20
Eyl

Bir süredir hem bulut bilişim hem de mobil sistemler üstünde ilgimi çeken makaleleri takip etmeye çalışıyorum. Son bir kaç senenin havalı sözcüğü bulut – cloud özellikle akıllı cep telefonlarının ve tabletlerin verdiği rüzgarla birlikte bir süre daha bizi oyalamaya devam edecek gibi gözüküyor.

Geçtiğimiz hafta geliştirici sürümü yayınlanan Windows 8 ve ondan önce yayınlanan OsX Lion bildiğimiz anlamda olan masaüstü kavramını değiştirecek gibi gözüküyor. Özellikle Windows 8 arayüzü bugüne kadar Ms’den görmeye alışık olmadığımız kadar radikal bir değişiklik getirirken benim aklıma şu soruyu getirdi:

“Bildiğimiz anlamda olan masaüstü ölüyor mu?

Masaüstü kavramı aslında kişisel bilgisayarın algısını ve kullanımını değiştiren ve şu an için kullanıcıya istediğini yapma özgürlüğünü veren bir kavram. Bilgisayarınızın sadece üreticisi tarafından belirlenen şekilde değil sizin istediğiniz şekilde kullanılmasını sağlamak için vazgeçilmez bir kavram bütünü sunuyor masaüstü.

Son zamanlarda ise insanlar hem tabletlerde hem akıllı telefonlarda masaüstü kavramı yerine uygulama kavramını benimseyerek ve onlara üretici  / geliştirici tarafından sunulan yeteneklerle yetinmeye başladılar gibi gözüküyor. Biraz ayrıntıya indiğiniz zaman durumu daha farklı okumak da mümkün. Ben uygulamaların temeli olan mobil işletim sistemlerinin -Android ve ios vd.- birer masaüstü görevi görmeye başladığını düşünüyorum. Ergonomi ve görünüm farklı olsa bile -özellikle ios için- bu platformlar işlevsel anlamda birer masaüstü ortamı sunacak kadar esnek olmaya başladılar. Bir kaç yıl önce smartphone olarak adlandırığımız cihazlar bu gün yukarıda adı geçen mobil işletim sistemleri sayesinde hızla feature phone olarak adlandırılmaya başladılar. Hatta belki nokia’nın oyunu kaybetmesinin temel nedenlerinden biri de bu esnekliğe zamanında adapte olamaması oldu.

Tabi bu işletim sistemlerinin birer masaüstü haline gelecek kadar esnek olmasının nedeni üreticilerin çok yetenekli ve evladiyelik telefon yapma isteğinden çok internet’in hayatamızda yerinin artması oldu. Bir araştırma bulamadım ama benim gözlem ve öngörüm masaüstünde artık en çok kullandığımız şeyin tarayıcı olduğu yönünde. Yani işlerimizi bilgisayarımızın kendisinde değil ama bir masaüstü uygulaması olan tarayıcı üstünde yapıyoruz. Bu yüzden ben tarayıcıyı tek bir uygulama değil ama sunulan / alınan her bir hizmet için farklı bir masaüstü uygulaması olarak görüyorum.

İşte tam bu noktada aslında bilgisayarınızda yer alan masaüstü ile telefon ve tabletlerinizde yer alan masaüstü birden örtüşüyorlar. Çünkü iki masaüstünde de uygulamalarınızın tek amacı sizi internet üstünden aldığınız hizmete ulaştırmak. Nielsen’in 2011 2. çeyrek uygulama indirme sayılarına bakacak olursanız insanlar cep telefonlarına oyunlardan sonra -ki bunların pek çoğu da aslında sizi online oyun sunucusuna bağlamak istiyor – en çok internet hizmetlerine ulaşım sağlayan uygulamaları yüklüyorlar.

Bu yazı kapsamında ben bu uygulamaları sadece çok iyi özelleştirilmiş birer tarayıcı olarak yorumluyorum ve bu sebeple post-pc cihazlarla pc üstünde yer alan masaüstü kavrmaının birbirinden çok farklı olmadığını düşünüyorum.

Masaüstü ölmüyorsa kim ölüyor?

Peki eğer klasik anlamda PC üstünde yer alan masaüstü ile post-pc cihazların üstünde yer alan masaüstü fikir olarak aynıysa neden PC’nin klasikleşmiş hatta tabulaşmış kuralları ile oynamaya başladığımızı merak ediyor olabilirsiniz. Bence bunun cevabı son derece basit. İnsanlar artık her an yanlarında PC taşıyamayacak hale gelmeye başlamış durumdalar. Ofislerinde bir PC, evlerinde bir PC ve evleri ile ofisleri arasında post-pc cihazlar kullanırken her bir PC’nin kendi hafızasında kalan bilgilere ulaşamamak insanları her an yanlarında taşıyacakları post-pc cihazlara yöneltiyor.

Bana kalırsa insanların sorunu masaüstünden çok mobil olamamaktan kaynaklanıyor ve dikkat ederseniz hem Ms hem Apple son güncel sürümlerinde bilginin görünmeden göze batmadan PCler ile post-pcler arasında taşınması ve internet hizmetlerinden kopmamayı öne çıkarmış durumda. Apple bunu icloud ile çözerken Ms daha farklı bir çözümle benzer arayüzler ve aynı SDK’yı kullanan yazılımlarla çözmeye çalışıyor. Her iki firma da klasik anlamda masaüstü görünümünden ve işlevlerinden ne vazgeçmiş ne de vazgeçebilecek durumda.

Eh bu kadar özet bilgiden sonra o halde başlıkta sorduğumuz soruyu tekrar sormanın vakti geldi. Masaüstü nereye gidiyor?

PC için masaüstü kavramı bana kalırsa olduğu yerde sağlam bir şekilde durmaya devam ediyor ve yaşıyor. Bununla birlikte biraz kabuk değiştirerek artık çalışma ortamı olarak kendi üstünde çalıştığın bilgisayarın hafızası ve belleği yerine sizi mobil hizmetleri aldığınız dünyada çalışmaya devam ediyor. Bu arada post-pc olarak adlandırdığımız cihazlarda ise masaüstü, ergonomi nedeniyle farklı bir izdüşüm halinde olmaya devam ediyor.

Peki kim kaybediyor sorusunun yanıtı basit. Sadece olduğu bilgisayarda çalışmaya programlanmış masaüstü işletim sistemi kaybedecekler listesine giriyor ne yazık. İşletm sisteminin artık sadece üstünde çalıştığı bilgisayarda değil kullanıcısının olduğu her yerde olma zorunluluğu büyük bir hızla geliyor. Çalışılan belgelerin, dinlenen şarkıların, bakılan resimlerin sadece çalışan PC’nin hafızasından çok aynı anda başka bir PC’nin ya da hemen yanında duran tabletin de hafızasında olması gerekiyor.

Bu sebeple yapılması gereken artık işletim sistemini tek bir bilgisayarda çalışacak şekilde düşünmekten çok post-pc ve diğer PC’ler ile çalışmaya hazır bir şekilde uyarlamak özellikle mobil olan kullanıcıya her noktada hizmet vermeyi sağlayacak bir temel haline getirmek kalıyor. Bunu yapamayan işletim sistemlerinin bireysel pazarda yavaş yavaş pazar paylarını kaybedeceğine inanıyorum.

26
Nis

PC Labs, sürekli yeni haber ve makaleler yayınlayan, belki de bu sebeple hemen her gün mutlaka ziyaret ettiğim güzel bir internet sitesi. Okuduğum kimi yazılar bana hayli sıradan gelirken bazı konular ise müthiş ilgimi çekiyor ve beni düşünmeye sevk ediyor. Bu bağlantıda okuduğum bir makale de beynimin hücrelerini kaşındıran bir türde…Yazıda 390.000 kişi gibi devasa bir kitle üzerinde yapılan bir tür eğilim araştırmasından bahsediliyor. Pc kullanıcıları ile Mac kullanıcılarının demografik özellikleri arasındaki farklara dikkat çekiliyor. Araştırma sonuçları ilginç diyemeyeceğim. Zira sanki beklenen sonuçlar çıkmış gibi geldi bana.

İlginç bir karşılaştırma olmuş bu. Adeta işletim sistemi tercihinde bulunan insanlara bir tür etiket yapıştırılmak isteniyor gibi…Firmalar nezdinde hedef kitlelerini tanımaya, anlamaya yönelik bir veri üretiyor gibi görünürken aynı zamanda gayet yönlendirici ve piyasayı etkilemeye yönelik. Araştırma sonuçlarına bakınca (aslında bakmadan bile), bu araştırmanın Apple tarafından yaptırılmış olabileceği izlenimi doğuyor insanda. En azından benim önyargı olarak da değerlendirebileceğimiz kişisel bakış açım buna izin veriyor, mahal yaratıyor. Zira Apple’ın her ne kadar kimi yönlerden ortaya kaliteli, güzel denebilecek ürünler koyduğunu düşünüyor olsam da aslında satışlarını psikolojik faktörlerle yürüttüğüne, desteklediğine inanıyorum. Apple’ın pazarlama politikası, insanları “bir Apple ürünü kullanırlarsa farklı ve elit bir kitleye mensup olabileceklerine inandırma” temeli üzerine inşa edilmiş. Polemik yaratmamak adına şu nüansa dikkat çekmek isterim. İrdelediğim Apple’ın pazarlama politikası…Yoksa ürün politikasına kesinlikle bir sözüm yok. Kanımca Mac bilgisayarların tasarımı gayet güzel. iPhone da temsil ettiği neslin öncüsü…Bence en farklı ürünü ise diğer markaların henüz yeni yeni girmeye teşrif ettiği bir kulvar olan bütünleşik masaüstü çözümleri, yani iMac.

Benim sorunum, kullanıcıların dar bir kafese hapsedilerek, önlerine konan bir tas çorbaya razı edilmeleri ve bununla da yetinilmeyip o çorba için insanların ceplerinden para alınmasıyla ilgili. Hatta bir adım daha ötesinde o paraların sağladığı güçle, kafesin daha da daraltılmaya çalışılmasıyla…

Burada “Mac’e para harcamak yersizdir”, “Windows’a ödenen para helal değildir” türünden söylemler de bana göre yersiz. Özgürlüğe değer veren bir Linux kullanıcısı olarak, cebinde parası olan insanların o parayı istedikleri gibi harcama özgürlüğüne de sahip olduklarının su götürmez bir gerçek olduğu düşüncesindeyim. Dolayısıyla insanlar Linux da kullansın, Windows da kullansın, Mac Os da kullansın diyorum. İşin özü ne kullanıldığı değil, nasıl kullanıldığıdır. Çerçevesi, standartlarıdır. İşte bu noktadan bakılınca kullanıcıların, satın aldıkları (Win ya da MacOS) ya da satın almak zorunda kalmadan kullandıkları (Linux) sistem her ne olursa olsun aslında sormaları gereken soruların genel mantığı hep aynı olmalıdır:

İstediğim herhangi bir formatta videoları kullanabilecek miyim?
Sadece wmv mi kullanabilirim? H264′e mecbur muyum? Windows ile ogg formatındaki dosyaları çalıştıramayacak mıyım? En iyi olduğunu iddia eden bu işletim sistemleri (Windows, MacOS, Linux) neden her dosya formatına doğal destek vermiyor/veremiyor? Bu acaba şartlar eşit olduğunda, güçlerini kaybedebilecekleri, eşit şartlarda en iyi olduklarının aslında bir yalan olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalma korkularından olabilir mi? Bu yüzden mi “o mu, bu mu, şu mu” tartışmalarıyla özgür insanları, ellerinde sadece 2-3 seçenek olduğuna ve bu seçeneklerden birini tercih etmeleri gerektiğine inandırmaya çalışıyorlar? Belki evet belki hayır. Endişelenecek bir şey yok. Bunlar sadece soru. Cevaplar bizi nereye götürüyor? Oooo…Yüzlerce cazip seçeneğin olduğu bir dünya mı gördünüz orada bir yerlerde? Hayır ben söylemedim. İlk defa çevrenize bakmaya başladınız belki de…

Kapalılık tutkusu neyin sonucu?
Kapımız kapalıyken, diğer insanlar için faydalı bir komşu olduğumuzu öne sürmek ne kadar doğru? Evimizi onlara peşkeş çekmeyeceğiz ama oturma odamızda birlikte oturabilmek, misafirperverliğimizin, kendimize güvenimizin, gücümüzün ve kavrayıcılığımızın farkında olduğumuza bir işaret değil midir? Öyleyse neden kapalıyız? Neden korkuyoruz?

Micrsoft Word uygulamasının varsayılan dosya biçimi neden tüm dünyanın bir standart olarak kabul ettiği odf formatında değil de kendine has bir formatta? Microsoft, ofis uygulamasının, açık kaynak kodlu alternatifler karşısında zayıf olduğunu mu düşünüyor? Mesela Powerpoint’in Libre Office Sunum’dan ya da iWork’teki muadilinden daha az gelişmiş olduğunu mu düşünüyor? Yoksa müşterilerini kendisine bağlamak mı istiyor? Bay Gates “İnsanlar sunum hazırlamak istiyorlarsa o sunum ppt formatında kaydedilmelidir. Diğer formatlarda kaydedilmemelidir. Çünkü diğer alternatiflerle de üzerinde işlem yapılabilen bir formatta kaydedilme imkanı sağlarsak, siz değerli müşterilerimiz alternatifleri de deneme eğilimine girersiniz. Hele bir de bunun ücretsiz olduğunu öğrenirseniz bu eğiliminiz daha da güçlenir. Bu da ppt’ye dolayısıyla Powerpoint’e olan bağımlılığınıza ve tabiki karlılığımıza zarar verir ki bunu hiç istemeyiz” diyor bize. İşte bu yaklaşım yüzünden kapalı kaynak kodlu Ms Office’te dünyaca kabul edilmiş standartlara yer yok.

“Yok mu bunun bir çaresi?” diye sormayın. Cevap vermeyeceğim size. Kaldırın başınızı. Biraz daha bakın çevrenize…Bakın bakalım. Parayla satın aldığınız ve her yeni sürümünü tekrar parayla satın alacağınız ofis yazılımınızın özgür olmayan, kapalı kodlu formatlarını dahi kullanmanıza olanak sağlayan, ücretsiz kullanabileceğiniz ve her yeni sürümünü ücretsiz kullanmaya devam edebileceğiniz özgür ofis yazılımları var mı bir yerlerde?

Ödediğim para ile elde ettiğim fayda orantılı mı?
Bir bilgisayar satın aldınız ve içindeki işletim sistemi bir Windows veya MacOS X ise onun için de otomatik olarak para ödediniz. Microsoft der ki;”Bu bilgisayarın içindeki Windows yalnızca bu bilgisayarla kullanılabilir”. Aradan geçen yıllar yeni nesil yazılımların bilgisayarınıza yaşlı adam muamelesi yapmaya başlamasına sebep oldu ve zaman içinde yeni bir bilgisayar satın almaya karar verdiniz. “Heyoo, elimde paramla satın aldığım Windows’um da var” diye sevinmeyin hemen. Çünkü yeni bilgisayarınızla aynı Windows’u yine satın alacaksınız! Ama, ama…Hani satın almıştınız. Hani sizindi. Paranız? Nereye harcadınız peki onu? Meğer kiralamışsınız Windows’u. Ne yazık ki MacOS X için de durum farklı değil. Üstelik ödeyeceğiniz bedel daha yüksek.

Bir de çorbayı yemek kaşığı ile değil de çay kaşığı ile içmek zorunda bırakılma hali var tabi. Aynı fiziksel donanıma sahip standart bir PC’den çok daha fazla para ödeyerek sahip olabileceğiniz bir Mac bilgisayarın içinde barındırdığı MacOS X’in bazı bileşenleri de hayret uyandırıcı. Os X’le birlikte kurulu gelen Quicktime uygulamasının sınırlı olduğunu ve kimi özelliklerinin kullanılabilmesi için ayrıca bedel ödemek zorunda olduğunuzu biliyor muydunuz? Bu 5 vitesli bir otomobil satın alıp, ekstra ödemeden 3. vitesin üzerine çıkamamak gibi bir şey…Peki paranızla neyi satın aldınız siz?

Hala paranızı kafesler için harcama özgürlüğünüzü kullanmak istiyor musunuz?
Tüm işletim sistemleri böyle mi? Piyasanın genel kuralı mı bu? Hayır! Bu dünya üzerinde kurulmaya çalışılan (aslında halihazırda kurulmuş da diyebiliriz), insanlara dikte ettirilen düzenin bir gereği. Kapitalist sistemin doğal bir sonucu. Bu sistemin dışında ürünler de var. Ne olduğunu söylemeyeceğim. Her yeni sürümü parayla satılmayan, buna rağmen her yeni sürümü muhteşem bir şevkle üretilen, dün aldığınız, bugün kullandığınız ve gelecekte satın alacağınız tüm bilgisayarlarınıza özgürce kurulabilen sistemler. Hayaliniz bu muydu? Bu hayal gerçek midir?

Günün birinde Apple Microsoft’u satın alırsa?
Ya Apple, dünya bilgisayarlarının %90′ında kullanıldığı iddia edilen Ms Office’i geliştirmeyi/desteklemeyi tercih etmez de iWork’u yaymaya kalkarsa…Ya xls, doc, ppt gibi formatları tarihin tozlu sayfalarına gömerse…Ya Microsoft Apple’ı satın alır da güzelim iPhone’ları çöpe dönüştürürse…Nasıl? Komik buldunuz değil mi? Yalnız değilsiniz. İlk otomobil için asla insanların tercih etmeyeceğini söylemişlerdi. Şimdi sokaklarda yürüyecek yer dahi yok. Ya ilk televizyon? Kimse bu kutuya bakmaz demişlerdi. Bugün toplumlar onunla yönetiliyor. Bundan 20 yıl önce Linux yoktu. 30 yıl önce Windows da yoktu. Komik ihtimaller o kadar komik görünmüyor değil mi? Bu ihtimallere hazır mısınız?

Bu ihtimallerden sizi koruyacak, bir kişi ya da zümreye değil de tüm insanlığa ait olan kavramlar, değerler var mı peki? Bilmiyorum. Gerçekten hak ettiğinizin bu olduğunu düşünüyorsanız yine başınızı kaldırın ve çevrenize bakın bakalım, orada bir yerlerde ne var?

Cevaplar yalnıza Linux’a mı çıkıyor?
Aslında tercihler işletim sistemleri arasında değil standartlar arasındadır. Zaten firmaların ürettikleri kimi ürünleri standart haline getirme çabası da bundandır. Hepsi işletim sistemi, ona uygun üretilmiş yazılımlar, ona uygun üretilmiş/seçilmiş donanımlar ve yine ona uygun üretilmiş standartlar/formatlardan oluşan bir paket koyarlar önümüze ve o pakedin en iyisi olduğunu iddia ederler. Oysa en iyisi, rakiplerin de her şeye sahip olduğu eşit bir dünyada, ortak standartlarda en iyi olabilendir. Bu cesarete sahip bir “en iyi” gördünüz mü etrafınızda? Durun durun söylemeyin! Başını kaldırıp, soru soran herkes görecektir nasılsa…

Yer yer üstü kapalı yer yer de alenen Linux propagandası mı yaptım acaba? Belki evet belki hayır. Aynı fikirde olmamız da olmamamız da ihtimal dahilinde. Belki buluşacak ortak noktalarımız çok azdır ama bir nokta hepimiz için ortaktır: Özgür olmalıyız, özgürlüğümüzü korumalıyız. Feodal düzenin 21. yüzyıldaki temsilcilerine mahkum olmamalıyız. Windows da kullanabiliriz, Mac OS da Linux da…Ama Windows’u da Mac OS’u da özgürlüğümüze saygı göstermeleri koşuluyla tercih etmeliyiz. Günün birinde onlar da onlar da size uyacaklar. Siz onlara uymaktan vazgeçmeye başladığınızda…”Ben bir Mac OS kullanıcısı olarak, ürettiğim çalışmanın, olası her sistemde kullanılabilen bir formatta oluşturulabilmesini ve dosyamı özgürce, açılıp açılmayacağı korkusunu yaşamadan paylaşabilmeyi, kullandığım işletim sisteminin, tüm diğer muadilleri tarafından da desteklenen ortak standartlara uymasını talep ediyorum” dediğinizde…

Silahınız Linux(*)! Linux, kimsenin tekeline alamayacağı açık standartların garantisidir. Diğer sistemlerin sahip oldukları körlüklerin aksine, alternatiflerle çok iyi anlaşır, kapalı olmalarına rağmen lisanslı formatlarını kolaylıkla tanır ve çözer. Diğer işletim sistemlerini terbiye etmek için kullanabileceğimiz yegane yoldur.

Belki astigmat olmam görüşümü engelliyor olabilir ama bu gözlükle dünyaya baktığımda, Linux’un en yalnız ve buna rağmen en iyi olduğu, kişisel görüşümdür. En iyi olmasının sebebi hızı, performansı, sürekli tartışılagelen, virüslerden arınmışlığı, görselliği değildir. Bunlar zaten Linux’un doğasında var olan avantajlarıdır. En iyi olmasının sebebi, seçme şansımızın olduğunu bize hatırlatması ve bunu ücretsiz yapmasıdır.

Bu birkaç dakikanızı, “düşüncelerime ortak olmak için harcama” özgürlüğünüzü kullandınız. Sırada “okuduklarınızı hemen unutma”, “acaba diyerek biraz düşünmeye başlama” ya da aklınıza gelebilecek yüzlerce seçim özgürlüğünden biri var. Tercih sizin. Kendi kendinize sorun.

“Özgür olmama” özgürlüğünü seçecek misiniz?

(*)Aslında doğru kavram Gnu’dur. Konuya yabancı okuyucuların kafa karışıklığı yaşamaması için Linux olarak ifade edilmiştir.