biriyim, özgür yazılım ile birlikte insanların daha çok şey keşfedebileceklerine, ulaşamadıkları yerlere ulaşabileceklerine inanıyorum. Ne güzeldir ki yukarıda adı geçen insanların hepsi de öyle ya da böyle özgür yazılıma katkı vermiş, verdikleri katkı sayesinde insanlara yol göstermeyi başarabilmiş insanlar. Hepsi harika insanlar, umarım çok mutlu ve çok başarılı olurlar.

Sözün özü, bu ekip Pardus’u geliştirmeye, özgür yazılıma katkı vermeye, daha çok insana özgür yazılımı sevdirmeye devam edecek. Bu ekip bunu daha önce yaptı yine yapacaktır!

ps. Başlık biraz yanlış anlaşılmış olabilir, ben henüz bir yere gitmiyorum fakat yeni bir başlangıç için bir yere gitmeye gerek yok onu biliyorum ;)

21
Eyl

Teknoloji ile ilgilenen herkesin yoğun bir şekilde ilgisini çeken Cebit bu sene de her zamanki gibi Beylikdüzü’ndeki TÜYAP fuar merkezinde düzenlenecek. Önceki yıllarda olduğu gibi bu yıl da ekip olarak biz de Cebit’te olacağız; kocaman bir standımız, bir sürü Pardus 2011.2 DVD miz ve birçok sürprizimizle birlikte teknoloji severleri, özgür yazılım sevdalılarını bekliyor olacağız. Teknik sorulardan tutun da, özgür yazılım üstüne yapılacak geyiklerden, gelecekte bizleri ne gibi yeniliklerin beklediğini tartışabileceğimiz sohbetlere kadar birçok konu hakkında konuşabiliriz. Özgür yazılıma yeni başlayanların özellikle katılmasını, bizim standı bir ziyaret etmesini ve gönüllü olarak standda görev yapan arkadaşlarla sohbet etmesini şiddetle tavsiye ederim.

Bunların dışında her sene olduğu gibi, bu sene de Pardus’u görüp denemek, kullanmak isteyen ziyaretçilerimiz için (tabi ki Pardus kurulu) bilgisayarlarımız olacak. Diğer yıllardan farklı olarak bu yıl bilgisayarlar üzerinde oynamaktan zevk alacağınız birçok oyun da yüklü olacak. Hatta bu oyunlar arasında küçük bir yarışma düzenleyebilir, yetenekli oyuncuları Pardus tişörtü ile ödüllendirebiliriz ;) Eğer biraz çalışayım hazırlıklı geleyim derseniz biraz da oyunlardan bahsedelim:

World of Goo, 2D Boy firmasının biz teknolojik kullarına armağan ettiği bu eğlence ve keyif dolu bulmaca oyun, özellikle tüm platformlarda oynanabilmesi ile büyük bir hayran kitlesi yarattı. Kendine has hikâyesi, karakterleri ve eğlenceli tarzı sayesinde büyük ilgi toplayan World of Goo, Goo karakterlerinin kaçışını konu alıyor. Amaç karakterleri birbirine bağlayarak köprüler oluşturmak ve bu köprülerle Goo’ları bulundukları delikten çıkartmak.


Secret Maryo Chronicles, okunuşundan da anlayabileceğiniz gibi Nintendo’nun efsane oyunu Mario Kardeşlerin özgür olarak geliştirilmiş hali. Orjinali ile arasındaki (neredeyse) tek fark bu sürükleyici oyunun özgürce kullanılabilir, geliştirilebilir ve dağıtılabilir olması.

Crayon Physics, bu oyun ben orta okula giderken olsaydı büyük ihtimalle fizik derslerini daha çok severdim. Eğlenceli birçok bulmaca içeren oyunun en önemli özelliği fare kullanarak çizdiğiniz her şeklin gerçek dünyaya ait fizik kurallarına tabi tutulması. Oyunun en zevkli yanı da çözümlerin tamamen sizin hayal gücünüze ve biraz da çizim yeteneğinize kalmış olması; bu özelliği sayesinde oyunun her bölümünü farklı çözümler ile tekrar tekrar oynayabiliyorsunuz.


Open Arena, bu kadar 2 boyutlu oyunun ardından bir de 3 boyutlu bir oyunu araya sıkıştırmadan olmazdı. Yine başka bir efsane olan Quake ailesinin en çok ilgi gören sürümü olan Quake Arena’nın id Software firmasının özgür yazılıma verdiği önem sayesinde, açık olarak geliştirilmiş hali olan Open Arena ile -özellikle- ağ üzerinden arkadaşlarınızla yapacağınız karşılaşmaların orjinalini aratmayacağını garanti edebilirim.

Daha birçok sürpriz ve bahsedemediğim diğer eğlenceleri kaçırmamak için herkesi Cebit‘e bekliyoruz. Eğer gönüllü olarak çalışmak isterseniz de acele davranın bu cuma başvurular için son gün.

19
Eyl

Community Leadership Summit, 2009′da Ubuntu’da Community Manager olarak çalışan Jono Bacon tarafından başlatılan ve devamında Dave Nielson (CloudCamp), Van Riper (CLS-West organizatörü ve Google community manager), Sara Ford, Marsee Henon (community manager ve O’Reilly irtibatı) gibi isimlerin de katılımıyla sürdürülen bir na-konferans (unconference).

Zamanından ötesinden gelen edit: Sözlük jargonundan apararak, yazı bittikten sonra en başına ekleyeyim şu notu: Çok uzadı, bu yazı sadece bu etkinliğin genel olarak ne olduğunu anlatıyor. Sonraki yazılarda günler halinde etkinlik izlenimlerine sıra gelecek…

Başlarken bir terminolojik ayrımda yarar var. Nihan Katipoğlu ile birlikte, Pardus’un daha kurumsal bir yapıya kavuşturulması döneminde giriştiğimiz camia koordinatörlüğü ile community manager olarak tanımlanan kavram arasında farklar var. Dolayısıyla hoppadanak bir çeviri yapamıyorum bu terim için. Şöyle ki, biz camia koordinatörleri olarak projenin, gönüllüleriyle ilişkilerini geliştirmek; katkıcıların, gönüllülerin ihtiyaçlarının proje tarafından karşılanmasını sağlamaya çalışmak gibi bir alanda görev yapmayı deniyoruz. Buna aslında iş ortakları da belirli alanlarıyla girebiliyor. Ubuntu ya da bu görevi tanımlayan başka projelerden tanıştığım insanların durumuysa farklı. Onlar gönüllülerin organizasyonunu yapan ekiplerin liderleri olarak çalışıyorlar. Oradaki manager sözcüğü, tam çevirisiyle müdür desek başımız ağrımaz bir alana denk geliyor. Topluluğun müdürü değiller elbette, topluluktan sorumlu olarak çalışanların müdürü olarak görev yapıyorlar. Belki, sonra iş başında gördüklerimden yola çıkarak sezgisel biçimde yakıştırdığım topluluk lideri tamlamasını kullanabilirim diye düşünüyorum.

Etkinlikte ilk öğrendiğim ve şaşırdığım noktalardan biri bu oldu. Yıllardır falanca projesinin sırf ofis paketi için şu kadar geliştiricisi var, bilmemkimler kernel için şu kadar geliştirici çalıştırıyor efsaneleriyle Pardus’u kıyaslarken hüzünlü bir asimetriyi görür dururduk, ama bu alanda bu kadar ciddi bir farkla karşılaşmayı beklemiyormuşum demek ki… Yani artık geliştirici kardeşlerimin imrenmelerine eklenip “bizim de etkinlik planlamaya ayrı, sosyal medyaya ayrı, basına ayrı atayabildiğimiz elemanlarımızın olduğu koca bir takımımız olsaydı… Nerdee, çamaşır bende, bulaşık bende…” diyebiliriz. Neyse…

Etkinliğin amacı temelde topluluk çalışmalarına dair kafa yoranları bir araya getirerek, bu alanın geleceğine dair ortak planlar yapmak, mevcut sorunlar üzerine ortak kafa yormak ve kişilerin kendilerini geliştirmelerine olanak sağlamak.

O’Reilly tarafından düzenlenen epey büyük ve önemli bir başka etkinliğin, OSCON‘un hemen öncesinde, aynı mekan kullanılarak gerçekleştirilmesi de ilk günden beri gelenek olmuş. Bu yönteme mekan paylaşımı (co-location) deniyor ve etkinliklerin ekonomik anlamda kolaylaşması için önerilen yöntemlerden biri. O’Reilly beş değil de yedi gün için mekanla anlaşıyor, iki gün bu etkinliğin mekan sponsoru oluyor. Sıfırdan bir etkinlik mekanı kiralanmasına kıyasla çok daha az maliyeti olduğu için sponsor açısından olumlu bir talep. O etkinliğe katılmaya gelecek insanlar da aynı şekilde planlarını iki gün fazladan yaparken (hele benim gibi kıtalar arası uçunca) epeyce anlamlı hale geliyor.

Etkinliğin şekli de dikkate değer, verimli ama riskli bir yöntem ve başlı başına üzerine konuşmayı hak ediyor.

Na-konferans

Na-konferans olarak kullandığım terimin İngilizcesi konferans olmayan anlamına gelen unconference sözcüğü. Wikipedia bu kavram hakkında şöyle diyor: “Na-konferans, katılımcılar tarafından yürütülen bir etkinliktir. Geleneksel konferansların bir ya da birkaç yönünden kaçınmayı ifade eder. Bu özellikler yaygın olarak sunumların sponsorlar tarafından yapılması, yüksek katılım ücretleri ve hiyerarşik örgütlenme biçimleridir.

Türkiye’de birkaç konferansa katılınca, neden konferans mantığına karşı çıkan insanlar olduğunu anlamak zor olmuyor. Özellikle sponsorlar tarafından sunum yapılması, genellikle belirli bir ürünün reklamından ibaret oluyor. Konferans ne kadar kavramsal çerçeveyi belirlese de, bir yol bulunup olay firmaya çekiştirilebiliyor. Dolayısıyla gerçekten insanlara temas etmek, ortak akıl yürütmek için konferans tek başına iyi bir yöntem olmayabiliyor.

Bu yönteme benzeyen etkinlik modellerinden biri de boot camp terimi ödünç alınarak ya da ondan devşirilerek isimlendirilen etkinlikler. Boot camp İngilizce’de askeri eğitimi tarif ediyor. Tam bir çevirisi Acemi Eğitimi olur herhalde. WordPress’in WordCamp etkinliği bunlara bir örnek.

Bu etkinliklerde program önceden belirlenmiyor. İlk gün katılımcılar üzerine konuşmak istedikleri konuları birer kağıda yazarak sıra oluşturuyor, bir dakikalık süre içinde niye böyle bir oturum istediklerini açıklıyor ve program tahtasında boş bir oturum alanına yerleştiriyorlar.

Bir oturum öneren herkes konuşmasını tamamladıktan sonra bir moderatör (genellikle organizasyondan biri bu sıkıcı işi üstlenmiş oluyor) önerilen oturumların yerleşimlerine bakıyor. Tüm önerenler de o sırada sınav sonucu açıklanmasını bekleyen insanlar gibi tahta etrafında yarım çember halinde bekleşiyor. Bu sırada sığmayan oturumlara yer ayarlamak, birbirine benzeyen konulardaki oturumları önerenler kabul ederse birleştirmek, ilgi alanına göre takip edilebilecek oturumları paralel yerleştirmemeye özen göstermek gibi bazı düzenleme işlemleri yapılabiliyor. CLS 11 bu konuda epey rahat ve kendinden organize bir topluluk tarafından yürütüldüğü için bu seans çok yaşanmadı desem yeridir. Program tamam olunca -ilk oturumdan beş-on dakika önce bitirmeye çalışılıyor)- herkes temiz hava, nikotin, kafein ihtiyaçlarını karşılamaya dağılıyor ve kısa bir aranın ardından ilk oturum başlıyor.

CLS 11′de ikinci gün ancak akıl edebildiğimiz iki detay sonradan işimizi çok kolaylaştırdı. Önceki yıllardaki iki etkinlik boyunca akıl edilmedi mi, deneyim aktarmada bir sorun mu var diye de düşündüm, ben bundan sonra katıldığım her na-konfereansta buna dikkat ederim mesela… Detaylar şunlar:

Program tamamlanır tamamlanmaz düzgün bir telefonla fotoğrafını çekip etkinliğin hashtag‘i ile yayınlamak, böylece herkesin telefonundan da takip edebilmesini sağlamak…

Bir gönüllünün, oturum notlarının tutulduğu araçta oturumların hazırlığını yapması.

Bu ikinci detayı biraz açmam lazım tabii. CLS 11 boyunca düzenlenen tüm etkinliklere dair notlar wikia’da bu iş için açılan bir sayfada toplandı. Her oturum başladığında oturumu öneren, katılımcılardan dizüstü bilgisayar ile gelen bir gönüllü soruyor, kabul eden biri wikia’da oturum başlığıyla sayfa oluşturuyor şeklinde bir süreç. Fakat notları düzenli olarak tutanlar dışında, sonradan katılımcılar kendi verdikleri örnekleri, linkleri eklemek isteyebiliyorlar ve ismi bulamayınca başka isimle sayfa açabiliyor ya da başka karışıklıklar yaşanabiliyor… Bunların önlenmesi için programın sayfaya linkleştirilerek girilmesi yetiyor. Wiki yapısı, olmayan bir sayfanın linkini doğrudan onu yaratmaya yönlendirdiği için herkes programda katıldığı oturuma tıklayınca ortak bir alana ulaşmış oluyor.

Oturumun ne şekilde olacağı tamamen o oturumu gerçekleştirenlere kalan bir konu. Yine de bu konuda epeyce tavsiye ve deneyim biriktirmek de mümkün oldu, wiki’de detayları var. Benim kendi açımdan önemsediğim püf noktalardan biri, kullanılan dile yabancı ya da çekingen olanların konuşmaya katılmalarını kolaylaştırmak için kimi taktiklerin kullanılması önerisi. Mesela, söz alarak konuşmak ya da giriş ve çıkış sırasında birer tur herkesin tek tek söz almasını bir moderatörün sağlaması… Bu tür yöntemler genellikle hararetli ve üretken konuşmaların önünü kesebiliyor, ama ikinci yöntem (oturum başı ve sonunda birer tur) zaten konuşabilen insanların o turları pas geçmesi, ama lafa giremeyenlerin de iki kelam etmesi açısından faydalı oluyor.

Özellikle Amerikan kültüründe topluluk çalışmasından anlaşılan şey çoğunlukla etkinlik düzenlemek, zira işi paylaşırken zaten belirli ortaklıklar işliyor. Herkes anladığı işe karışıyor, birbirinin alanına saygı duyuyor falan derken ihtiyaç duyulan şey genellikle sosyalleşmeye dönüyor. Haliyle bu na-konferansı kapsayan günlerin de oturum dışı zamanları ağırlıkla bu yaklaşımla örülmüştü. Şehirde ayarlanan bir barda, sponsor ayarlanabildiği zamanlarda hesabı onlara yıkarak, hep birlikte içmeye giderek akşamı doldurmak. Sonra da kongre vadisi ismini hatırlatan bölgedeki otellere dağılmak…

Yazı iyice kontrolden çıkmadan, gün gün oturumlar ve insanlar hakkındaki izlenimlerimi aktarmak üzere ve soru, yorum ve katkılara her daim açık olduğumu hatırlatarak bunu bitireyim.

17
Tem

04 Şubat 2008, 22:54′te yayınlanmış bir yazı imiş bu, bugün twitter’da sohbeti dönünce arşivciliğiyle ünlü arkadaşlardan biri (yazsam kızar diye tırstım gizem katıyorum) gönderiverdi:

Pardus’un yıllanmış, demlenmiş ustalarından Onur Küçük’le şahsen tanıştıysanız bilirsiniz… Onur sessiz bir insandır. Özellikle pardus-kullanıcıları listesinde harcadığı uzun zamanlar nedeniyle, bu aracı kullanmayı yeğleyenlerin aklına yerleştiğine emin olduğum imzasını motto edinmiş, feyz almaya odaklanmıştır… “Bilgi konuşur, bilge dinler…” Konuşmakta acele etmez sevgili Küçük… ve bazen beni çileden çıkarırcasına susar! Söylemesinin çok anlamlı olduğu konularda da susar! Bunun taze bir örneğini, özgürlükiçin projesi kapsamında değerlendirilebileceğini düşündüğüm bir öneriyi tartışırken yaşadık… Özetleyerek (atarak) alıntılıyorum:

Löker: Malum, hepimizde var, hafif deliyiz… ya da nerd diyelim gavurcadan ödünç terimle… bir işi üç kere yapacaksak, beş kerelik emeği harcayıp da bash/python betiği yazmak, konsol açıverip de işleri otomatikleştirivermek yapmazsak duramadığımız bir eylem… diyorum ki, psp’ye video kodlamak, ipod’a arşiv bindirirken ‘yahu nasıl olsa sokakta dinleyeceğim, yerden kazanayım’ diye ogg/flac’larımızı 128/variable tekrar kodlamak gibi işler için hepimizin kullandığı farklı çözümler var… Gelin bu güçleri bir yerlerde birleştirelim, birbirimizin çözümlerini, püf noktalarını öğrenelim, paylaşalım…

Onur: Bu arada merge isteğine yazmıştım, gördün mü, mencoder’ın profil desteğini epey geliştirmiş durumdayız…

Löker: Gözümden kaçmış abi, anlatsana şu işin aslını…

Onur: Türker (Sezer) mencoder’da öntanımlı yazıtipi belirlenmediği için altyazıların otomatikman gömülmediğini fark ederek çözüm aramaya başlayınca, bir süredir var olan ama çok kullanışlı olmayan profil desteği de gözüme çarptı. Biraz elden geçirip, günümüzdeki ihtiyaçlara uyarlamaya girişince ortaya şimdiki sonuç çıktı.

mencoder -profile psp -o falanca.mp4 dediğinde video dosyası psp’nin ihtiyaç duyduğu standartlara göre hazırlanıyor. Bu normalde, akılda tutması zor bir seri sayıdan kullanıcıyı kurtaran bir şey. Üstelik mplayer/ffmpeg gibi uygulama/kütüphanelerin sürümleri değişince bu konudaki parametrelerde değişikliker yaşanabiliyor. Kullanıcıya bir profil kullanmayı öğretmek daha doğru ve çağdaş bir çözüm.

Löker: Eh abi, harika bir fikirmiş gerçekten, peki bu gelişmeye kaç profil dahil etmiş olduk biz bugün?

Onur: 29 çeşit video için hazır tanımlarımız var, mencoder -profile help komutuyla tam listeye ulaşılabilir. Burada sözü geçen yüksek kalite vb. ifadelerin karşılıkları da /etc/mencoder.conf dosyasında tutuluyor. Kullanıcılar hata takip sisteminden bu konuda iyileştirme önerisi girerek “falanca video tipini profil olarak eklemek faydalı” dediklerinde pakete ek yapmaya çalışıyorum. Önerilerin mevcut profillerden biraz daha farklı olması, örneğin “mevcut bir profilden sadece basit bir parametre farklı” olmaması, teknik olarak doğru olmasını tercih ediyorum, bu sürecin tamamında da listeyi çok kalabalıklaştırmadan işlevsel tutmaya çalışacağım.

Löker: E peki, çok kişisel bir isteğimiz var, sistem genelinde bir yapılandırma önermek istemiyoruz. Nasıl ekleriz kendi bilgisayarımızda bu alana yeni bir profil?

Onur: Ev dizinindeki .mplayer dizini içinde mencoder.conf dosyası oluşturmak uygun bir çözüm yaratabilir. Örnek dosya olarak /etc/mplayer.conf alınabilir. Buradaki dizim kurallarına göre bakmak gerekli…

Löker: Ah Onur ya, şunları daha sık anlatsan, bu bilgileri daha çok paylaşsak ya…

Onur: :)

hamiş: özgürlükiçin.com adresinde bu tip konularda püf noktaları sadece tarif eden değil, uygulayan çözümleri de paylaşalım önerime olumlu bazı tepkiler geldi, önümüzdeki günlerde bu konuda bazı adımlar atabiliriz… Pardus dediğimiz bir tek 2007, 2008 değil ya…

- yeni yayına not: Özgürlükİçin’de belgelerin güncellenmesiyle hatta wikize edilmesiyle ilgili planlar konuşuluyor. Zeki Bildirici gönüllüler arasında “belgelendirici” türü bir görev tanımı yapmayı öneriyor. Dört koldan çeşitli ipuçlarını, nasıl belgelerini güncelleyip sınıflandırarak bir topluluk belge arşivi yapsak güzel olmaz mı? Konuşalım bence bunları… camia listemiz de var…

4
Tem

Temmuz ayının son haftası boyunca (bürokratik bir engelle son anda karşılaşmazsam [bkz. meren faktörünün yakın çevreye etkileri]) Portland’da iki ayrı etkinliğe katılacağım. İlki 23-24 Temmuz tarihlerinde, Ubuntu’nun topluluk yöneticisi Jono Bacon’ın düzenlediği Topluluk Liderliği Zirvesi. Programının mevcut halinden de anlaşılacağı üzere çok organize bir etkinlik değil. Daha çok bu alanda bir şeyler paylaşmak isteyenlerin buluştuğu bir zirve gerçekten de… Hazır OsCon düzenlenecekken, fırsattan istifade önceki günlerde bu konuya biraz kafa yormak isteyenler ilk gün programı birlikte oluşturarak toplanacağız diye düşünülmüş.

Bu yaklaşım hem iyi hem kötü olmaya çok müsait. Neyle karşılaşacağımı merak ediyorum ben de.

Fakat CLS nasıl geçerse geçsin, hemen ardından gelen (25-29 Temmuz) OSCON muazzam görünen bir programa sahip.

Yine topluluklar açısından deneyimlerin paylaşılacağı birçok oturuma ek olarak eğitim alanında özgür yazılımların nasıl kullanıldığı deneyimleri de ilgimi çeken başlıklar arasında.

Beş gün boyunca devam edecek olan programa bakarak şimdiden seçmeler yapmaya çalışıyorum. İlk gözüme çarpan oturumlar:

Bu sunuşlara pek çoğunu eklemek istiyorum elbette… Bir yandan da, eğer Türkiye’deki Pardus camiasından, özgür yazılım camiasından insanların merak ettiği, neler konuşulduğunu aktaracak biri olsa dediği bir oturum varsa diye programımı kesinleştirmeden sormuş olayım diye düşündüm…

Eğer programa bakıp “şu sunuşu takip edip hakkında bir şeyler yazarsan iyi olur…” dediğiniz bir oturum varsa, çekinmeden yazın. Eğer başka bir oturumla/toplantıyla çakışmazsa ve takip ederken aktarabileceğim kadar bile olsa anladığım bir konuysa elimden geleni yaparım. Buraya yorum da yazabilirsiniz, e-posta da atabilirsiniz…

Çok daha iddialı bir başka fikir de, “önümüzdeki yıl ____ etkinliğine _____ ‘ı davet etmeyi düşünüyorduk, oralarda geziniyor bak konuşması var, ensele lobi yap” dediğiniz kimseler varsa, o konuda da elimden geleni yaparım. Zaten 100′lerce Pardus DVD’sini herkese ulaştırıp burada yaptıklarımızdan olabildiğince insanı haberdar etmeye uğraşacağım.

Bu vaatlerimi ne kadar tutabileceğim konferansın gidişatına bağlı elbette, ama denemeye değer diye düşünerek sorayım istedim :)

2
Nis
Foto: Arndt Nollau

Foto: Arndt Nollau

Bir Linux ve Özgür Yazılım Günleri daha sona erdi. Başlıkta kısaca şenlik dedim, aslında artık şenlik denmiyor, ama gönlümüzün şenliği. Üstelik LKD ve Bilgi CS bölümünün gönüllülerinin ellerine sağlık, gerçekten bir şenlik havasında geçti. Bugün (c.tesi) havanın yağmurlu olmasının da etkisiyle beklenenden az kişi gelse de, özellikle geçmiş yıllara kıyasla katılımda düşüş olmadığını söylemeli. Yine önceki yıllara göre daha az koştursam da, yaşlanmış olmanın etkisiyle tahminen, İstanbul’un yağmurlu bir cumartesi trafiğini de gözüm çok kesmediği için Jehan Barbur konserine kalmadan ev yolunu tutacak kadar yoruldum (temsili resimde görülebileceği gibi).

Gerçekten günlük olarak görüp blogu, aklımda kalanları buraya da yazayım dedim. Kısa yazabilen bir insan olmadığım için şimdiden sabırlar diliyorum.

Benjamin Mako Hill’in konuşması iyi organize edilmiş, üzerine düşünülmüş bir sunuş olmasına rağmen içerik olarak çok problemli diye düşündüm. Özgür yazılımı anlatmak, tanıtmak, savunmak (İngilizce’de bir tek advocacy sözcüğü ile tarif edilen eylemler bütünü mü demeli?) için yeni yöntemler bulmak gerektiğine kafa yorduğum için bu sunuşu özellikle bekliyordum. Hill’in özgeçmişinin de beni epeyce heyecanlandırdığını söylemeliyim. Belki biraz yüksek beklentilerle gittiğim için problemler daha çok aklımda kaldı.

Hill, sunuşunun ilk yarısında önce özgür yazılım sonra da açık kaynak terimlerini ortaya atanların vaatleri ve hedefleri ile mevcut projeleri kıyaslayarak “vaziyet kötü” dedi. FLOSS projeler hiç de beklendiği gibi yoğun şekilde gözden geçirilen, katkıda bulunulan ve bu sayede niteliği sürekli artan yapılar arz etmeyebiliyor, rüya görmeyelim diye gerçekçi bir çizgi çizmeyi denedi. İğneli, çuvaldızlı bir yaklaşıma ihtiyaç olduğuna can-ı gönülden katılsam da, bu tabloyu açıklamak için verdiği örnekler ve sunuşunun ikinci yarısındaki madalyonun olumlu yüzü arasında kurduğu ilişkiyi zorlama buldum.

Tartışmalarda argüman geliştirmek için olmayan problemleri cevaplamak gibi sıkça yapıldığına tanık olduğum bir hataya düştüğünü hissettim. Bir benzeri de “Sık Sorulan Sorular” kalıbında kolayca başa gelebiliyor. Sorulara bakınca, o soruların çokça sorulmaktan ziyade -öyle olsalar bile- aslında cevaplamak istenen sorular olduğu hissine kapılınabiliyor. Hill’in örnek ve tespitleri de, olumlu ve olumsuz yaklaşımlar arasındaki kontrastı ortaya çıkartabilmek için böyle araçsallaştırılmış göründüler gözüme. Bir örnek vermek gerekirse, video düzenleme yazılımları konusunda özgür yazılımların ne kadar zayıf olabileceklerini göstermek için cinelerra ile final cut pro’yu kıyasladı. Yıllardır bu yazılımlarla çalışan, vaktiyle özgür alternatifleri ile profesyonel ihtiyaçlara yanıt veremeyince FCP kullanmak zorunda kalan biri olarak bu eleştiriyi, bir şeye hizmet etsin diye değil, ciddi ciddi yapan biriyle karşılaşsam kdenlive’in, open movie editor’un kaynak kodlarını 90 gr. kuşe kağıda basıp, ciltleyip kafasına indiriverirdim herhalde! Ayrıca FCP harika ama, sahipli yazılım dünyasının diğer “büyük” aktörleri ne durumda? Adobe’nin yıllardır daha da çamur hale getirip durduğu Premiere’ine de kaliteli yazılım denebilir mi? Neyse, Hill’in derdi başkaydı zaten. Bu da kolayca tahmin edilebilecek bir şey olduğu için örneği eleştirmeye gerek duymadan dinlemeye devam ettim. Madalyonun olumlu yüzü diyebileceğimiz bölümüne geçince, önceki zayıf örneklerden OpenMoko’yu kullanarak özgürlüğün önemine vurgu yaptı ve asıl derdinin bu olduğunu güzelce anlattı… İyi hoş ama, her şey bir yana Brechtyen bir tavırla, bu dramatik katharsis etkiye karşıyım.

Brecht, Aristocu tiyatronun çatışmanın çözümüyle birlikte seyircide bir çeşit arınma duygusu yaratan dramatik yapısını eleştirirken, seyircinin modern çağ koşullarında böylesi aldatmacalar üzerine kurulu sahte duygu sellerine sürüklenmesini eleştirir. Tam karşısına kendi göstermeci tiyatro anlayışını inşa eder. Bu anlayışı tarif ettiği metinlerde (epik tiyatro için organonlar gibi) “bir işçi, geniş bir boş zaman lüksüne sahip olmadığı için oyunun yalnızca bir bölümünü izleyebilir. Oyun, bir bütünlük içinde çözülüyorsa ilişki kuramayacaktır, bunun yerine olayların olup bittikleri bölümler içinde çözümlendiği bir yapı ile, birbirini etkileyen olaylar arasındaki ilişkilerin sergilenmesi daha doğru bir dramatik yöntem (=~epizodik) olacaktır” der. Bu açıdan, salonu erken terk eden bir dinleyici “Özgür yazılımlar zaten yeterince iyi değilmiş, Amerika’dan uzmanı geldi, o bile böyle dedi” diyebilir. Tamam, abartıyorum, ama konuşmanın tamamını dinleyebilenler için de durum ancak şu kadar iyiye gidebiliyordu bence: “Özgür yazılımlar o kadar iyi sayılmayabilir, ama özgür oldukları için yine de onları kullanmalıyız.” Bu yaklaşımı sonuna kadar desteklemekle birlikte, ben olsam bunun için iki kıta öteye gidip bir buçuk saat konuşmaz, yeterince iyi olduğu alanları daha çok öne çıkarır ve o kadar iyi olmayan alanların da, bir gün bu seviyeye ulaşabileceklerini göstermeyi denerdim. Bu konuda nefis bir örnek de sundu zaten. Inkscape’in gelişimini anlatırken, bugün yetersiz bulabileceğimiz herhangi bir özgür yazılımın, yeterli destek ve sahiplenme ile nerelere gelebileceğini başarılı biçimde hatırlattı. Keşke bu perspektifi daha merkezi bir yere koysaydı konuşmasında…

Ardından dinlediğim İzlem Gözükeleş de kısa ama öz bir sunum yaptı. Gönüllülüğün nasıl daha merkezi olabileceği sorusu aklımda kalan notlardan biri. Brecht’in işçiler için çözüm bulmak istemesini hatırlamam biraz da o yüzden sanırım. Belgesel Sinemacılar Birliği’nin bir etkinliğinde Copyleft/Özgür Kültür önerilerini anlatmaya çalışırken, Bülent Somay’dan ödünç aldığım bir provokasyonu yapmayı denemiştim. Eğer filmlerin satışı dışında geçinemiyorsanız bile bu filmleri özgür bir lisansla dağıtmamanın bahanesi olamaz, başka işlerde çalışın, kalan vakitte film yapın. Başka türlü özgürleşmek mümkün olmaz, olursa da ayrıcalıklar yaratır diye özetlenebilecek yaklaşım belgeselciliğin bir çok akımındaki tartışmalarla iyi örtüştüğü için epey üretken tartışmalar ateşlemişti. Bir başka blog yazısı borcu diyerek şimdilik pas geçelim, ama İzlem’in sunuşuyla birlikte bunun özgür yazılım için de sorulması gereken bir soru olduğunu unutmamak kaydıyla…

Yine bağlantılı olarak devam edersek, günün son ve en yorucu oturumu da aslında bu sorunun önemini hatırlattı diyebilirim. Pardus tabanlı bir camia dağıtımını tartışmak üzere Necdet Yücel’in çağrısına uyan 40-50 kişilik toplantı ancak konser başlarken bitebildi. Öyle ki, biz konuşurken bir yandan salondaki flamalar, afişler çıkarıldı, mikrofonlar toplandı. Rage Against The Machine’in Micheal Moore tarafından çekilen bir klibi vardır, borsanın önünde müzik yapan grubun üyelerini polis tek tek kaldırımdan uzaklaştırır. Ancak sıra kendine gelene kadar her eleman müzik yapmaya devam eder. Onu hatırladım.

Camia toplantısında büyük bir karar alındı demek zor. Pardus teknolojileri ile yeni bir dağıtım mı, yoksa resmi depolarda olmayan yazılımların bir seçkisi halinde (Gnome’lu Pardus) çalışan, dolayısıyla daha çok bir depo üzerinde uzlaşmak gibi yaklaşımlar yeterli olur mu gibi iki modelin daha odakta olduğu bir çerçevede konuşuldu. İkinci model -gözlemime göre- diğer modelin ilk adımı olarak da yaşama geçirilebilir. Yani, önce bir depo çevresinde toplanan ve resmi Pardus isolarını kendi depolarını merkeze koyarak kullanan bir topluluk, bir arada çalışmaya paralel olarak teknik becerisini geliştirirse bir gün gerçekten Pardus’tan dallandırılmış (fork) yeni bir dağıtımı inşa etmeye soyunabilir.

Proje yöneticisi Erkan Tekman, projenin hatları belirlendikçe daha somutlaşabilecek biçimde belirli kaynaklarla yeni dağıtıma işgücü desteği sağlanabileceğini, marka kullanımı gibi konularda birlikte çalışılabileceğini hatırlattı. Hatırlattı diyorum, zira daha önce e-posta listelerinde de bu öneriyi dile getirmişti, twitter’da yazdığı kadarıyla bir blog yazısı yazıyormuş bu konuda.

Çıkışta devam eden sohbette söylediğim bir şeyi tekrar edersem; hayalini kurduğum şöyle bir şey aslında: PiSi, Yalı gibi araçların (bir dağıtımı dağıtım yapan uygulama/paket yönetimi, kurulum aracı ve yönetim araçları değil mi zaten?) gelişiminde mümkün olduğunca ortaklaşılabilecek, kalan her konuda (politikalar, yönetişim, öntanımlı uygulama tercihleri, görsellik, desteklenen paketler vb.) tamamen bağımsız üretilen ürünlerin olduğu bir büyük ekosistem. Bunu istemem duygusallıktan çok rasyonellikten kaynaklanıyor. Neden Debian ya da Gentoo dallandırılarak değil de, Pardus dallandırılarak dağıtım yapılır? Bu teknolojilerin tercih edilmesi anlamlı bulunduğu için herhalde. O zaman ortaya konan emek bu teknolojilerin gelişimi için olabildiğince ortaklaşmalı. Geri kalan konularda ortaklaşmak hem daha sıkıntılı olabiliyor (simge seti tartışmalarını hatırlamak bile istemiyorum) hem de o konuda çeşitlilik olması kullanıcıya daha büyük yarar sağlar. Hem Gnome, hem KDE, hem Enlightenment kullanabilmek muhteşem olmaz mı?! Ama neticede dediğim gibi bu benim kafamdaki güzel senaryo. Gidişatı bu taşın altına elini koyanlar belirler ve zaman gösterir. Sonuç ne olursa olsun, bir şeyler üretmeyi denemek mutlaka kazanç olacaktır. Hele bir de bu deneyimler yeterince çok insanın gözlemlediği, bir şeyler öğrendiği şekilde olursa daha da güzel. Bu açıdan (yine toplantıda kullandığım ifadeyle) Tübitak’la hiç ilişkiye geçmeden ve başarıyla kendi depolarını ve ekosistemini var eden pardus-linux.org ekibinden de gelenler olmasını isterdim. Çok değerli bir deneyim biriktirdiler, daha çok insanla paylaşmaları güzel olacaktır.

Geliştirici olmanın sosyal boyutları başlığıyla tartışmaya açmaya çalıştığım konulardan geriye kalan en önemli not ise, daha önce eğitim süreçlerinde de gözlemlediğim bir ihtiyaç oldu. Kullanıcıların daha aktif olmalarını bekliyoruz, karşılaştıkları hataları bildirmelerini istiyoruz, ama bu konuda almamız gereken yol var. Hata takip sistemimiz Semen’in uğraşlarıyla, eskisine göre epey kullanışlı oldu. Yine de, hata bildirmek üzere iletişime geçebilmek kolaylaştı, ancak hatanın çözümü için gereken bilgilerin kullanıcı tarafından derlenip geliştiricilere aktarımı hâlâ zor. Daha önce Böcek falan gibi projeler ortaya çıktı, ama bilinen bir sorunla kadük kaldılar. Basitçe çok şey olmak isterken hiçbir şey olamadılar. Acilen lspci çıktısı, dmesg çıktısı ya da benzeri bilgileri hata takip sistemine bir eklenti olarak yapıştırmayı iki tıkla yapabileceğimiz basit bir araç bulmamız gerekiyor. Nefis bir staj projesi fikri gözüyle bakmaya başladım bile…

Bitirirken (vallahi): Projenin görev dağılımında yeni bir şema belirlendi ve proje yöneticisi Erkan Tekman tarafından sponsor sunumunda duyuruldu. Yeni organizasyon şemasında sürüm yöneticiliğine son verildi. Tüm teknik ekibin her sürüme somut süreçler çerçevesinde, yol haritaları, planlar üzerinden müdahale ettiği ve tamamının bir elde koordine ediliği bir model deneyeceğiz. Koordinatörlüğü ise Semen Cirit yürütecek. Sürdürme kısmı bir yana, Pardus’un ilk günlerdeki kadar yenilikçi, fark yaratan özellikler, araçlar geliştirilmesi işi de artık başlı başına bir birim çerçevesinde düşünülecek. Aslında 1.0 zamanlarındaki ayrıma benziyor, ama farklar var, detaylarına girmek bana düşmez sanırım (kesin bir kısmını yanlış anlamışımdır, pot kırmayayım) ama yeni teknolojilerin keşfi, tartışması, tarifi vb. yani inovasyon müdürlüğü diyebileceğimiz bu birim de Onur Küçük’ün kaptanlığında devam edecek.

Çok kısa süre önce duyurduğumuz gibi, Nihan Katipoğlu ile birlikte ben de zamanımı camia ilişkilerinin koordinasyonuna harcamaya başladım. Yukardaki organizasyon şeması doğrultusunda dağıtımın gelişme sürecinde geliştirici olarak görev alanların nasıl daha kolay katılabileceğini sağlayabileceğimizi tartışmaya başladık bile. Başta camia listesindeki tartışmalar, çeşitli fikir teatileri çerçevesinde anlamaya gayret ettiğimiz talepleri en iyi şekilde karşılamaya ve özgür yazılımın kamuya, yani herkese ait olmasını pratikte de mümkün kılmaya, gönlü olan herkesle birlikte üretmenin yollarını geliştirmeye çabalayacağız. Akın blogunda çıtlatmış, Linux Kullanıcıları Derneği ile çeşitli işbirliklerine girişerek ilk adımlarımızı attık denebilir… Önümüzde epey yoğun, yorucu ama bir o kadar da keyifli, eğlenceli günler var gibi görünüyor. Önümüzdeki yıl şenlik zamanı geldiğinde bakalım neler yaşanmış olacak… Buraya kadar yazıyı okumuş olan herhalde üç-dört kişi olacaktır, hepsine en samimi duygularımla teşekkür ederim. ;-)

25
Mar

Proje yöneticimiz, adeti olan personel hareketleri özetini yazacakken, hareketlerden birini sıcağı sıcağına duyurup Nihan’ın (Katipoğlu) BİLGEM’de görevli geliştirici ekibe katıldığı haberini verdi. Aslında ona bırakmam uygun olurdu ya, Bertan’ın (Gündoğdu) gelişini de müjdelemek lazım!

Duyurunun bu yazıyı yazmamı gerektiren yönüyse, projenin camia ilişkilerindeki en yeni adımın resmiyete kavuşması; Nihan’la birlikte camia koordinatörü ismiyle üstlenmemiz. Adım adım, yavaş yavaş geliştirmeye çalıştığımız bir alan denebilir bu görevin karşılığı… Bugün net tanımlar yapmaktan çok, “ne yapabiliriz?” sorusunu hep birlikte cevaplamak için mesai harcayacağız diye tahmin ediyorum… Kişisel bir tanım yapmayı deneyecek olursam, bu sorumluluğu şöyle tarif ederdim: Hayatında Pardus’a yer ve önem veren, bir biçimde katkıda bulunan gönüllüler ve proje arasında bağlantı noktası oluşturmak.

Bu deneyimin bir bölümü de, yıllardır projenin desteğiyle yürüyen Özgürlük İçin topluluğunun sürdürülebilirliğini sağlamak olacak. Hatırladığım kadarıyla ilk gönüllü toplantısı Tüsside’de, katkıcı sitelerinin yaratıcılarını, paketçileri, (o günkü ismiyle) UEKAE çalışanı olan/olmayan tüm geliştiricileri bir araya getirme hedefiyle yapılmış, toplantının sonunda Özgürlükİçin.com sitesinde bir portal oluşturulması kararlaştırılmıştı. Karara katılmayan katkıcılar da yine bir çok sistemi bir araya tek bir alan adı çevresinde topladılar, bu topluluğun ortak adresi de pardus-linux.org oldu… O günden beri her iki portal da büyüdü, gelişti, yollarına devam etti. pardus-linux.org portalının yürütücü ekibiyle proje yürütücü ekibi arasında yaşanan çeşitli ihtilaflar nedeniyle bu iki grup pek iletişime geçmemeyi tercih etti. Özgürlük İçin topluluğu ise proje yürütücü ekiple organik ilişkilerle büyüdü. Bu ilişkinin proje tarafında yeni adresi camia koordinatörleri olmuş oluyor.

Ali’nin (Işıngör) veda yazısı kimi arkadaşlarımızın durumu yanlış anlamasına yol açmış, konu gelmişken bir düzeltme notu düşmekte yarar var: Öİ topluluğunun üyeleri, yöneticileri, görevlileri, katkıcılarının yaşamında bir değişiklik söz konusu değil. Toplulukla ilgili tek büyük değişiklik, gerekleri karşılama sorumluluğunun artık camia koordinatörlerinde olması. Bunu ayrıca konuşmalı… Üstlendiğimiz yeni görev, tüm Pardus toplulukları (gelecekte var olabilecek olanlar da dahil demeli…) için bir buluşma noktası olmalı. İşlerin düzenli yürümesini, büyümesini sağlayacak bir koordinasyon diyebiliriz herhalde… Tam da bu nedenle adımız yönetici değil de koordinatör. Eşgüdüm sağlayan, arabuluculuk yapan, koşturan birer “tam zamanlı gönüllü” olacağımızı düşünüyorum. Ben diyerek konuşuyorum, zira aslında ne olup biteceğine hep birlikte karar vereceğiz, sonucu hep birlikte üreteceğiz diye umuyorum.

Paralel bir başka alan da, 2010 sonbaharında başlayan camia tartışmaları. 1-2 Nisan tarihlerinde Bilgi Üniversitesi ve LKD ortaklığında düzenlenen Özgür Yazılım ve Linux Günleri kapsamında bu tartışmaların yeni bir aşamaya ulaşması planlanıyor. Bir grup gönüllü Pardus tabanlı yeni bir dağıtım oluşturarak yönetişim modelinde daha özgür olmayı tartışacaklarını açıkladı. Heyecanla bu gelişmeleri takip ediyoruz. Sürece projenin ne katkısı olabilir, bu büyük projenin geliştiricileri Pardus’tan ne bekler, ne ister bunu anlamak istiyoruz. Elimizden geldiğince destek olabilmek adına tabii…

Daha sonra yazmaya devam etmek üzere ara verip bir hatırlatmada bulunayım: Özgür Yazılım ve Linux Günleri’nde “Özgür yazılım geliştiricisi olmanın sosyal boyutları” başlığı ile, Pardus’a özgü olmayan biçimde -ama kaçınılmaz olarak bu deneyim ışığında- kabaca bu konuları da tartışmak istediğim bir konuşma yapacağım. İlgili herkesi beklerim…

23
Mar

Nükleerden Korkuyorum from gokhan okur on Vimeo.

Greenpeace nükleer enerjiye neden karşı ?

Nükleer enerji geçen 60 yılında hiçbir sorununa çözüm bulamadı. Güvenlik açıklarından, atık sorununa, artan maliyet ve inşaat sürelerine kadar pek çok konuda harcanan milyarlarca dolara rağmen nükleer enerji dünyamızın en kirli ve riskli enerji kaynağı olmaya devam ediyor. Aslında çoktan 20. yy’ın işe yaramaz teknolojileri arasında yerini alması gerekirken birileri bize tekrar tekrar nükleer enerjiyi yeni, güvenli ve temiz bir enerji kaynağı olarak tanıtmaya çalışıyor.


Devamı için ve eyleme katılmak için : http://nukleer.greenpeace.org

7
Mar

Yine sıkça sorulan sorulardan biri “Pardus, Linux Kernel’e ne kadar katkı yaptı?”.

Neden sıfırdan işletim sistemi yazmadınız yazımın altında çift soru işaretiyle sorulmuş bu soruya cevap verdikten sonra herkesin faydalanması için blog yazısı olarak tekrar yazmanın daha uygun olduğunu düşündüm.

Aynı raporu kendiniz çıkarmak isterseniz Kernel’i git deposundan makinenize çekip pardus.org.tr adresini grep’leyebilirsiniz.

Raporu buradan bulabilirsiniz.

Raporun içeriğini yapıştırmamam konusunda beni kibarca uyaran Oğuz Yarımtepe’ye teşekkür ederim.

5
Mar

Pardus, bir işletim sistemi çekirdeği olan Linux ve Linux üzerinde çalışmak üzere geliştirilen yazılımların bileşkesidir.

Masaüstü olarak KDE kullanmaktadır.

Pardus, MÜDÜR, PiSi, ÇOMAR, Paket – Ağ – Ekran – Kullanıcı Yöneticisi, Kaptan gibi Pardus geliştiricilerinin yarattığı ve dünya çapında olumlu tepkiler alan teknolojileri ve yazılımları barındırır.
MÜDÜR diskleri kullanıma hazır hale getirmek gibi temel açılış işlemlerini yapar

ÇOMAR bir yazılımın yapılandırma dosyalarını yönetirken bir programlar için ortak fonksiyonlar içeren bir API’dir de aynı zamanda. Diyelim ki bir programcı Pardus için tek tuşa basarak bilgisayarı internete bağlayan bir arayüz geliştiriyor. Bunun için o butonun, basitleştirilmiş ve kaba tabirle comar.network.device.connect() fonksiyonunu çağırması yeterli olacak. Burada ÇOMAR’ın sağladığı kolaylığı ve güvenliği görebiliyoruz.
Yine kaba bir tabirle kullanıcı yetkileri de ÇOMAR üzerinden geçerek ilgili yerlere ulaşır.

PiSi ise Pardus’un paket yönetim sistemidir (bkz. Package Management System). Özetle tek bir komut veya tıklama ile sisteminize istediğiniz programı kurmanızı sağlayan karmaşık sistemin çekirdeğidir.

Paket Yöneticisi altyapısında PiSi’yi kullanarak kullanıcılara yazılım yüklemeleri için bir arayüz sunar.

Kaptan, Pardus ilk defa açıldığında masaüstünüzü kişiselleştirmenize yardımcı olur.

Kaptan

Bunların dışında yaptıkları iş isimlerinden belli olan:
Ağ Yöneticisi, Ekran Ayarları, Kullanıcı Yöneticisi, Açılış Yöneticisi gibi son kullanıcının kesinlikle komut satırına uğramadan ayar yapabildiği yazılımlar yaratılmıştır.

Pardus, bütün bunlara ek olarak geliştiricilerden ve kullanıcıların oluşturduğu Pardus Topluğundan meydana gelir.

Teknolojilerimiz birçok uluslararası konferansta sunuldu, oldukça başarılı bulundu ve olumlu tepkiler aldı.

Bu soru “Neden hazır çekirdek ve masaüstü ortamları kullandınız?” ile aynı aslında ve belki de en sık karşılaştığımız soru.

Tanenbaum - Operating Systems

Kısaca

Pardus bu amaçla başlatılmadı ve bu amaçla Tübitak’tan destek almadı. Projenin kapsamı bu değil.

Uzunca

Soruya soruyla cevap veriyorum çoğu zaman “Her program yazan insan o programı yazmadan önce bir programlama dili yaratıp sonra o dil üzerinde mi programını geliştiriyor?”
Bir program yazacağımız zaman hepimizin önce seneler süren bir çalışmayla yeni bir programlama dili yarattığını daha sonra yaratılan dil ile programı geliştirdiğimizi düşünün.
Böyle bir çılgınlık yapmak mümkün mü? Nesneye yönelik çağdaş bir dili 10 senede yazdıktan sonra ekrana “merhaba dünya” yazdırmak elbette mümkün.

Peki akla yatkın, hızlı, ucuz ve etkili bir çözüm mü?
Hayır. Program yazarken var olan bir programlama dili kullanıyorsunuz, hatta yetmezmiş gibi hazır kitaplıklar (#include  <stdio.h> hatırladınız mı?) kullanıp gerekli işleri yerine getiriyorsunuz (mesela printf). Hazırda bulunan dilleri ve kitaplıkları kullanarak harika şeyler meydana getiriyorsunuz, getiriyoruz.

Bütün bunların yanında Pardus Projesi, milli işletim sistemi projesi olarak başlatılmadı. Amaç bu değildir. Pardus Türkiye’de üretilen bir Linux dağıtımıdır. Bu şekliyle Tübitak’tan destek almaktadır.

“Banane, banane ben Türkiye’de yaratılmış işletim sistemi isterim” diyenler için resmi olmayan bir hesap yapalım;

Windows 7 için 2 sene boyunca 2000 kişi çalıştı. Üstelik hali hazırda 20 küsür senedir geliştirilen altyapılarının üzerine inşa etmelerine rağmen.
Bill Gates ve arkadaşlarının ilk Windows’a temel yaptığı ve bunu geliştirip geri kalanını türettiği sistem ise 50 bin dolara başkasından satın aldığı DOS.

Unix’in temeli 1965’te atıldı. Mainframe’lerin efendisi, iş dünyasının vazgeçilmezi o zamandan beri geliştiriliyor.

İşletim sistemi çekirdeği olan Linux (Linux bir işletim sistemi değildir, çekirdeğidir) 1991 yılında Linus Torvalds tarafından geliştirilmeye başlandı. İlk yıllarda 10 bin satır kadar olan kaynak kod şu an milyonlar seviyesinde. Dünya’nın çeşitli yerlerinden asenkron olarak yaklaşık 10 bin kişi tarafından geliştiriliyor.

Hayali Türk İşletim Sistemi yapıyor olalım. İsmi TürkünGücüOS olsun mu?
Türkiye’nin olumsuz şartlarında gelişecek, bilgisayar kullanıcılarının, hatta bilgisayar bilimiyle uğraşanların ön yargıları, yabancı hayranlığı, eğitimsizliği, okuma oranının sıfıra yakın olması ile kavrulacak ve magazin tadında kulaktan dolma bilgisayar mühendisliğine sunulacak olan bir işletim sistemi diyelim.

Pardus’a 4 senede 30 geliştirici kazandırdık;
TürkünGücüOS’un da aynı hızda büyüyeceğini varsayıp x senede 2000 geliştirici diyelim: x = 266 sene.

Hadi yuvarlayıp x = 250 sene diyelim. Hatta çok yanıldık diyelim, x = 50 sene olsun… Hatta muhteşem gitti herşey bazı firmalar kadar hızlı büyüdük, x = 25 sene.

Yani herşeyin muhteşem gitmesi durumunda şu anki işletim sistemleri seviyesine ulaşmak için gereken süre çeyrek asır. Çeyrek asır içinde diğer firmalarında boş durup ürün üretmeyeceğini varsayalım… En iyi koşullarda bile bu tarz bir proje için harcanacak para getirisinden çok daha fazla olacaktır.

Burada abartıp kendi programlama dilimizi de, kendi işlemcimizi, donanımımızı da hazırlayıp sonra işletim sistemimizi yapalım da derseniz ne ala. Tübitak genç beyinlere destek vermek için var. Somut bir şekilde yapabileceğinizi gösterip takım arkadaşlarınızla Tübitak’a başvurabilirsiniz. Şahsen çok isterim böyle bir çalışmanın Pardus ile paralel gitmesini.

Hızlı ve etkili bir çözüm olarak açık kaynaklı çözümleri kendine temel alan Pardus ise tekerleği yeniden icat etmeden Dünya ligineki başarılı kabul edilen dağıtımlar seviyesine 4 senede çıktı ve bu haliyle bilişime ve ekonomiye katkıda bulunuyor, dışa olan bağımlılığımızı bir kat daha azaltıyor.

Az kişiyle geliştirilen işletim sistemlerinden olan Minix, Andrew Tanenbaum tarafından Linux’tan önce eğitim amaçlı başlatıldı (Linus Torvalds Linux’u yazarken, Tannenbaum’un kitabını referans olarak kullanmıştır). Günümüzde az sayıda kişi tarafından geliştirilen Minix projesinin günümüzde geldiği noktadan bir ekran görüntüsü:

Minix İşletim Sistemi Ekran Görüntüsü - Kaynak Wikipedia

Umarım bu noktada tablo birazcık olsun canlanmıştır gözünüzde.

Bilgisayar mühendisliği öğrencileri olarak şu anda bir çoğunuz bir bilgisayar programını iyi seviyede kullanmanın mühendislik demek olduğunu sanıyor olabilirsiniz. Bu kah eğitim sistemimizin bozukluğundan, kah eğitim görevlilerinin eğitim vermeyi yalnızca teknik bilgi vermek olduğunu sandığından, kah mesleğiniz olacak bu alanı hala kendinize yakıştıramamış ya da hakkında araştırma yapmamış olmanızdan kaynaklanıyor olabilir.

Şimdiye kadar meslektaşlarımla yaptığım ayaküstü konuşmalardan edindiğim izlenimlere göre, çok iyi Windows kullanmayı bilince iyi bir bilgisayar mühendisi olunduğu sanrısı ağır basıyor. Çok iyi bilmek ne demek dediğimde ise format atmak, komut satırından bir iki komut yazabilmek, MSSQL server yüklemek, IIS başlatmak gibi durumun ne kadar vahim olduğunu anlatan cevaplar alıyorum.
Bu kitle sıkça duyduğunuz ingilizce tabiriyle “Power User”, Türkçe’ye “İleri Seviyede Kullanıcı” şeklinde çevrilip isimlendirilen kullanıcıdır.

Şöyle somutlaştırayım. Sizler;
Formula 1 yarışlarına katılacak kadar mükemmel araba kullanan kişi değilsiniz.
Formula 1 yarışçılarının kullandığı arabanın parçalarını birleştiren kişi de değilsiniz.

Siz arabanın yapılması için gereken parçaları araştıran, tasarlayan, geliştiren, nasıl birleştirileceğini anlatan kişisiniz.
Araba parçalarının geliştirilmesi için gereken hammaddeleri ise kimya, fizik, elektronik gibi dallarda yetişmiş insanların sayesinde temin ediyorsunuz.

Yani bir bilgisayarın çalışması için gereken donanım ve yazılımı tasarlayan ve geliştiren insanlarsınız.

Bir yazılımı çok iyi derecede kullanmak (komut satırı da dahil buna), parça fiyatlarından anlamak, format atmak, program ekleyip kaldırmak, çift tık ile site çökertmek bilgisayar mühendisliği değildir.

Umarım bu ucu bucağı belli olmayan zincirin içerisinde hangi halka olduğunuzu az çok anlatabilmişimdir.

Yeditepe Üniversitesi’nde Yedinci Bilgisayar Mühendisliği Öğrencileri Kongresi’nin üçüncü günü yaptığım Pardus Öğrencilere Ne Verir? başlıklı konuşma, notlar ve yansılar.
Konştuğum konuları blog yazılarına bölerek aktaracağım.

Konular

  • Pardus Nedir Ne Değildir?
  • Neden Sıfırdan İşletim Sistemi Yazmadık?
  • Pardus Nelerden Oluşur?
  • Neden Pardus Kullanmalıyım?
  • Neden Diğerleri Yerine Pardus’a Geçeyim?
  • Neden Pardus’a Katkı Vermeliyim?
  • Pardus’ta Staj
  • Stajyerleri Nasıl Seçiyoruz?
  • Google Summer of Code
  • Pardus Bana Ne Katacak?
  • Pardus Öğrencilere Ne Verir?

Bölüm 1

Bölüm 2

Bölüm 3

Bölüm 4