25
Nis
Üniversitelerimizin çoğunluğu derslerde işletim sistemi ve ofis paketi olarak sadece Microsoft ürünlerini anlatarak/öğreterek Microsoft'un parayla yaptıramayacağı bir tanıtım görevini yapıyorlar. Okulda sadece MS Ofis görmüş öğrencilerin önemli bir kısmı başka (daha iyi) alternatifler olduğunu bile bilmiyorlar. Bilişim dünyasında bir yıl sonrasını bile öngöremezken markaya bağımlı öğrenciler yetiştirmek üzerine konuşmayı sonraya bırakarak başka bir konudan bahsetmek istiyorum.

Kamu kurumları satın aldıkları bütün bilgisayarlarla birlikte mutlaka bir işletim sistemi de satın alıyorlar. Çoğunlukla bu ikisinin ayrı satılabileceği dahi düşünülmediğinden işletim sistemi lisans bedelleri ayrıca faturalandırılmıyor bile. Ayrıca bir başbakanlık genelgesiyle kamuda lisanssız yazılım kullanılmaması üzerinde durulduğundan ve MS'den başka bir işletim sistemi tanınmadığından her yıl ne kadar harcandığı bile bilinmeden lisans bedelleri ödeniyor.

Microsoft yakın zamana kadar üniversitelerin bu tutumundan çok memnundu. Nasıl memnun olmasın? Her türlü branşta eğitim gören öğrenciler sadece onun işletim sistemini, sadece onun yazılımlarını öğrenerek mezun oluyor ve iş hayatında da bu alışkanlıklarını devam ettirmek istiyorlar. Uzmanlığı bilişimle ilgili olmayan insanların bu konudaki alışkanlıklarını değiştirmek zahmetli bir iş olduğundan üniversiteler Microsoft'un istese de yapamayacağı kadar yaygın bir etkisi olmasında başrolü oynuyorlar. Üniversitelerin bu konumunun farkında olan Microsoft üniversitelerin etkinliklerine sponsor oluyor, öğrencilere ücretsiz yazılımlar sağlıyor ve ilişkileri sıcak tutmak için bir birim dahi bulunduruyordu (bu birim hala mevcut olabilir tabi).

Başlıktaki savaş kısmına geçmeden önce bir de Microsoft'un lisanslama politikasından bahsedeyim kısaca. Şu an piyasada bulunan Windows 7 işletim sisteminin farklı yetenekleri olan sürümleri oldukça geniş bir yelpazede fiyatlarla satılıyor. Starter Edition (120 TL) ile Ultimate Edition (545 TL) arasında fiyatlandırılan işletim sistemleri mevcut. Herhangi bir Linux'un toplam sahip olma maliyetinin çok daha düşük olacağını hepimiz biliyoruz. Bir bilgisayarla birlikte Windows Starter isimli ve çok kısıtlı yeteneklere sahip olan sürümü alırsanız, her yıl Microsoft'a belirli bir kira ödeyerek daha üst sürümleri kullanma şansınız oluyor. MS bu kiralama işini kurumun bilgisayar sayısıyla değil, çalışan sayısıyla yapıyor. Yani bazı kullanıcılarınız (benim gibi) kesinlikle Microsoft ürünlerini kullanmıyor bile olsalar hatta hiç bilgisayar kullanmayan şoförleriniz için bile her yıl bu bedeli vermeniz gerekiyor. Eğer yıl sonunda anlaşmanızı uzatmazsanız eski kısıtlı sürüme geri dönüyorsunuz. Bu anlaşmayı yaptıktan sonra alınacak bilgisayarlarla birlikte kısıtlı sürüm için lisans parası vermeye devam etmek de gerekiyor.

Arka planı bile değiştirilemeyen bir işletim sistemine aldığı lisans bedelleri, her çalışan için aldığı yıllık kira bedelleri Microsoft'a yetmemeye başlamış olacak ki mahkeme yoluyla kazancını arttırmaya çalışmaya başladı. Microsoft Corporation adına vekalet eden avukat Ali Aydın üniversitelere birer yazı göndererek kurumlarında bulunan işletim sistemlerinin bir envanterini istedi. Bunun için 14 gün süre verdiği yazı İHTAR VE İHBAR EDERİZ şeklinde sonlanıyordu.

Nisan ayının başında yukarıdaki haksız lisanslama modeliyle yıllık haraç ödeyen bir üniversiteye Microsoft'un avukatı ve bilirkişi, bir hakimle birlikte gittiler. Yapılan bu baskın sonunda üniversitenin yıllık ödediği miktar arttırılmaya çalışılıyor. Halen bilirkişi raporunun hazırlanması sürdüğünden sonucun ne olacağı henüz belirlenmiş değil. Bu sürecin diğer üniversiteler için de başlamak üzere olduğu ve Microsoft'un hepimizle arasındaki köprüleri yakmak üzere olduğu konuşuluyor.

Bu acayip durum karşısında elbette çaresiz değiliz. Sahipli yazılımlar bedava bile olsa özgür işletim sistemleri tercih edilmeliler bence. Özellikle üniversiteler gibi bilim öğreten, araştırma/geliştirme yapan kurumlar için kapalı kodlu, sahipli yazılımlar kullanmak en son tercih edilecek şey olmalı. Bunları söylerken bir kurumun yeni bir işletim sistemine göçünün bugünden yarına yapılamayacak birşey olduğunu da biliyorum elbette (eskiden olsa bizim çocukların geliştirdiği Pardus var derdik. Neyse o ayrı bir konu). İşletim sistemi göçü orta vadeli bir planla ve çok iyi planlanarak yapılması gereken bir konu. Kısa vadede, hemen, yapılabilecek şeylerin başında kurumlarımızda kullanıdığımız ofis paketi olarak MS Ofis yerine LibreOffice kullamaya geçiş yapmak geliyor. Dünyanın parasını (çoğu üniversitenin bir kaç bin çalışanı olduğunu düşünürseniz gerçekten dünyanın parası ediyor) MS Ofise vereceğimize LibreOffice'i özgürce kullanabiliriz. Kullanıcı arayüzü tamemen Türkçe olmasına rağmen yardım içeriğinde bazı eksikler var. Onların da üstesinden gelmeye çalışıyoruz. Sadece ofis paketinden elde edeceğimiz tasarruf ülke bazında milyonlarca doları bulacaktır.

Not1: Elbette lisans ücreti olan bir yazılımı bedava kullanmayı beklemiyorum/önermiyorum. Kamunun; yani hepimizin, parasını harcadığımızı hesaba katarak bütün ihtiyaçlarımızı karşılayan ücretsiz yazılımlar varken gidip MS'e para vermeyelim diyorum. İlla para vereceksek bile bunu perakende fiyatından yapmayalım bari. Yurtdışı fiyatının onlarca katına bize satılmaya çalışılan yazılımlar karşısında alternatifsiz olmadığımızı bilelim.

Not2: Ofis paketinin meselenin tamamını çözmeyeceği de çok açık ama kullanıcıları günlük işlerini özgür yazılımlarla yapmaya geçirebilmek işletim sistemi geçişinde büyük kolaylık sağlayacaktır. Orta vadede hedeflememiz gereken şeyin mümkün olan her yerde (bazı kullanıcıların yaptıkları işler dolayısıyla sahipli yazılımlar kullanmaları zorunlu olabiliyor) özgür yazılımlar ve özgür işletim sistemleri kullanmaya geçişi planlamak olduğuna inanıyorum.

Umarım Microsoft'un bu hamlesini özgürleşme yolunda bir adıma dönüştürebiliriz.
19
Oca
Yazılım dünyasını takip edenler bilirler ki, Microsoft Office 2007 paketleriyle hazırlanan belgeler ön tanımlı olarak *.docx, *.xlsx, *.pptx gibi dosya türleriyle kaydedilir ve Microsoft Office 2007 veya üst sürüm bir ofis paketi kullanmayan bir kullanıcı bu tür dosyaları açmak bir bir takım taklalar atardı.



Office Open XML olarak adlandırılan bu yeni dosya türüyle ilgili bir takım güvenlik kaygıları olduğundan olumsuz eleştiriler aldı, hatta Özgürlük İçin topluluğu olarak biz de karşı çıkmış ve bu yeni dosya türünün bir ISO standardı olarak kabul görmemesi için üyelerimizi de "OOXML'e Hayır!" çağrımıza katılmaya davet etmiştik.

Linux kullanıcıları olarak kısa bir süre öncesine kadar bu dosya türünde kaydedilmiş belgeleri kullanabilmemiz biraz sancılıyken, 2008'in Ekim ayında duyurulan OpenOffice 3 ile bu belgelere rahatlıkla erişebilme imkânına kavuştuk. Şu an Pardus 2009 Alpha ile OpenOffice 3.1.0 (build 9399) ön tanımlı olarak gelmekte. Peki, herhangi bir sebepten ötürü sisteminizde OpenOffice kurulu değilse ve Office Open XML belgelerine erişemiyorsanız ne yapacaksınız? Tabii ki Google Dökümanlar (Google Docs) kullanacaksınız! (Bütün bu tarih dersi bunun için miydi yani? -Ege)

İnternet sayfası üzerinden kullanılabilen ve işletim sistemlerinden bağımsız olarak çalışabilen bu Google hizmeti artık bu "uyuz" dosya türünü de destekliyor. Bu güzelim Google hizmeti, bir yandan e-postanıza gelen belgeleri herhangi bir ofis paketine ihtiyaç duymaksızın üzerinde değişiklikler yapmanıza ve de başkalarıyla paylaşmanıza olanak sağlarken, bir yandan da belgelerinizi saklayabilmeniz için güzel bir arşiv olabiliyor. Bu hizmetten faydalanabilmek içinse ihtiyacınız olacak tek şey bir Google hesabı.
(Yoksa siz hâlâ...?)

Buram buram OOXML'e çamur atan ve Google reklamı kokan bu yazıyı niye yazdığıma gelince, çevremde hâlâ *.docx belgelerini açamayan ve sinirden saç baş yolan onlarca insan var :)

Sonuç? Bir tarafta OpenOffice var, öteki tarafta da Google Dökümanlar var. Ve ben hâlâ anlayamıyorum; neden bilgisayarınızı göçertebilecek zararlılar içerebilen ve güvenilmez yöntemlerle dağıtılan Microsoft Office'in korsan ("warez" de denilebilir) sürümleriyle bilgilerinizin güvenliğini baltalıyorsunuz veya bu paketlerin lisanslı sürümlerine yüklü miktarda para akıtıyorsunuz (korsan kullanın demiyorum), özgür yazılım dünyasında bu kadar basit ve kullanışlı alternatifleri varken üstelik?
20
Ağu

Linux Journal artık dijital ortama geçtiğini açıkladı. Örnek bir de sayı yayınladı. Örnek sayıya ulaşmak için sizi buraya alayım.

Dergi içinde dikkatimi çeken bir yazı vardı. Daha önce hiç karşılaşmamıştım. Konsolda yaptıklarımızı kaydedip sonra playterm.org adlı adrese gönderiyoruz. Ardından site bize konsolda yaptıklarımızı tekrardan gösteriyor ve html olarak yayınlayabilmemiz için kod veriyor. Aslında uygulama güzel. Bana ilginç geldi sadece :)Belki sabahın 4′ünde yazıyı (sayfa 22) okumanın da etkisi olabilir. İngilizcesi olmayanlar için kısaca özet geçeyim; ne yararı var? Ya da kullanım alanı nedir? En basiti kod öğrenmek için kitap, dergi ve sitelerin yanısıra kodu yazandan sanki o an sizin yanınızda yazıyormuşçasına öğrenebilmek için.. Bazısı okur anlar, bazısı birinden görerek öğrenir.

Linux’la ilgili haberleri okudukça, kullandıkça (ki hala öğrenecek çok şey var) daha da iyiye gittiğini görüyorum. Problemler yok mu? Evet var. Ama bunlar tamamen Linux’a karşı oluşturulmuş ya da onu duymayanlar, bilmeyenler tarafından oluşturulmuş hatalar. Zamanla bunlar azalacak. Aynı kullanıcıların çoğaldığı gibi..

Neyse ya ben çok yazdım sabah sabah saçmalamadan burada keseyim :) Ha bu arada okullardaki Fatih Projesi’nde Microsoft yerine Pardus kullanılacağı haberleri geldi. Hadi hayırlısı!..


26
Nis

PC Labs, sürekli yeni haber ve makaleler yayınlayan, belki de bu sebeple hemen her gün mutlaka ziyaret ettiğim güzel bir internet sitesi. Okuduğum kimi yazılar bana hayli sıradan gelirken bazı konular ise müthiş ilgimi çekiyor ve beni düşünmeye sevk ediyor. Bu bağlantıda okuduğum bir makale de beynimin hücrelerini kaşındıran bir türde…Yazıda 390.000 kişi gibi devasa bir kitle üzerinde yapılan bir tür eğilim araştırmasından bahsediliyor. Pc kullanıcıları ile Mac kullanıcılarının demografik özellikleri arasındaki farklara dikkat çekiliyor. Araştırma sonuçları ilginç diyemeyeceğim. Zira sanki beklenen sonuçlar çıkmış gibi geldi bana.

İlginç bir karşılaştırma olmuş bu. Adeta işletim sistemi tercihinde bulunan insanlara bir tür etiket yapıştırılmak isteniyor gibi…Firmalar nezdinde hedef kitlelerini tanımaya, anlamaya yönelik bir veri üretiyor gibi görünürken aynı zamanda gayet yönlendirici ve piyasayı etkilemeye yönelik. Araştırma sonuçlarına bakınca (aslında bakmadan bile), bu araştırmanın Apple tarafından yaptırılmış olabileceği izlenimi doğuyor insanda. En azından benim önyargı olarak da değerlendirebileceğimiz kişisel bakış açım buna izin veriyor, mahal yaratıyor. Zira Apple’ın her ne kadar kimi yönlerden ortaya kaliteli, güzel denebilecek ürünler koyduğunu düşünüyor olsam da aslında satışlarını psikolojik faktörlerle yürüttüğüne, desteklediğine inanıyorum. Apple’ın pazarlama politikası, insanları “bir Apple ürünü kullanırlarsa farklı ve elit bir kitleye mensup olabileceklerine inandırma” temeli üzerine inşa edilmiş. Polemik yaratmamak adına şu nüansa dikkat çekmek isterim. İrdelediğim Apple’ın pazarlama politikası…Yoksa ürün politikasına kesinlikle bir sözüm yok. Kanımca Mac bilgisayarların tasarımı gayet güzel. iPhone da temsil ettiği neslin öncüsü…Bence en farklı ürünü ise diğer markaların henüz yeni yeni girmeye teşrif ettiği bir kulvar olan bütünleşik masaüstü çözümleri, yani iMac.

Benim sorunum, kullanıcıların dar bir kafese hapsedilerek, önlerine konan bir tas çorbaya razı edilmeleri ve bununla da yetinilmeyip o çorba için insanların ceplerinden para alınmasıyla ilgili. Hatta bir adım daha ötesinde o paraların sağladığı güçle, kafesin daha da daraltılmaya çalışılmasıyla…

Burada “Mac’e para harcamak yersizdir”, “Windows’a ödenen para helal değildir” türünden söylemler de bana göre yersiz. Özgürlüğe değer veren bir Linux kullanıcısı olarak, cebinde parası olan insanların o parayı istedikleri gibi harcama özgürlüğüne de sahip olduklarının su götürmez bir gerçek olduğu düşüncesindeyim. Dolayısıyla insanlar Linux da kullansın, Windows da kullansın, Mac Os da kullansın diyorum. İşin özü ne kullanıldığı değil, nasıl kullanıldığıdır. Çerçevesi, standartlarıdır. İşte bu noktadan bakılınca kullanıcıların, satın aldıkları (Win ya da MacOS) ya da satın almak zorunda kalmadan kullandıkları (Linux) sistem her ne olursa olsun aslında sormaları gereken soruların genel mantığı hep aynı olmalıdır:

İstediğim herhangi bir formatta videoları kullanabilecek miyim?
Sadece wmv mi kullanabilirim? H264′e mecbur muyum? Windows ile ogg formatındaki dosyaları çalıştıramayacak mıyım? En iyi olduğunu iddia eden bu işletim sistemleri (Windows, MacOS, Linux) neden her dosya formatına doğal destek vermiyor/veremiyor? Bu acaba şartlar eşit olduğunda, güçlerini kaybedebilecekleri, eşit şartlarda en iyi olduklarının aslında bir yalan olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalma korkularından olabilir mi? Bu yüzden mi “o mu, bu mu, şu mu” tartışmalarıyla özgür insanları, ellerinde sadece 2-3 seçenek olduğuna ve bu seçeneklerden birini tercih etmeleri gerektiğine inandırmaya çalışıyorlar? Belki evet belki hayır. Endişelenecek bir şey yok. Bunlar sadece soru. Cevaplar bizi nereye götürüyor? Oooo…Yüzlerce cazip seçeneğin olduğu bir dünya mı gördünüz orada bir yerlerde? Hayır ben söylemedim. İlk defa çevrenize bakmaya başladınız belki de…

Kapalılık tutkusu neyin sonucu?
Kapımız kapalıyken, diğer insanlar için faydalı bir komşu olduğumuzu öne sürmek ne kadar doğru? Evimizi onlara peşkeş çekmeyeceğiz ama oturma odamızda birlikte oturabilmek, misafirperverliğimizin, kendimize güvenimizin, gücümüzün ve kavrayıcılığımızın farkında olduğumuza bir işaret değil midir? Öyleyse neden kapalıyız? Neden korkuyoruz?

Micrsoft Word uygulamasının varsayılan dosya biçimi neden tüm dünyanın bir standart olarak kabul ettiği odf formatında değil de kendine has bir formatta? Microsoft, ofis uygulamasının, açık kaynak kodlu alternatifler karşısında zayıf olduğunu mu düşünüyor? Mesela Powerpoint’in Libre Office Sunum’dan ya da iWork’teki muadilinden daha az gelişmiş olduğunu mu düşünüyor? Yoksa müşterilerini kendisine bağlamak mı istiyor? Bay Gates “İnsanlar sunum hazırlamak istiyorlarsa o sunum ppt formatında kaydedilmelidir. Diğer formatlarda kaydedilmemelidir. Çünkü diğer alternatiflerle de üzerinde işlem yapılabilen bir formatta kaydedilme imkanı sağlarsak, siz değerli müşterilerimiz alternatifleri de deneme eğilimine girersiniz. Hele bir de bunun ücretsiz olduğunu öğrenirseniz bu eğiliminiz daha da güçlenir. Bu da ppt’ye dolayısıyla Powerpoint’e olan bağımlılığınıza ve tabiki karlılığımıza zarar verir ki bunu hiç istemeyiz” diyor bize. İşte bu yaklaşım yüzünden kapalı kaynak kodlu Ms Office’te dünyaca kabul edilmiş standartlara yer yok.

“Yok mu bunun bir çaresi?” diye sormayın. Cevap vermeyeceğim size. Kaldırın başınızı. Biraz daha bakın çevrenize…Bakın bakalım. Parayla satın aldığınız ve her yeni sürümünü tekrar parayla satın alacağınız ofis yazılımınızın özgür olmayan, kapalı kodlu formatlarını dahi kullanmanıza olanak sağlayan, ücretsiz kullanabileceğiniz ve her yeni sürümünü ücretsiz kullanmaya devam edebileceğiniz özgür ofis yazılımları var mı bir yerlerde?

Ödediğim para ile elde ettiğim fayda orantılı mı?
Bir bilgisayar satın aldınız ve içindeki işletim sistemi bir Windows veya MacOS X ise onun için de otomatik olarak para ödediniz. Microsoft der ki;”Bu bilgisayarın içindeki Windows yalnızca bu bilgisayarla kullanılabilir”. Aradan geçen yıllar yeni nesil yazılımların bilgisayarınıza yaşlı adam muamelesi yapmaya başlamasına sebep oldu ve zaman içinde yeni bir bilgisayar satın almaya karar verdiniz. “Heyoo, elimde paramla satın aldığım Windows’um da var” diye sevinmeyin hemen. Çünkü yeni bilgisayarınızla aynı Windows’u yine satın alacaksınız! Ama, ama…Hani satın almıştınız. Hani sizindi. Paranız? Nereye harcadınız peki onu? Meğer kiralamışsınız Windows’u. Ne yazık ki MacOS X için de durum farklı değil. Üstelik ödeyeceğiniz bedel daha yüksek.

Bir de çorbayı yemek kaşığı ile değil de çay kaşığı ile içmek zorunda bırakılma hali var tabi. Aynı fiziksel donanıma sahip standart bir PC’den çok daha fazla para ödeyerek sahip olabileceğiniz bir Mac bilgisayarın içinde barındırdığı MacOS X’in bazı bileşenleri de hayret uyandırıcı. Os X’le birlikte kurulu gelen Quicktime uygulamasının sınırlı olduğunu ve kimi özelliklerinin kullanılabilmesi için ayrıca bedel ödemek zorunda olduğunuzu biliyor muydunuz? Bu 5 vitesli bir otomobil satın alıp, ekstra ödemeden 3. vitesin üzerine çıkamamak gibi bir şey…Peki paranızla neyi satın aldınız siz?

Hala paranızı kafesler için harcama özgürlüğünüzü kullanmak istiyor musunuz?
Tüm işletim sistemleri böyle mi? Piyasanın genel kuralı mı bu? Hayır! Bu dünya üzerinde kurulmaya çalışılan (aslında halihazırda kurulmuş da diyebiliriz), insanlara dikte ettirilen düzenin bir gereği. Kapitalist sistemin doğal bir sonucu. Bu sistemin dışında ürünler de var. Ne olduğunu söylemeyeceğim. Her yeni sürümü parayla satılmayan, buna rağmen her yeni sürümü muhteşem bir şevkle üretilen, dün aldığınız, bugün kullandığınız ve gelecekte satın alacağınız tüm bilgisayarlarınıza özgürce kurulabilen sistemler. Hayaliniz bu muydu? Bu hayal gerçek midir?

Günün birinde Apple Microsoft’u satın alırsa?
Ya Apple, dünya bilgisayarlarının %90′ında kullanıldığı iddia edilen Ms Office’i geliştirmeyi/desteklemeyi tercih etmez de iWork’u yaymaya kalkarsa…Ya xls, doc, ppt gibi formatları tarihin tozlu sayfalarına gömerse…Ya Microsoft Apple’ı satın alır da güzelim iPhone’ları çöpe dönüştürürse…Nasıl? Komik buldunuz değil mi? Yalnız değilsiniz. İlk otomobil için asla insanların tercih etmeyeceğini söylemişlerdi. Şimdi sokaklarda yürüyecek yer dahi yok. Ya ilk televizyon? Kimse bu kutuya bakmaz demişlerdi. Bugün toplumlar onunla yönetiliyor. Bundan 20 yıl önce Linux yoktu. 30 yıl önce Windows da yoktu. Komik ihtimaller o kadar komik görünmüyor değil mi? Bu ihtimallere hazır mısınız?

Bu ihtimallerden sizi koruyacak, bir kişi ya da zümreye değil de tüm insanlığa ait olan kavramlar, değerler var mı peki? Bilmiyorum. Gerçekten hak ettiğinizin bu olduğunu düşünüyorsanız yine başınızı kaldırın ve çevrenize bakın bakalım, orada bir yerlerde ne var?

Cevaplar yalnıza Linux’a mı çıkıyor?
Aslında tercihler işletim sistemleri arasında değil standartlar arasındadır. Zaten firmaların ürettikleri kimi ürünleri standart haline getirme çabası da bundandır. Hepsi işletim sistemi, ona uygun üretilmiş yazılımlar, ona uygun üretilmiş/seçilmiş donanımlar ve yine ona uygun üretilmiş standartlar/formatlardan oluşan bir paket koyarlar önümüze ve o pakedin en iyisi olduğunu iddia ederler. Oysa en iyisi, rakiplerin de her şeye sahip olduğu eşit bir dünyada, ortak standartlarda en iyi olabilendir. Bu cesarete sahip bir “en iyi” gördünüz mü etrafınızda? Durun durun söylemeyin! Başını kaldırıp, soru soran herkes görecektir nasılsa…

Yer yer üstü kapalı yer yer de alenen Linux propagandası mı yaptım acaba? Belki evet belki hayır. Aynı fikirde olmamız da olmamamız da ihtimal dahilinde. Belki buluşacak ortak noktalarımız çok azdır ama bir nokta hepimiz için ortaktır: Özgür olmalıyız, özgürlüğümüzü korumalıyız. Feodal düzenin 21. yüzyıldaki temsilcilerine mahkum olmamalıyız. Windows da kullanabiliriz, Mac OS da Linux da…Ama Windows’u da Mac OS’u da özgürlüğümüze saygı göstermeleri koşuluyla tercih etmeliyiz. Günün birinde onlar da onlar da size uyacaklar. Siz onlara uymaktan vazgeçmeye başladığınızda…”Ben bir Mac OS kullanıcısı olarak, ürettiğim çalışmanın, olası her sistemde kullanılabilen bir formatta oluşturulabilmesini ve dosyamı özgürce, açılıp açılmayacağı korkusunu yaşamadan paylaşabilmeyi, kullandığım işletim sisteminin, tüm diğer muadilleri tarafından da desteklenen ortak standartlara uymasını talep ediyorum” dediğinizde…

Silahınız Linux(*)! Linux, kimsenin tekeline alamayacağı açık standartların garantisidir. Diğer sistemlerin sahip oldukları körlüklerin aksine, alternatiflerle çok iyi anlaşır, kapalı olmalarına rağmen lisanslı formatlarını kolaylıkla tanır ve çözer. Diğer işletim sistemlerini terbiye etmek için kullanabileceğimiz yegane yoldur.

Belki astigmat olmam görüşümü engelliyor olabilir ama bu gözlükle dünyaya baktığımda, Linux’un en yalnız ve buna rağmen en iyi olduğu, kişisel görüşümdür. En iyi olmasının sebebi hızı, performansı, sürekli tartışılagelen, virüslerden arınmışlığı, görselliği değildir. Bunlar zaten Linux’un doğasında var olan avantajlarıdır. En iyi olmasının sebebi, seçme şansımızın olduğunu bize hatırlatması ve bunu ücretsiz yapmasıdır.

Bu birkaç dakikanızı, “düşüncelerime ortak olmak için harcama” özgürlüğünüzü kullandınız. Sırada “okuduklarınızı hemen unutma”, “acaba diyerek biraz düşünmeye başlama” ya da aklınıza gelebilecek yüzlerce seçim özgürlüğünden biri var. Tercih sizin. Kendi kendinize sorun.

“Özgür olmama” özgürlüğünü seçecek misiniz?

(*)Aslında doğru kavram Gnu’dur. Konuya yabancı okuyucuların kafa karışıklığı yaşamaması için Linux olarak ifade edilmiştir.

5
Mar

Elinin tuttuğu, gözünün gördüğü her şeyin patentini almaya çalışan Apple’ın, son olarak da App Store’u markalaştırmak istemesine tepki gösteren firmalar arasına Microsoft da katıldı. Microsoft Ocak ayında bu durum için mahkemeye başvurmuş ve “App Store”un çok geniş bir isim olduğunu ve markalaştırılmaması gerektiğini belirtmişti. Apple ise App Store ifadesinin, Microsoft’un yorumladığı gibi “süper market” anlamında bir terim olmadığını düşünüyor. Microsoft’un bu yaklaşımı Apple’a göre yanlış. Aynı sistematikle düşünüldüğünde “Windows”un da bir marka olmaması gerekiyor. Zira bir evin parçası olarak düşünülebilir. Yani anonim bir ifade…

App ifadesi application sözcüğünün bir parçası gibi algılanabilir. Store da zaten mağaza/market anlamına geliyor. Bu açıdan Microsoft, savında haklı gibi görünüyor. Ama kendisi bir evin parçasının ismini markalaştırmakta beis görmemiş. Bu açıdan bakınca Apple da haklı.

Kapitalist sistemin aç gözlülüğünün, sahip olmanın yarattığı koruma dürtüsünün ve bu dürtünün beslediği kaybetme korkusunun zavallı bir özeti aslında bu tablo. Bu zavallı tabloya üçüncü bir açıdan bakan bir Linux kullanıcısı olarak benim görüşüm ise mahkemede belge olarak kullanılamayacak cinsten: Al birini vur ötekine…

Hemen hemen tüm Linux dağıtımlarının, özgürce ve sessizce, markalaştırmadan, kullanıcılarına sundukları Depo kavramını, üç beş sözcüğün üzerine ipotek koyarak ticari emellerine araç eden şu zihniyetler ne kadar da komik. Size “gelin özgür yazılım kullanın” demeyeceğim. Zira özgür olmayı seçip seçmeme özgürlüğünüze saygı duyuyorum. Ama en azından yerkürede hegemonyası kurulmak istenen düzenin farkında olun. Cebinin derdine düşmüş aç gözlülerin kölesi olmayın.


29
Ara
Evet arkadaşlar uzun zamandır yazamıyordum. Bunun nedeni uzun zamandır projelerle uğraşıyor olmam. Bugün sizlerle projelerimi yaparken rapor olarak yazdığım nasıl güvenli kod yazılır adlı raporumu paylaşacağım. Verilen örnekler biraz .NET platformu üzerinden ama herkes için yararlı olacağını düşünüyorum.


Güvenlik çok yönlü bir olaydır ve güvenlik riskleri her yerde olabilir. Belki kötü bir hata denetim kodu, belki çok geniş bir yetkilendirme, belki de server üzerinde hangi servislerin çalıştığının unutulması  Bu liste böyle uzar gider ve yazımızın amacı da buradan çıkar Burada bizim amacımız en çok yapılan yazılım hatalarını incelemek ve bu hatalara karşı ne gibi önlemler alabileceğimizi öğrenmektir. Unutmayalım ki bunlar sadece güvenli kod yazabilmek için ilk adımlarımızdır. Bunların dışında yüzlerce farklı saldırı tekniği ve korunma metodu vardır. Bunların hepsini uygulasak dahi aklımızdan çıkarmamız gereken bir husus daha vardır. Asla güvenli kod yoktur. Çünkü saldırganlar her geçen gün saldırı tekniklerini değiştirmekte ve farklı saldırılarla sistemlerimize ve kodlarımıza saldırmaktadırlar.

Olası Güvenlik Riskleri

1)SQL Injection

SQL Injection hala daha görülebilecek en büyük açıklıklardan biridir. Kullanıcı verisine dayanan bir atak türüdür. Bu atak türü genellikle kod yazanların SQL Injectionı tam anlamıyla anlamadıkları için başlarına gelir. Peki nedir bu SQL injection. Bunu anlayabilmemiz için once SQL in ne olduğunu bilmemiz gerekir. SQL veritabanıyla anlaşmamızı ve verileri veritabanından çekip üzerlerinde işlem yapmamızı sağlayan bir dildir. Bir nevi biz insanların veritabanıyla konuşup anlaşma şeklidir. SQL Injectionı ise kullanıcının söylediği sözlerin veritabanına biraz değiştirilmiş şekliyle yansıtılması olarak tanımlarsak yanlış tanımlamış olmayız. Buna gore de veri tabanının bize vereceği değer değişecektir ki kötü niyetli son kullanıcılar bu yapıdan faydalanarak istenmeyen olaylara maruz bırakabilir bizi. SQL Injectionı biraz kavradıktan sonra bir tane gerçek örnek üzerinde durumu konuşalım.
Aşağıdaki gibi bir SQL sorgumuz olsun

Select * from kullanıcılar where username=$uname AND password=$pass

$uname ve $pass kısımlarını kullanıcıdan alıyoruz. Burada eğer kullanıcı bize gerçek değerleri verip giriş yaparsa bunda hiçbir sorun yok. Ama eğer kullanıcı adı ve şifre yerine özel bir takım karakterler yazarak girişi sağlayabilirsek işte o anda yetkisiz olarak verilere ulaşabiliriz. Username ve pass için bir SQL injection denemesi yaparak neler olabileceğini inceleyelim. Eğer usename ya da pass yerine “OR” yazarsak yetkisiz olarak giriş yapabiliriz ve system içerisinde kullanıcı yetkilere gore gönlümüzce dolaşabilriz.

Select * from kullanıcılar where uname =”OR”=” AND pass=”OR”=”

2)Cross Side Scripting

Cross Side Scripting kısaca, HTML ve Javascript yardımıyla bir sitede, siteye giren kullanıcıya tehlike arz edecek şekilde kod çalıştırmaya denir. Temel olarak kullanıcıların bilgilerini çalmayı amaçlar. Cross Side Scripting de SQL Injection gibi kullanıcı verilerine dayanan bir saldırı türüdür.

3)Broken Authentication and Session Management
   
Tam olarak güvenliği sağlanmamış ( örneğin md5 veya benzeri bir algoritma ile korunmamış) oturum nesnenleri ve çerezlerinin ele geçirilip kötü amaçlar için kullanılmasıdır. Organizasyonlar için önerilen şeyse developerlarına güçlü authentication ve session management control sağlamasıdır.

4)Insecure Direct Object References
   
Herhangi bir kontrol mekanızması olmadan kod içerisinden bir dosyanın include edilmesi, direk veritabanı erişim bilgilerinin saklanması ve çağrılması ve benzeri public fonksiyon erişimleri gibi hatalardır. Korunmak içinse indirect objeler kullanılmalı ve objelere erişim control altında tutulmalıdır.

5)Cross Site Request Forgery (CSRF)
   
CSRF ataklarından bir sisteme login olmuş kullanıcı tekrardan login request göndermesi için zorlanır fakat bu sefer login requestindeki bilgileri istemciye değil saldırgana aittir.
Konuyu daha iyi anlayabilmek için yine bir banka örneği vererek açıklayalım. Saldırganın amacı banka hesabımızı boşaltmaktır. Bu amaç için bir web sitesi hazırlar ve bir resim içerisine bir kod aşağıdaki gibi bir kod gömer.

http://example.com/transferFunds? amount=1500&destinationAccount=attackersAcct#“ width="0" height="0" />

Eğer kullanıcı önce bankasında bir işlem yapıp daha sonar banka sayfasını kapatmadan bu siteye girip yukarıdaki imajın bulunduğu linke tıklarsa saldırgan kurbanın bilgisayarındaki cookie bilgilerinden yararlanarak amacına ulaşabilir.

6)Security Misconfiguration
   
Güvenlik ile ilgili tanımların zayıf, yanlış veya varsayılan olarak bırakılmasından kaynaklanan saldırılardır. Örneğin evinizdkei ADSL modemleri şifrelerinin değiştirilmemesi gibi. Her cihazın default şifrelerine ( bunlara cisco, juniper vb güçlü cihazlar dahil) internetten 15 saniyede ulaşabilirsiniz.

7)Insecure Cryptographic Storage
   
Kriptolonamamış verilerin zayıf sunucularda korunması(maması). Günümüzde pek çok e-ticaret sitesi müşterilerinin bilgilerini şifrelemeden saklamaktadır. Kötü niyetli Host sahibi veya saldırgan bu bilgilere ulaşabilir. Korunmak için verytabanına kaydettiğimiz özellikle şifre gibi veriler kriptolanmış bir şekilde kaydedilmelidir.

8)Failure to Restrict URL Access
   
Erişimi kısıtlanmış sayfalara erişimlerin kontrol edilmemesidir, bu sayafalara erişen diğer sayfa ve modüllerin iyi bir şekilde izlenmemesi veya kodlama hataları vb.
Örneğin bir admin paneline bir kısıtlama koymadan link yardımıyla ulaşılabilyorsa bu çok büyük bir güvenlik riskidir.

9)Insufficient Transport Layer Protection

Uygulamalar genelde hassas mesajlar gönderilirken network trafiğini kriptolamayı başramayabilirler. Başarsalar bile zayıf algoritmalar vb şeylerle yaparlar. Burada eğer network trafiğini dinlemeyi başaran birileri varsa bizim network üzerinden ulaştırmaya çalıştığımız bütün bilgileri çalabilir.   
Bu ataklardan korunmak için böyle hassas verilerimizi güçlü bir kriptolama işleminden sonra yollamalıyız.

10)Unvalidated Redirects and Forwards
   
Bir çok web uygulamasında ilk ve son veri kontrolü yapılmaksızın yönlendirmeler yapılmaktadır. Buna en güzel örnek yıllar önce alışveriş sitelerinde ödeme sayfasına geçmeden bir önceki sayfalarda fiyatlar ve miktalar değiştirilerek ödeme sayfasına yönlendirme işlemleri idi. Kısaca uygun bir kontrol yapılmadan saldırganın bizi pishing ya da malware sitesine yönlendirmesidir.
Korunmak içinse yönlendirmelerden kaçınmalıyız. Eğer yapmak zorundaysak kullanıcılardan aldığımız veriler doğrultusunda yapmayınız.

Kodlarımızı Daha Güvenli Yapabilmek İçin 7 Öneri

1)Asla Kullanıcı Girdisine Güvenme

Bu yazıyı okuyorsanız aklınızda kalması gereken en önemli şey budur. Asla kullanıcı girdisine güvenmeyin. Çünkü saldırıların büyük bir çoğunluğu bu taraftan gelir. Eğer dış dünyadan aldığımız her verinin doğru ve kötü niyetsiz olduğuna inanırsak ilk sorunumuz orada başlar. Çünkü saldırganlar tarafından kullanılan bir çok güvenlik açığı sunucuya kendi işlerine yarayacak kötü bir mesaj göndermle kırılır.
Inputlara güvenmek ve bilgilerin doğru formda olduğuna koşulsuca inanmak buffer taşmasına, cross side scriptinge, SQL Injectiona ve bunun gibi bir çok soruna neden olabilir.

2)Buffer Taşmalarından Korunun

Buffer taşması saldırganın programa programın beklediği değerden daha büyük bir değer vermesi  sonucunda değişkenin ayrılmış olan memory alanina sığmamasıdır. Ya da programlama yaparken ufak bir gözden kaçma sonrasında da oluşabilir. Programcı ne kadar tecrübeli olursa olsun bu hatalara dikkat etmelidir. Bir buffer taşması sonucu uzaya gönderilmiş olan bir uzay gemisi parçalanmıştır. Görüldüğü gibi küçük bir olaymış gibi gözüksede sonuçları çok büyük olabiliyor. Bu kadar büyük sorunlara yol açabilmesine ragmen genellikle buffer taşmasının çözümü oldukça basittir. Genelde biraz dikkatli olarak ve alınan değerlerin aralıklarını belirleyerek üstesinden gelinebilir.
Bu olaylara mahal vermemek için yapılması gereken en önecelkli şey unsafe kodlara izin vermemektir.


3)Cross-site Scriptlerden Korunun

Croos side scriptleri webe özel güvenlik açıklarından biridir. Aşağıdaki kod parçasına bakmak istersek;

        


Böyle masum gibi görünen bir kodun aslında saldırıya açık bir kod bloğudur. Normlde, kullanıcı bu tür bir koda aşağıdaki gibi bir URL ile birlikte ulaşırlar:


C# yukarıdaki script kodundan aldığı verileri iyi formda ve sadece name değerinden başka bir şey almayacakmış gibi düşünür. Fakat saldırganlar bu kodu istismar ederler ve name değeri yerine tıpkı bir name değeriymiş gibi bir script girerler;


Eğer yukarıdaki adresi adres çubuğuna girersek önümüze içeriğinde hi! Yazan bir dialog box ın çıktığını görürüz. Bu ne demek peki. Bu saldırganın bizim web sitemize istediği gibi müdahale edebilmesi anlamına geliyor. Belki böylesine zararsız bir kod için çok bir önemi olmayabilir fakat bir de olaya şu açıdan bakın. Bu web sitesinin bir bankanın web sitesi olduğunu ve yazılan scriptin internet şubesine giriş butonunu etkilediğini düşünelim.




Kullanıcı giriş butonuna tıkladığı zaman aynı bankanın internet şubesi arayüzüne bağlanır gibi fakat saldırganın önceden hazırladığı bir web sitesine yönlendirir.




Web sitesi tıpkı bankanın sitesine benzediğinden kullanıcılar çoğunlukla gerçek web sitesiyle arasındaki farkı anlayamazlar ve güvendikleri için bilgilerini girmeye başlarlar. Bunun sonucunda da girilen bilgiler saldırgan tarafından ele geçirilmiş olur. Elbette bankalarımızın güvenliği bunların çok daha üstünde güvenlik tedbirleri alınarak yapılıyor fakat bu örneks durumun vahammiyetini daha iyi kavrayabilmemiz içindi.
Peki cross side scripting den kodumuzu nasıl koruyacağız. Bu olayın başımıza gelmesini engelleyebilmemiz için iki yöntem öneriliyor. İlki ve yazımızda da ilk olarak değindiğimiz konu olan asla kullanıcı girdisine güvenme ve girdinin ne içermesi gerektiğini katı bir şekilde belirle. Örneğin; bu işi gerçekleştirmek için regular expressionları kullanabiliriz. Regular expressionlarla kullanıcının girdisini kısıtlayarak bu işlemi yaparız. Aşağıdaki c# kodu bu işi nasıl yapabileceğimizi gösteriyor.

Regex r=new Regex(@”^[\w]{1,40}$”);
If(r.Match(strName).Success)
{
         //String Kısıtlara uyar
}
else
{
         //String kısıtlara uymaz
}

Bu kodumuzda regular expressionları kullanarak stringimizin 1 ile 40 alfanumerik karakterler arasında kalmasını sağlıyoruz. Kullanıcının girdisini kontrol etmenin en güvenli yolu budur. Bu işlemi terstende uygulayabilirsiniz. Yani yasak karakterleri teker teker yasaklayarak. Fakat burada unutulmaması gereken bir husus var ki bu işlem yapılırken yapacağımız ufak bir dikkatsizlik saldırı yememize neden olabilir. Bu yüzden izin verilmeyen karakterleri yasaklamak yerine izin verilen karakter olup olmadığına bakmak daha güvenli bir yoldur.
Bu saldırıları önlemenin ikinci yoluysa bu özel karakterleri daha güvenli karakterlerle değiştirme yöntemidir. Ama birinci yöntem kesinlikle daha güvenlidir.

4)Asla sa İzniyle Hareket Etme

Şimdi de biraz SQL Injectionları inceleyelim. Bilindiği gibi birçok yazılım geliştirici kullanıcılardan değer alarak very tabanı üzerinde bu değerlerle birlikte işlem yaparlar.
Aşağıdaki kodu biraz inceleyelim;

void DoQuery(string Id) {
    SqlConnection sql=new SqlConnection(@"data source=localhost;" +"user id=sa;password=password;");
    sql.Open();
    sqlstring= "SELECT hasshipped" +
            " FROM shipping WHERE id='" + Id + "'";
    SqlCommand cmd = new SqlCommand(sqlstring,sql);

Birçoğumuz yukarıdaki gibi bir kod yazmıştır muhtemelen. Fakat bize tanıdık gelen bu kod aslında o kadar da masum değil. 3 kusuru var bize tanıdık gelen bu kodun. İlk olarak, database e ulaşım system administrator(sa) hesabı kullanılarak yapılmaya çalışılmış. Sa hesabı için belirlenen mükemmel şifremiz password olarak belirlenmiş. Ama bunlara rağmen bu koddaki asıl sorun string birleştirme işlemi yaparak SQL statementı oluşturuyor olmasıdır. Bu durumda eğer kullanıcı Id değeri için 1001 yazarsa ve bu string işletilirse hiçbir sorun çıkmaz ve muhtemel olarak aşağıdaki gibi bir kod işletilir.

SELECT hasshipped FROM shipping WHERE id = '1001'

Maalesefki saldırganlar bu kadar iyi niyetli değil. Id=1001 yazmak yerine aşağıdaki gibi bir kod işletmeyi deneyebilirler;
SELECT hasshipped FROM
shipping WHERE id = '1001' 
DROP table shipping -- ';

Yukarıdaki sorgu istediğimiz select işlemini yapıyor olmasına rağmen devamında gelen kodlar sayesinde shipping tablosunuda siliyoruz ki bu istemediğmiz bir olay. – operatorü sayesinde sonrasında gelen kodlar yorumlanmıyor. Biraz once sa olarak veri tabanına bağlanmıştık ve şimdide bir tablo sildik. Peki bu tür bir olay sadece select yetkisi verilmiş bir username ile veritabanına bağlanılmış olsaydı başımıza gelirmiydi. Cevap çok basit tabiki hayır. Bu yüzden veri tabanına bağlanırken dikkat edilmesi gereken en önemli konulardan biri veri tabanına asla system administrator yetkisiyle bağlanmamaktır.
Peki nasıl SQL Injection yemekten koruyabilriz kodumuzu. Bunun için dinamik sql kodları kulanmak yerine stored procedure lar kullanmak en akıllıca olan yollardan biridir. Tabiki yine bir numaralı altın kuralımızı unutmayarak kullanıcı girdilerinin istediğimiz formatta olup olmadığını da control etmeliyiz. Örnek kod;

Regex r = new Regex(@"^\d{4,10}$");
if (!r.Match(Id).Success)
    throw new Exception("Invalid ID");

SqlConnection sqlConn= new SqlConnection(strConn);
string str="sp_HasShipped";
SqlCommand cmd = new SqlCommand(str,sqlConn);
cmd.CommandType = CommandType.StoredProcedure;
cmd.Parameters.Add("@ID",Id);

Unutmayalımki cross-side scripting, buffer overruns ve SQL Injection ların hepsi kullanıcı girdisine güvenme sonrasında çıkmıştır. Bu yüzden altın kuralımızı her zaman hatırlamalıyız.

5)Asla Kendi Ürettiğin Encryption Sistemini Kullanma

Eğer bir kriptolama işlemi yapıcaksanız asla kendi ürettiğiniz kripto algoritmasını uygulayarak yapmayın. Pek çok insan kendi ürettikleri kripto algoritmalarının kırılmasının çok zor olduğunu düşünerek bu tür bir yolu seçerler fakat yanıldıkları en büyük nokta kriptoladıkları kodların muhtemelen birkaç dakika içerisinde kırılabilecek düzeyde olmasıdır. Bu yüden c# dilinde kriptolama işlemi yapacaksak kripto kütüphanelerini kullanmamız daha iyi sonuçlar doğuracaktır.


6)Least Privilage Prensibine Uyun

İşletim sistemleri ve common language runtime(C# kodumuzun makine diline çevirildiği yer) bir çok nedenden dolayı güvenlik prensiplerine sahiptir. Bunun da temel amacı kullanıcıların erişime yetkisi olmayan yerlerde verilere ulaşmalarını engellemek ve kötü niyetli kişilerin veriliremizle oynamasını engellemektir ve genellikle bunu serilization işlemlerini engelleyerek yaparlar. Güvenlik prensiplerini kodumuzu çevreleyen bir duvar şeklinde düşünebiliriz. Erişime izni olanları içeriye alır, izni olmayanları duvar dışında bırakır.
Yukarıda söylediğim güvenlik prensipleri dışında bize düşen bazı görevler daha vardır. Burada asıl amaç hiçbir zaman gereğinden fazla yetkiyi vermemektir. Şöyle bir örnek düşünelim;
Elimizde veritabanımızdaki verileri gösteren bir yapı olsun. Burada amacımızı gerçekleştirebilmemiz için bize sadece vritabanımızdan select yetkisi almış olan bir connection yetecektir. Çünkü tüm yapmak istediğimiz verileri veritabanından çekmektir. Eğer bir şekilde kötü niyetli bir kişi web sayfamızın diger açıklarından faydalanıp oynamalar yapmaya çalışıyorsa tek yapabileceği bizim kullanıcılara göstermiş olduğumuz verileri alabilmektir. Asla veriler üzerinde değişiklik yapamaz. Ama bu örneğimizde veritabanına erişim yetkimizi sadece select olarak değilde update ve delete de dahil olacak şekilde bir yetki vermiş olsaydık işte o zaman kötü niyetli saldırgan verilerimizi değiştirebilr ve bizim istediğimiz verilerimizi sergilememizi engeleyebilirdi. Hatta ve hatta daha ileriye giderek veritabanımızdaki verilerimizi silebilirdi bile.
İşte yukarıdaki gibi durumlara maruz kalmamak için her zaman işlerimizi yapabileceğimiz en düşük yetki seviyesinde yapmalıyız. Her zaman least privilege ilkesine uymalıyız.

7)Hata Denetimine Yeterli Önemi Ver

Bu yazıyı okuduğunuza gore kod yazma işine bir tarafından dahil olduğunuzu düşünüyorum. Hepimiz kod yazıyoruz öyle değil mi? Peki kaçımız bu yazdığımız kodların test kısmına gerekli önemi veriyoruz ya da error handling mekanizmalarını yeterince kullanıyoruz. Bu üzerinde genellikle yüzeysel olarak durduğumuz konulardan. Oysaki en az yukarıda konuştuğumuz durumlar kadar önemli bir durum bu.
Test edilmeden kullanılan programlar genelde büyük güvenlik açıklarına sahiptirler. Bu güvenlik açıklarına maruz kalmamak için kodlarımızın test bölümüne yeterli önemi vermeliyiz. Elbetteki bütün şartlar için test edemeyiz fakat ne kadar çok test yaparsak ileride programımızın çökme olasılığı da o derecede iner. Ne kadar az test yaparsakta güvenliğin temel ilkelerinden olan sürdürülebilirliği sağlamamız da o derece zorlaşır.
Bir de kodlarımızı yazarken error handling sağlayabilmemiz için gerekli yerlerde try-catch bloklarını koymaya özen göstermeliyiz. Olağan dışı oluşan durumlarda ya da olası olusabilecek hatalarda programımızın çökmesi ya da yanlış çalışması yerine bir uyarı mesajı vererek progamımızın güvenilirliğini artırmamızı sağlar.

Kaynaklar








2
Oca

Okuduğum habere göre Microsoft, pazarlama stratejilerine yön verebilmek için Linux danışmanı arıyor. Bu uzman Microsoft'un CEO'su Steve Ballmer tarafından seçilip alınacak. Hatta şu şekilde bir iş ilanı da var:

"If you’re looking for a new role where you’ll focus on one of the biggest issues that is top of mind for KT and Steve B in “Compete”, build a complete left to right understanding of the subsidiary,..."

linux

İş başvurusunda bulunmak istiyorsanız şu adrese tıklayınız.

Kaynak:

http://www.itrunsonlinux.com/news/150-microsoft-wants-to-hire-an-anti-linux-guru

31
Tem

Sonunda eve döndüm. Tahmin ettiğim gibi burası yanıyor. İki gece önce köyde öyle bir fırtına koptu ki, bir bilseniz gece sesten zor uyuduk. Orada hava çok güzel, serin olduğu için geceleri çok rahat uyuyorsunuz. Eve geldiğimde şöyle bir kestireyim dedim yemedi. Yükseklik farkı üstüne bir de temiz havayı bırakmış olmak bünyemizi bir kaç günlüğüne sarsacak.
Aslında daha kalabilirdim ama iş bakmam gerekiyordu. Boş boş köyde otur nereye kadar. Hazır borsa uçmuşken belki bende bir iş bulurum dedim ve İzmit'e kaçtım. Sıkılıyorum köyde bir aydan fazla kaldım mı. Sevmediğimden değil ama işte boş durmak hoşuma gitmiyor. Herkes bir işle uğraşırken benim onları seyretmem gıcık bir durum. Arada yardım ediyordum edebildiğim kadarda artık dönmenin zamanı gelmişti.
Bir sürü şey yaşadık işte, geldik. Eğlendikte üzüldükte. Köyden inmeden önce mezarlığa gittik, önce dedemin mezarına gittim. Orada ip koptu duygulanmaya başladım. Sonra diğerlerine uğradık. Yolda ağlayasım geldi. Yıldızları seyrettim bir süre, batıya doğru geldikçe geceleri yıldızları görmeyi başarabildim bizim orada geceleri yağmur yağıyordu hep. Neyse, baktım yıldızlara. Bir birlerine ne kadar yakın gözüküyorlardı ama aslında uzaklardı. Çok uzak hemde. Sadece bir birlerinin ışığını görebiliyor ama daha öteye yaklaşamıyorlardı. Yine yıldızlar kadar yalnızım dedim. (sırf şuradan bir film çıkarırım) Eve geldiğimde artık beni karşılayacak kimse yoktu. Hepsi köyde. Bense yine yalnızım. Önümde bilgisayar(ki şu anda çığlık attım yer kalmamış offfffffffffffff bende niye Pardus 2009 inmedi diyorum) uğraşıyorum. Artık iş bulana kadar böyle takılırım iş bulunca da zaten yorgunluktan yalnızlıkmış, yıldızlarmış kim takar :D

Evde olsaydım yazmayı düşündüğüm bir haber vardı. Microsoft'un ekonomik krizde düştüğü durumda özgür yazılımların katkısı ne orandaydı. Şimdi bir habere bakıyorum Yahoo ile Google'a karşı işbirliği yapacaklarmış, tutarsa artık. Efendim habere göre MS'un kâr oranı bir miktar düşmüş, düşmeye de devam edecekmiş. Şimdi Özgürlükiçin.Com da yayınlanan haberlere baktığımızda Letonya dan bilmem ne cumhuriyetine kadar bir çok devlet özgür yazılımlara göç ediyor. Böyle bir ortamda kurumsal müşterilerini kaybetmeye başlayan Microsoft bu kazancını nereye kadar sürdürebilir?

Kriz ortamında kurumlar yüksek lisans bedelleri ödemek yerine bunlara verecekleri paralarla kendi yazılımlarını geliştirme yoluna gidiyor. Tüm bu kurumların transfer işlemleri tamamlandıktan sonra son kullanıcılarında kurumlardaki sistemlere uyum sağlamak için özgür yazılıma geçiş yapma ihtimali yadsınamaz. Zaten böyle bir akım varken Microsoft'un neler yapacağını merak ediyorum. Büyük başarılar kazanmış bu firmanın gelecekte atacağı adımlar kendisini bitirebileceği gibi özgür yazılım camiasının en büyük oyuncularından birisi haline getire de bilir. Benim beklentim kodlarını açmasa da ileri ki dönemde Microsoft'un yazılımların ücretleri konusunda büyük indirimlere gideceği yönünde. Bu şekilde kazancını bir miktar kaybetse de pazar payını koruyabilir ama er ya da geç daha köklü bir değişim yapmak zorunda kalacak.

Nereye geldik? Ehh Pardus'tan bahsetmesek olmaz. Köyde babam ağaç sansarı görmüş(zerdeva) aha dedim Pardus bizim bahçeye kadar gelmiş! Gelmemişti tabiki. Zerdeva şekilde ki gibi bir hayvan. Özlemiştim Pardus ile uğraşmayı gelir gelmez indirmeye başladım ama yer kalmamış tekrardan indirmem gerekecek. İlk izlenimler oldukça olumlu. Beklediğimize değmiş gibi gözüküyor. Kurulumu gerçekleştirdikten sonra daha ayrıntılı bir şeyler yazacağım.

22
Nis
Ntvmsnbc de yayınlanan habere göre başlıktaki durum gerçekleşecekmiş. Esas olay şu Microsoft Bilkent Üniversitesi kapsamında bir İnnovasyon Merkezi kurdu. Ballmer da bunun açılışına geldi. İlk yıl 500k $ olmak üzere toplamda 10m $ lık bir yatırım planları varmış. Müşterileriyle birlikte üniversite öğrencileri yeni çözümler getireceklermiş. Tabi ki bunlar Microsoft teknolojileri temelli olacak. Hayırlı olsun ne diyelim? Yatırım yatırımdır da Ballmer'ın söylediklerine bakılırsa öncelikli hedefleri hastaneler ve e-devlet uygulamalarıymış. Devlet kendisini elektronik ortama dökerken büyük paralar harcıyor ve işte Microsoft buradan olabildiğince büyük bir pay almak peşinde. Benim merak ettiğim burada devletin nasıl bir politika izleyeceği. Bir tarafta devlet kurumlarından birisinin aracılığıyla Linux dağıtımı(Pardus) geliştirirken öteki tarafta başka devlet kurumları Microsoft ile anlaşma yaparsa şaşırmam. Avrupada çeşitli resmi kurumların Linux platformuna geçtiklerinin haberlerini okuyoruz. Bu geçişin maliyetlerini önemsemiyorlar bile! Çünkü uzun dönemde bu maliyetten çok daha fazla olan lisans bedellerinden kurtulmuş oluyorlar. Devlet kurumlarının platform bağımlı uygulamalar geliştirmesinden oldukça rahatsızım. Çeşitli bilgileri edinemiyorum ve bu bilgileri bana sağlayamayan programcıları kınıyorum.

Gelelim şu oyun geliştirme ofisi çekirdeğine. Umarım bu XNA ile oyun geliştirme çekirdeği değildir. Her ne kadar bazı fanboylar XNA ile çok güzel oyunlar geliştirebilineceğini söyleselerde bizzat denediğimden bu tarz yorumlara "hadi janım?" cevabını veriyorum. Oyun yapmak için XNA kullanılabilir, bende yaptım ekranda top geziyordu ama XNA kullanılarak ticari bir oyun zor yapılır. Bildiğim kadarıyla XNA ile geliştirilip oyun satılabilen ülkeler arasında Türkiye yoktu bari o değişmiş olsunda emekler boşa gitmesin. Dilerim modifikasyon yapıp oyun yaptık diyen arkadaşlar biraz para kazanırda düzgün oyun yapmaya başlarlar, bizde senarist falan olarak destek oluruz :P Şaka bir yana oldukça yavaş olan XNA sistemi ile br yere varmak çok zor, yinede iyi dileklerimizle yazıya son veriyoruz^^
9
Kas

Bildiğiniz gibi Hotmail bir süre önce servisini güncellemişti. Ancak bu güncellemeden sonra Linux kullanıcıları hotmail hesabını kullanamaz hale geldi Kullanıcılar hesaplarına erişmek istediğinde “Kullandığınız tarayıcı desteklenmiyor” uyarısıyla karşılaşmaya başladı. Buna ek olarak son güncelleme sonrası artık Linux kullanıcıları yeni hotmail hesabı da açamıyor. Ubuntu 8.10, CentOS 5.2, ve Fedora 9 sistemlerinde son Firefox sürümüyle yapılan denemelerde Hotmail, yeni hesap açmak istenildiğinde hata vermeye başladı.

hotmail_linux_error

Bir şekilde hesabınıza erişmeyi başarsanız bile yeni posta oluşturmak istediğinizde benzer bir hatayla karşılaşıyorsunuz.

Daha önce Firefox 3 ile siteye eriştiğinizde benzer bir hata veriyor,  “Devam et” dediğinizde sorunsuzca hesabınıza ulaşabiliyordunuz. Ancak son Hotmail güncellemesinden sonra artık bu yöntemde işe yaramıyor.

Şimdi aklımıza şu soru geliyor: “Microsoft bunu bilerek mi yaptı?”

İşin ilginç olan kısmı ise şu; Netcraft analizine göre hotmail bazı sunucularında hala Linux kullanıyor.

Son durum Pardus’ta da pek iç açıcı değil. Yaptığım denemelerde kayıt olmayı başaramadım. Hesabıma bir şekilde erişmeyi başarsam da yeni e posta gönderemiyorum. Bakalım MS bu konu ile ilgili bir açıklama yapacak mı?

      
7
Eyl

Efenim, Webkit WebKit 525.13 kullanıyormuş da, Safari’den farkı yokmuş da, güvenlik açıklarıyla dolup taşıyormuş da, pazarın altını üstüne getirmiş de…

Ben onu bunu bilmem. Bunu da gördüm ya, biraz daha bekleyebilirim :)

Halen “beta” sürecinde. Halen Linux ve MacOS sürümler mevcut değil. Her gün yeni bir güvenlik açığı duyuruluyor. Ama gene de duyurulduğu andan itibaren büyük bir ilgi görüyor. Çıkışının ardından iki gün bile geçmeden Opera’dan bir adım önde olduğu bile iddia edilmiş. Google denince akan sular duruluyor sanki…

Microsoft’takilerin gözü birazcık da olsa korkmuştur gibi geliyor bana…

İki saatin ardından gelen bir dipnot: Ekran görüntüsünde görülen uyarıyla bir daha karşılaşmak nasip olamadı, uyumsuzluk sorunu hemen giderilmiş belli ki…

17
Nis
Son birkaç haftadır microsoft seminerlerine katılıyorum. "gencsengeleceksin" konferansı, microsoft lansmanı vesaire.. Ve dikkat ediyorum hemen hemen hepsi de aynı tip şeyleri anlatıyorlar. Bunlara bir şey oldu demeden düşünemiyorum. Özellikle üstünde durulan "özgürlük", "açık kaynak" konularına bu aralar neden bu kadar yoğunlaştıklarını bilemiyorum. Belki de hep böyleydiler, bu konuda bir bilgim yok. Ama konferansta dağıttıkları formlarda şunu yazmadan edemedim:

"Ne oldu da açık kaynak ve benzeri kavramlara ilgi duyar oldunuz? Neden açık kaynak savaşımındasınız?"


Bir de slaytlarda yer alan "Açık kaynak, açık standart, açık hede ayrı kavramlardır." gibisinden bir cümleye acayip gülesim geliyor. Benim bundan anladığım, "microsoft kodları açacak" haberlerinin üstüne, kıvırabilmek için böyle bir kavram karmaşası yaratılıyor.

İkinci dikkat ettiğim nokta, "Hem tasarımcı, hem kod yazarı olunmaz." üzerineydi. Pekala belli bir ölçüde katılabilirim bu söze, ama sonraki slaytta yer alana katılmam mümkün değil: "Blend ile bunu pekala yapabilirsiniz." Evet, hem kod yazarı, hem tasarımcı olmak gerçekten zor bir şey, ama bunun için yeni bir programa ihtiyacınız yine de yok.

Benim içimi daraltan, sıkıntı yaratan olay, bir kullanıcı, bir kod yazarı veya bir tasarımcı olarak paralı bir işletim sisteminin beni bir işi yapabilmek için belli bir programa, belli kısıtlı özelliklere veya lisansa zorlamasıdır. İster kodu açık olsun, ister kapalı; isterse paralı olsun, isterse parasız, taviz veremeyeceğim tek konu "özgürlük"tür. Kendi donanımımda ve kendi çalışmalarımda, kendi ürettiğim yazılımlarda gerçekten neler olup bittiğini belli bir noktaya kadar bilebilmek pekala can sıkıcı..

Son gittiğim seminerde de falanca bir eğitim firması çalışanı, microsoft sertifikalarının ne kadar gerekli olduğundan bahsediyordu. Adeta "Siz sertifika alın bize para lazım. Siz bu sertifikayı almazsanız, bilgilerinizi ispatlayamazsınız ve sizi hiçbir firmada çalıştırtmayız." der gibiydiler. Reklam doluydu seminer, başka diyebileceğim bir şey yok. Hele sertifikanın gerekliliği üzerine verdiği örnek iyice hayranlık bıraktırıcı bir konu: Eleman dişçiye gitmiş, önünde çok uzun sıra varmış, doktora microsoft sertifikasını gösterince hemen ameliyata alınmış.

Vay haline! Yüz kişinin önünde bu çalışan nasıl oldu da olayı gönül rahatlığıyla anlatabildi ki? Ben şimdi düşünmez miyim, diğer insanlara haksızlık edildi diye? Meğer ne gurur duyulası bir sertifikaymış, bu sertifikayı alınca sanki toplumun kralı kesiliveriyoruz ha? Alın bu sertifikayı, sokun bir tarafınıza o haldeyse! Ben doktor olsam sizin adınızı soyadınızı kapıma yazdırırdım:

"Bu ismi yazılı olanlar sizin hakkınızı yemeye çalıştılar."
26
Tem

Bu aralar, buluttan nem kapar oldum. Bazen fark ediyorum, haksız yere çevreme de çattığım oluyor, ne yazık ki. Ama sakin sakin, bilgisayar başına geçtiğim vakit, bir şeyler illaki beni germek zorunda sanki…

***

Msn’de son günlerde bir zararlı salgını olduğunu yazmıştım [1]. Web günlüğüme hemen bir iki yorum düştü. Hem günlüğümdeki yazıyı yazarken, hem de gelen ilk yorumlara verdiğim yanıtta, böyle bir sorunla karşılaşmadığımı da dile getirmişim. Ancak, yazılan ilk yorum “Msn’i sistemden kaldırıp sisteme tekrardan kurulması sonucu düzeldiğini” belirtirken, bundan iki saat sonra yazılan yorumda ise “üç gündür bu sorunla karşı karşıya olduğunu ve nasıl kurtulabileceğini” soruyor. Peki, senden iki saat önce yazılmış yorumu neden okumuyorsun?

Sonrası daha da beter, akşamına girilen ve gereksiz olduğunu düşünüp sildiğim diğer yorumlar arasından bir tanesi “hey dostum, ben de aynı sorunu yaşıyorum bana hemen çözüm yolunu söylersen çözerim, ilgine teşkürler dostum” şeklindeydi. İşte o an, içimden “Hey dostum ben de bu sorunu hiç yaşamadım, biliyor musun dostum? Üstelik bir de önceden yazılanları bir okusaydın ya dostum” yanıtını verecektim ama zaman kaybı olurdu düşüncesiyle vazgeçtim.

***

Pardus-Linux.Org forumunda kaç kere soruldu, kaç kere yanıtlandı. Ama nedendir, halen soruluyor… Mesela, en sıcak örneklerden bir kaçı;

Bir kullanıcı, bir konu başlığı açıyor ve başlığı açarken yazdığı mesaj aynen şu; “merhaba çalışan cd beryl kurulumu oluyormu yani kurulan pardusta aynı oluyormu“. Bir kere, Beryl ile ilgili soru, forumda onbin kere sorulmuş ve bu konuda forumda bir araştırma yapsaymış, bulması hiç de zor olmayacakmış. İki, ne sorduğunu anlayamıyorum, çünkü her ne kadar bir çok Türkçe kelime ve ek doğru veya yanlış bir biçimde yan yana getirilmiş olsa da, bir arada sağlıklı bir cümle oluşturamıyor.

Bir diğer örnek, Knight Online‘ın, Silkroad Online‘ın, Pardüs’e üzerinde çalıştırılıp çalıştırılamaması ve bunun Türkiye’deki internet cafe’lerde Pardus’un yayılmasını nasıl etkileyeceği. Hayır efendim, tüm camia yanlış biliyor, Pardus değil, Pardüs! Bu konu da, en az onlarca kez forumda konuşuldu, tartışıldı… Ancak, hayır! Konunun tekrardan açılması, tekrardan tartışılması, aynı sebeplerin bir daha aynen gösterilmesi gerekir! On kere konuşuldu… Knight Online‘ın ve Silkroad Online‘ın Pardus üzerinde neden çalışamadığına o kadar çok değindik ki, burada bahsetmiyorum bile. Ancak, sadece bu iki oyunun çalışmasıyla, Pardus, Türkiye genelinde internet cafe’lerde yaygınlaşamaz. Neden mi? İşte sorulması mantıklı olabilecek ve seve seve yanıt verebileceğim kısım burasıdır.

Bir internet cafe’ye gidildiği vakit, Kadıköy’de sıkça karşılaşabileceğimiz gibi ya bilgisayar oyunları oynanır veya daha ciddi, öemeli bir amaç için internet kullanılır. Ancak, ben, her iki amaçla da kullanan bir insan olarak, ne tür sıkıntılar olabileceğine değiniyorum. Evinde, iş yerinde, kısacası bilgisayar başında durabileceğim her türlü zaman diliminde Microsoft Windows XP kullanmış bir kullanıcı, Linux kurulu bir bilgisayarın başına geçti.. E-postasına ulaştı, Msn’ini açtı, USB Bellek veya disket, her ne ise, onu da taktı ve sistem bunları gördü, güzel… Ancak, hemen bir internet sayfası açtı. Örneğin… ILSIS [2]! Evet, ILSIS! Ama o da ne? “Tarayıcınız İlsisWeb tarafından şu an için desteklenmiyor. Tarayıcınızı IE 5.0 veya daha üstüne güncelleyiniz.” yazısıyla karşılaşıyor. Hemen, Microsoft Office ile hazırlanmış bir dokümanı Open Office ile açmaya çalışıyor. Nasıl yani? Tablolar, şablonlar kaymış, yazılar taşmış!.. Sonra *bu kadar sorundan sonra nasıl oluyorsa* işini güvenle bitirdiğine inanıyor ve hazır gelmişken biraz da bilgisayar oyunu oynamak istiyor…

Knight Online‘ın ve Silkroad Online‘ın Linux üzerinde neden çalışamadığı ile ilgili konuya da biraz yanıt olarak şunu söyleyebilirim ki; bir internet cafe sadece bu iki oyunla dönmemektedir. Size, çok çeşitli oyunlar sunan bir internet cafe’nin yaklaşık bir oyun listesini sunmak istiyorum:

Age of Empires, Age of Mythology, Battlefield, Bloodrayne, Call of Duty, Civilization, Command & Conquer, Company of Heroes, Diablo, Doom, Driver, Dungeon Siege, Dungeons & Dragons Online, Elder Scrolls IV - The Oblivion, Eve Online, Fable, Fifa, Flatout, Grand Theft Auto, Guild Wars, Half-Life, Heroes of Might & Magic, Lord of the Rings Online, Lord of The Rings: Battle for Middle-Earth, MotoGP, NBA, Need for Speed, Neverwinter Nights, Nox, Overlord, Prince of Persia, Pro Evolution Soccer, Quake, Ragnarok Online, Rune, Sacred, Star Wars Galaxies Online, Star Wars: Battlefront, Star Wars: Jedi Knight 2, Star Wars: Knights of the Old Republic, Starcraft, Ultima Online, Unreal Tournament, Warcraft, Warhammer 40K, World of Warcraft, Worms…

İşte yukarıdaki oyunlar, Kadıköy’de ismini verebileceğim üç tane internet cafe’de oynanabilen oyunların uzun bir listesi. Korkutucu değil mi? Bazıları oyunların ikincileri, üçüncüleri, bilmem kaçıncıları çıktı, o çıkanlara da ek paketler ve modifikasyonlar hazırlandı, yamaları yayınlandı. Bunları da hesaba katın, Linux’ta bunların kaçı performans, ağ bağlantısı ve diğer açılardan sorunsuz olarak çalışacaktır? On tanesini geçmez, açık konuşayım. İsterse hepsini Cedega [3] ile çalıştırmayı denesin, hiç birinin Windows’taki kadar kararlı bir biçimde Linux kurulu bir sistemde çalışabilmesi mümkün değildir.

Bu da işin oyun kısmıydı. Şimdi, kimi okuyucuların kafasında bir kaç soru oluşmuştur, onları da yanıtlayayım.

Ofis uygulamalarında sorun, Open Office ve diğer alternatifleriyle hiç bir şekilde uyumlu çalışamayan Microsoft Office ürünündedir. ILSIS’te sorun, sayfa tasarımcısının dünyada ve Türkiye’de sadece Microsoft Internet Explorer kullanıldığını düşünecek kadar dar görüşlü olmasıdır. Oyun piyasasındaki sorun, oyun geliştiricilerinin *belki de haklı olarak* Linux tarafından umdukları kârı elde edememeleridir.

Sanki, tüm suçu başka taraflara atarmışım gibi bir izlenim bıraktı, değil mi? Ama aslında Open Office ile hazırlanan ve doğru dosya türünde kaydedilen bir doküman, Microsoft Office ile sorunsuzca açılabilir. Aslında, bir internet sayfasının Microsoft Internet Explorer haricinde başka bir internet tarayıcıda çalışması için ayrıca bir iş gücü sarf edilmez. Doom, Unreal Tournament, Quake ve daha bir çok oyunun da Linux sürümü bulunmaktadır, demek ki Linux için oyun geliştirmek teknik açıdan zor değilmiş, geliştirilmiş kaliteli örnekleri varmış…

Demek ki neymiş? Yazılımların geliştirilmesi aşamasında belirlenen stratejileden dolayı, Linux’un internet cafe’lerde yaygınlaşması engelleyen en büyük sorun, açık kaynak olan alternatiflerini adamdan saymamasıymış.

Demek ki neymiş? Sadece Knight Online‘ın ve Silkroad Online‘ın Pardus üzerinde çalıştırılabilmesiyle, Pardus, internet cafe’lerde hemen yaygınlaşamazmış.

***

Gene forumlarda sıklıkla rastlanan bir konu, Pardus’un yazılışı. Linux’u belki telaffuz edilemiyor olabilir, hak veririm. Ama aynı durum Pardus için de aynen geçerli. Hem de sayfanın her tarafında Pardus yazıyorken, bu nasıl “Pardüs“, “Pardüş“, “Pardüs’e“, “Pardus’e” şeklinde evrim geçirebiliyor ve geçirdiği evrime göre ek alabiliyor? Hmm, bu konu da forumda bir çok kez konuşulmuştu, şimdi hatırladım…

***

Sonuç? Gereksiz yere onlarca kere tartışılan bir konuda çözme ulaşılamadığında, bunu internette başka kaynaklarda aramak çoğu kullanıcının aklına gelmiyor. Başka kaynakları da bir tarafa attım, ilk danıştığı sayfada da aratmıyor diyebilirim. Ancak, bir soru sorulduğu vakit anında cevaplanmasını istiyor.

Peki, cevaplayacak olanlar kim? Uzaylılar mı? Eru mu? Saylonlar mı? Değil, insan! Uzaylılar zaten foruma ihtiyaç duymaz, Eru’nun işi ne? Saylonlar aramızdaysa zaten geçmiş olsun :) Ama insan ise, öncelikle saygı, anlayış ve sabır gerekir. Yardımcı olacak kimsenin de sizi anlayabilmesi için olabildiğince doğru kullanılmış kelimeler ile anlaşılabilir Türkçe cümleler oluşturulması gerekir. İlgili sayfalarda gereksiz konu çöplüğünün oluşmaması için, ilgili sayfa içerisinde araştırmak gerekir. Ve bir kez daha üstüne basa basa söylüyorum, karşınızdakine karşı anlayışlı olmanız gerekmektedir. Çünkü, o bir gönüllüdür. Kimse onun kafasına tabaca dayayıp da size yardımcı olmasını istememektedir. Onu da uğraşından soğutmamak gerekir…

***

Yazdım ve biraz da rahatladım. Ve, okuyanların akıllarında oluşabilecek bir izlenime ters bir düşünceyle, gerek #pardus@freenode.net‘te, gerekse forumlarda, bir gönüllü olarak kullanıcılara yardım etmeye devam edeceğim ve elimden geldiğince onları araştırmaya yönelteceğim. Ancak, şu yazdıklarımı okuyanların da, neler demek istediğimi iyice anlamasını isterim.

Saygılar…

[1] http://egetun.wordpress.com/2007/07/23/msnde-zararli-salgini/
[2] http://ilsis.meb.gov.tr
[3] http://www.cedega.com

8
Tem

Dün, bir arkadaşımın bilgisayarının çökmesi üzerine, Windows’u baştan kurmaya karar verdik. Kendisi, daha önce ısrarlarım neticesinde Pardus’u denemiş, Amarok sağ olsun bayağı sevmiş, ama müzik kayıtları yaptığı için ihtiyaç duyduğu ve alıştığı uygulamalara Linux ortamında ulaşamadığı için Windows’a geri dönmüştü.

Dün Windows XP’yi kurduktan sonra, masaüstüne ilk girişinde “Windows kritik bir hatadan kurtarıldı” ve “explorer hata raporu gönderimi” hatalarıyla karşılaştık. Şaşırmamıştım, çünkü benzerlerini daha önce bir kez daha yaşamıştım. Ama asıl sorulması gereken, bu noktaya nasıl geldi?

Arkadaşımın bilgisayarı, internete henüz geçtiğimiz gün bağlanabildi. Çok de önemli olmayan bir sebepten ötürü Emniyet Genel Müdürlüğü internet sitesine girilmesiyle başladı. Ekranda komut satırı (Ms-dos penceresi) açıldı, bir şeyler kurdu ve o an bilgisayar kapandı. Bir daha açılması zahmetli oldu. Artık o bilgisayar zararlıların işgali altındaydı. Arkadaşım sebebini bilmiyordu.

Her Windows kullanan arkadaşıma, eğer Windows kullanmaya devam edeceklerse tavsiye ettiğim üç yazılım AVG, AdAware ve Register Mechanics oluyor. Ancak, bilgisayarına el attığım tüm arkadaşlarım bilir ki, ben Windows kullanmam ve uzun süre Windows kullanmayınca da doğal olarak unutuyorum. Evimdeki bilgisayarda bir dakikada çözebildiğim sorunları, arkadaşımda bir kaç dakikada ancak çözebiliyordum.

Örneğin, bir uygulama kilitlendiğinde onu yok edemiyorum. “Windows Görev Yöneticisi” denen pencere kilitlendiğinde, onu sonlandıramıyorduk. Masaüstündeki simgeler kaybolunca, tekrardan “Windows Görev Yöneticisi“nden explorer.exe’yi yok edip, yeni görev olarak gene explorer.exe’yi seçiyorduk. Başlat çubuğuna tıklayamayınca, ALT+F2 tuş kombinasyonuyla Linux’ta olduğu “Komut Çalıştır” penceresi gelmiyor, CTRL+R tuş kombinasyonuyla Windows 98′de açılan “Çalıştır” penceresi nedendir Windows XP’de gelmiyordu. Windows oturumu her açıldığında kendiliğinden açılan Windows Live Messenger’ı kapatabilmek için Denetim Masası değil, “Çalıştır” penceresinden “msconfig” yazarak ilgili ayrı bir menüden ayarlayabiliyorduk. Yüklenen en ufak sürücünün sorunsuz çalışması için, her bir sürücünün kurulumu ardından bilgisayarı bir daha baştan başlatıyorduk. Daha donanım sürücülerinin kurulumunun ardından, keyfi amaçlı uygulamaları (mesela Winamp, Lastfm ve oyunları) sisteme kuramadan, bilgisayarın ağırlaştığını hissediyorduk.

Birkaç saat dahi olsa, Windows ile karşılaşmam benim için oldukça yorucu oldu. Evime dönüp, Pardus kurulu bilgisayarımı açınca, gerçekten rahatlamıştım.

Bu yaşadıklarımı aynen de yazma ihtiyacı hissettim. Beni, vaktiyle Linux ile tanıştıran Kaan ve Ayla’ya, “abi ya, sen Fedora kullanıyorsun, bak üç gün önce Pardus çıkmış, bir de onu dene” diyen Mertcan’a teşekkürlerimi sunarım.

Gerek çevremdeki Windows kullanan, bilgisayarla haşır-neşir olan arkadaşlarım benim Linux hayranlığımdan, gerekse yazımı Özgürlük İçin Gezegeni’nden okuyacak olan Linux camiası da konunun içeriğinden ve birazcık da başlıktan ötürü bana tepki gösterebilirler. Ama dün son bir kez daha bazı şeyleri rahatlıkla fark edebildim.

Dün bilgisayarına Windows kurduğumuz arkadaşım başta olmak üzere bir çok kullanıcı Linux’a başlarda soğuk bakabilir, biraz kurcaladığında sevinebilir ve arkadaşım gibi kimi sorunlar yaşadığında hemen Windows’a dönebilirler. Ancak, kimileri de benim gibi sorunun çözümlerini arayabilir ve Linux’a hakim olabilir. Kimisi Windows’u daha rahat bulabilir, kimisi de Linux’u.

Ancak, sık sık forumlarda ve kimi günlüklerin yorumlarında gördüğüm kadarıyla, çoğunluk nedendir bir fanatiklik içinde.

Bırakın, karşınızdaki hangi platformda rahatsa, orada yoluna devam etsin ve buna da saygı duymasını bilin. Sizin yapmanız gereken, *her ne kadar ben de vaktiyle sık sık yapmış olsam da* başta Windows olmak üzere Microsoft’un ürünlerini ve hizmetlerini kötülemek değil, onlara karşılık gelen alternatif çözümleri tanıtmak, göstermektir. Son tercih, her zaman kullanıcınındır ve tercihlere her zaman saygı gösterilmelidir.

Tahmin ediyorum ki çevremde Microsoft Windows XP kullanan bir çok arkadaşım lisans sorunuyla [1] karşı karşıya… Kendi adıma konuşayım, ben o uyarı penceresini gördüğümde, bir sonraki sefere bilgisayarımdaki verilere sağlıklı bir biçimde ulaşıp ulaşamayacağım konusunda endişelenirdim. En azından öyle bir korkum yok ;)

Son olarak, söz konusu ekran görüntüsü, benim Windows XP kurduğum bilgisayardan alınmamıştır!

Saygılarımla…

[1] http://egetun.googlepages.com/winxplisans.jpg