16
Ağu

Şimdi yazacaklarımda belki haklıyım, belki haksızım, kimse bunu bilemez. Ama bunlar biraz bilgi sahibi olan bir kullanıcının gözünde canlananlar olduğu için dikkate alınmalı diye düşünüyorum. Son iki blog yazım oldukça eğlenceli ve geyik yazılardı. Aklımda canlanan bir kaç eğlenceli şeydiler. Ama şimdi yazacağım şey biraz ciddi.

Geliştiriciler gözünde “Topluluk” ve “Kullanıcı” kavramlarının neye benzediğini merak etmeye başladım son zamanlarda. Ne kadar düşünürsem düşüneyim, geliştiricilerin biz topluluk üyelerine ve kullanıcılara biraz tepeden baktığı izlenimine kapılıyorum. Belki yanlıştır, belki öyle bakmıyorlardır ama maalesef pek çok kullanıcının gözünde böyle bir görüntü mevcut. Bunların çoğunun birer yanlış anlaşılma olmasını umuyorum. Ama sanırım bunlar yanlış anlaşılmadan çıkıp gerçeğe dönüşüyor gibi gelmeye başladı. Aslında her şeyin temelinde iki neden yatıyor bence. İlki iletişimsizlik. Geliştiriciler ile kullanıcılar arasında pek fazla iletişim yok. Cebit gibi etkinliklere de geliştiriciden çok topluluk katkıcısı, gönüllü katılıyor. Bunun yanlış olduğunu düşünüyorum. Daha fazla geliştirici gelmesi demek, geliştiricilerin kullanıcılarla yüz yüze konuşabilmesini sağlamak, onları daha iyi anlamasını sağlamak demektir. Ayrıca Özgürlükİçin forumlarında pek fazla geliştirici ile karşılaşamıyorum. Eğer bir geliştirici ile konuşabildiğim bir an varsa o ya Bugzilla üzerinden oluyor, ya da eposta listeleri üzerinden oluyor. Böyle durumlarda da geliştiriciler ya karşıdaki her şeyi biliyormuş gibi davranıyor, ya da hiç bir şey bilmiyormuş gibi davranıyor. İkinci sebep ise geliştiricilerin kullanıcı gibi davranmayı tamamen unutmuş olması. Bir abimiz ile yaptığım sohbetten ufak bir alıntı yaparak bunu özetleyebilirim sanırsam. “Bazı geliştiriciler müziği bile konsol üzerinden dinliyor” cümlesi sanırım yeterli bir özet. Dolayısıyla kullanıcının çektiklerini tam bilmiyorlar ve kullanıcıyı biraz ihmal ediyorlar.

Tamam bu noktada kullanıcıların da hataları var. Çok az şey bilen kullanıcılar çok şey bildiğini sanarak geliştiricilere kafa tutuyor bazen. Dolayısı ile de geliştiricilerin kullanıcıya olan bakışı kötüye gidiyor. Sürekli “Pardus Exe çalıştırsın”, “Kendi web tarayıcımızı geliştirelim”, “PİSİ’yi bırakıp DEB’e geçelim, daha fazla paket var” gibi isteklerde bulunan kullanıcılar mevcut. Ama geliştiriciler de bu kullanıcılardan dolayı yavaş yavaş her kullanıcı istekleri geldiğinde bu şekilde yorumlayıp tersleyebiliyor. Bu tip isteklere de pek iyi yanıtlar  verilmediği oluyor. Dolayısı ile de bu noktada “Temsilci Ekip” tarzında bir şeylerin gerekliliği ortaya çıkıyor. Bu tarz bir şey için savaş veren kişiler var. Başta Ali abi ve Kubilay abi geliyor. Bu iki insan ve bir kaç kişi daha kullanıcıların geliştiriciler ile olan kopuk iletişimini düzeltmek için canla başla çalışıyor. Ama bazı yönlerden iyi olan bir özellik olan, UEKAE çalışanı geliştiricilerin birbiri ile olan bağlılığı burada ters teperek bir dışa kapalılığa dönüşüyor.

Eposta listelerinde dile getirebileceğim bu durumu şu ana kadar hiç bir eposta listesinde konuşmadım. Bunun sebebi ise özel bir durumumdan ötürü tartışmaya dönüşebilecek şeylerden kaçmam. Öyle gözükmeyebilirim ama şiddete eğilimli bir insanımdır. Dolayısı ile de kendimi kaybederek birilerini kırmaktan nefret ederim. Şimdi yazdıklarım da kırıcı ögeler içeriyor olabilir. Ama bunları yazmama neden olan şey, 15 Ağustos’ta yapılan Özgürlükİçin Irc toplantısında dediğim bir şeyin, daha ben açıklamamı bitirmeden alay konusu hâline  getirilmesi idi. Ama bu kişilerden hiç biri farkında değil ki orada dediğim şey geliştiricilerin en büyük açıklarından birini su üstüne çıkartıyor. Geliştiriciler kullanıcıları hiç bir gecikmeden haberdar etmiyor. Dolayısıyla da kullanıcılar meraklanıyor. Bilgilendirilseler de aynı sürede, bilgilendirilmese de aynı sürede işler olacak demeyin. Pek çok kişi bilir ki bir gecikme hakkında bir şey öğrenince insan rahatlar. Ama hiç bir şey bilmeyince lanet okur. Siz hiç ana durakta otobüs beklerken otobüsün yarım saat geciktiği, ve sizin bu durum hakkında hiç bir şey bilmediğiniz durumlarda olmadınız mı? Hatırlayın o zaman İETT ya da yaşadığınız şehrin ulaşım hizmetinin adı her neyse ona ettiğiniz küfürleri. Bu durum da bunun aynısıdır. İnsan beklediği bir şey hakkında bilgi alırsa rahatlar. Ama benim dediğim şeyi ismini vermek istemediğim geliştiricilerimiz “KDE güncel olsun”, “Kernel en güncel sürüm olsun” gibi yaygaralardan biri sandılar. Ki ben daha sadece girişi yapmıştım ve onlar yargıya vardılar. Aslında bu noktada bende de hata var. Irc gibi, aynı anda her kafadan bir sesin çıktığı bir ortamda bunu dile getirmek ve konuya yanlış yerden girmekti benim hatalarım.

Neyse, konuyu fazla uzattım. Aslın demek istediğimi belki anlatmışımdır, belki anlatamamışımdır. Ama bu yazdıklarım, Linux konusunda az buçuk da olsa bir deneyimi olan, Pardus’a gönülden bağlı, Özgürlükİçin.com’da canla başla katkı sağlayan, tek kuruş almamasına karşın hayatının önemli bir kısmını bunlara ayıran bir kullanıcının gördükleridir. Belki yanlış, belki doğru. Ama bunu “işin çoğunu biz yapıyoruz, canı çıkan biziz, gönüllüler de neymiş” mantığına karşı bir feryat olarak görün.

Birilerini kırdıysam şimdiden özür dilerim. Amacım kırmak değil, sevdiğim bir şey için kendi gücüm yettiğince eleştiri yapmak ve düzelmesinde ufak da olsa katkı sağlamaktı. Okuduğunuz için teşekkürler…


Filed under: Özgürlükİçin Gezegenine, Kendime Göre
11
Ağu

Aslında belli konusu olmayan bir yazı yazmayı pek sevmem ama maalesef bu sefer içimden geldi. Daha çok Otaku bir Geek’in hayatından ufak bir kısmı anlattığı bir yazı olacağa benziyor. Sıkıcı gelirse okumayabilirsiniz. Kimseye silah zoru ile oku demiyoruz :D .

NOT: Resimlerin üzerinde durunca çıkan notları okumanızı tavsiye ederim…

Örnek bir Cosplay

Öncelikle Otaku kavramını açıklayalım. Otaku, kelime anlamı ile fan demektir. Ama terimsel açıdan Anime (Japon kökenli animasyon sanatı) ve Manga (Japon kökenli çizgi roman sanatı) hayranı anlamında kullanılır. Batılı otakular ile Japon otakular arasında oldukça fark vardır. Japon otakular, çoğu Japon’a oranlar oldukça geniş bir Anime, Manga ve oyun (ozellikle de eroge alanında :) )oldukça bilgi sahibi olan, evinin her yerinde posterler, figürler, manga dergileri ve bunun gibi pek çok şey barındıran, dış görünüş yönünden bir karaktere benzediği taktirde de cosplay (Bir karakterin kılığına girmek) yapan kişidir. Batıda ise yeterli imkanlar olmadığı için bu kadar gelişmiş otakular yoktur. Sanırım ben ileri düzeylerinden biriyim.

Peki batılı bir otaku olarak ben neyim? Bilgisayarında Anime koleksiyonu yüzünden yer kalmayan, pek çok anime OST’sini barındıran, Japonca konusunda bilgili olan, ufak bir cosplay tecrübesi olan (Death Note / Ryuzaki – L), iki adet edit-doujinshi (Bir manga serisini sadece düzenleyerek ve konuşmaları değiştirerek kendi hikayesini yapma) yapmış, evinde bir kaç tane manga dergisi ve bir kaç cilt Manga ile bir tane Anime DVD’si bulunan, yurt dışındaki arkadaşına bir kaç figür siparişi veren (Eğer Ryuk figürünü getirmezse öyle bir insan artık bu dünyada olmayacak), fansub gruplarını düzenli takip eden birisiyim. İşte örnek bir batılı otaku olarak bunu sunabiliriz.

Geek kavramını açıklamaya pek gerek duymuyorum çünkü bu yazıyı okuyacak kişilerin büyük çoğunluğunun bir geek olacağına eminim. Geek olmasa bile ne olduğunu bilen kişilerdir her hâlde :D .

Peki otaku bir geek için durum ne oluyor? Zamanında çeşitli Otaku siteleri için bir şeyler yapan, otaku dünyasına Linux’u tanıtan, geek dünyasına Anime ve Manga’yı tanıtan, her tür sitede kullanıcı resmi olarak bir Shinigami (Ölüm Tanrısı) kullanan, Anime ve Manga koleksiyonunu düzenlemek için çok abzürt yollar bulan (İtiraf ediyorum, Nepomuk en çok koleksiyonumda kaybolunca işime yarıyor) bir kişi olabiliyorsunuz. Aslında anime arşivim harici bir diskte yer aldığı için Nepomuk üzerinde baya uğraşmam gerekmişti. Oldukça saçma bir düzen ile işimi hâllettim ama. Animelerime çeşitli etiketlendirmeler yapmam da, onları kategorize etmek için oldukça yararlı oldu. Mangalarım içinse gene etiketler kullanıyorum. Ama yakında tüm mangalarımı birer arşiv dosyası hâlinde saklamayı düşünüyorum. Ne de olsa ComiX’in arşiv okuma özelliği var. Bu sayede belki daha rahat bir biçimde organize edebilirim ve yerden de kazanmış olurum.

Anime ve Manga dünyası, tamamen apayrı bir dünyadır. Biraz Mangaka’nın (Manga yazar ve çizerlerine verilen ad) fantezileri ile beraber ilerlediğiniz bir dünyadır. Her tür zevke uyan eserler bulunabilinir. Günlük hayatın içerisine çaktırmadan sıkıştırılmış sıradışılık ile beraber yolun ortasında kafanıza fırlatılan bir içecek otomatının olduğu seriler (Durarara!!) de vardır, sadece bir grup otaku’nun birlikte yaşadıklarını anlatan, her şeyin olağan olduğu seriler de (Genshiken), ya da her şeyin bir abzürtlük ve mantıksızlık üzerine yapılmış bir komediden oluştuğu seriler bile mevcuttur (Tengen Toppa Gurren Lagann). Şahsen ben hafif gizemin işe katıldığı, çoğu yerde günlük hayatı da içeren, ama fazla olmamasına rağmen çok göze battığı ciddi serilerden hoşlanan biriyimdir. Ama bunun yanı sıra kaliteli olduğu sürece komedi ya da parodi seriler de oldukça hoşuma gider. Parodi serilerin en güzel örneği de Gintama denebilir. Tabi sıradışılığın ön planda olduğu kaliteli yapımlar da çoktur (XxxHolic, Tsubasa Reservoir Chronicle, Hellsing (ama OVA’sı)…). Fakat gene de sıradışılığın, sanki sıradanmış gibi gösterildiği seriler daha bir ilgincime gidiyor. Ama hiç bir sıradışılığın olmadığı serilerin de ayrı bir yeri vardır insan kalbinde. Genshiken, NHK ni Youkoso, Tokyo Magnitude 8.0,  Byousoku 5 Senchimeitoru, X-Day gibi eserleri de oldukça severim. Ah bir de kaliteli dövüş serileri yok mu… Gerçi dövüş serilerinde Mangalar o kadar zevk vermiyor ama Animeler oldukça zevkli. Samurai Champloo’yu, Afro Samurai’ı, Tenjou Tenge’yi (Gerçi Tenjou Tenge’de konu kötü ama dövüş sahneleri buna değiyor) ve nice eseri büyük bir zevkle izlemiştim.

Lafı gene fazla uzattım. Anladınız, geniş bir zevkim var ve ben de daha zevkimin kesin hatlarını belirleyemedim :D . Aslında pek çok tarzda eserden hoşlanıyorum. Dolayısı ile de yelpaze geniş…

Konunun tamamen “Otaku” kısmına kayıp “Geek” kısmına üvey evlat muamelesi yaptım, biliyorum. Biraz da bu ikisini birleştirerek geek tarafına da girelim.

Zamanında meşhur Ecchi mauserpad’ler için kendimi yırtmama karşın çeşitli sebeplerden(!) dolayı alamadığıma yanmıyorum. Şu an o sebeplerin zayıflamasından dolayı onlardan bir tane almak için önümde engel kalmadığı hâlde piyasada onlardan bir tanesine bile denk gelemediğime yanıyorum… (Gören biri varsa lütfen nerede gördüğünü söylesin, büyük bir iyilik yapmış olursunuz)

Bunun dışında Otaku bir Geek, güncel anime ve manga haberlerini, çevirilerini takip etmek için pek çok RSS yayınını takip etme mecburiyetindedir. Ayrıca “Bir geek’in otaku olduğunu nasıl anlarsınız?” şeklinde bir kılavuz yazılsaydı, ilk madde kesinlikle ama kesinlikle “Eğer bilgisayarı çok fazla kurcalanmış, işletim sistemi de dahil, ve arka planı her hangi bir anime ya da manga serisi ile alakalı ise o kişi büyük olasılıkla otaku bir geek’tir.” olacaktır. İkinci madde olmaya aday olacak şey de sanırım Ecchi Mauserpad olsa gerek.

Peki otaku bir geek, başka geek’lere de bu otaku virüsünü bulaştırınca ne olur? Aslında cevap kolay. Kısaca açıklamak gerekirse, virüsü bulaştırdığı kişinin gözünden bakılınca kutsal bir bilgi kaynağı olarak görülür. Bu oldukça doğal bir tepkitir. Hele otakumuz deneyimli ve harbi bir otaku ise virüsün bulaştığı kişiler tarafından rahat bırakılması mümkün değildir. Bu artık otaku’muzun kaçamayacağı kaderidir.

Otaku hayatı ile Geek hayatının en çok birleştiği anlardan biri de Anime-Manga kökenli oyunlardır. Eğer bunlar olmasa bile eroge diye tabir ettiğimiz oyunlardır :P . Bu oyun kavramı her ne kadar her otaku geek’in hayatına girmese de (örneğin ben), pek çok otaku geek’in hayatında yer edinmiş bir kavramdır. Japonya’da da otakular için oyun üreten yapımcıların haddi hesabı yoktur.

Ama otaku geek’ler için pek fazla bir şey yoktur aslında. En ileri şeylerden biri Ecchi Mausepad olsa gerek. Ama maalesef bundan ilerisini bulmak biraz şansa bağlıdır. Kim istemez ki Death Note desenli bir Dizüstü kullanmak, ya da bir manga cildi şeklinde harici diski yanında taşımak… Şahsen ben isterim. Ah bir de Lagann şeklinde webcam… Ama sesimizi duyan yok! Otaku Geek’lere sanki birer azınlıkmış gibi davranılıyor! Ama hiç de öyle değiliz! Sesimizi duyuralım uleyn!!!

Bu kadar yazmama ne sebep oldu derseniz, bana bu başlığı öneren bir arkadaşım (H.D.C.) sayesinde. Bu başlığı önerdi, ben de bunun üzerine böyle saçmalıkları yazdım :D . Gene de ona çok teşekkürlerimi sunarım. En sonunda bloğumda Otaku yanımı yansıtan bir yazı oldu.

Tamamen aklıma o an ne gelirse onu yazacağım diye başladığım yazı, Otaku Geek’lerin dramını ve yaşam tarzını anlatan bir yazıya dönüştü sanırsam. Umarım sizi fazla sıkmamışımdır.

aaaaaaaaaByousoku 5 Senchimeitoru


Filed under: Anime, Özgürlükİçin Gezegenine, Geek, Kendime Göre, manga, Otaku Tagged: Anime, Cosplay, Ecchi Mausepad, Eroge, Eğlence..., Geek, Japonya, Manga, Otaku
27
Kas

İşte bu yaz yazdığım, ve Avrupa Birliği Öykü Yarışması, İstanbul birincisi olan öyküm. Herkes okusun diye buraya sunayım dedim….

1. Gün
Birkaç gündür düşündüğüm bir şeyi en sonunda yapmaya karar verdim. Aslında ben de bunun işe yarayıp yaramayacağını bilmiyorum. Ama sanırım bir şeyleri denemeden de olmuyor. Yapacağım şey ise bu günlüğe, önemli bir gelişme olduğunda bir şeyler yazmak.
Sanırım cahil bir ortamda isen, bir azınlıkta isen fazla dışlanıyorsun. Bunu kendim yaşayarak öğrendim. Evet, dinim herkesten farklı olduğu için dışlandım. Fakat bu duruma bir çıkış aramak istiyorum. O yüzden bu günlüğe başladım. İşte bu günkü önemli gelişme bu. Bu günlüğe başlamam.

3. Gün
Bu gün uzun süredir yaşamadığım kabullenilme hissini tekrar yaşadım. İş yerine yeni gelen biri var. Henüz bu konudan bahsetmediğim için onunla diğerlerine nazaran daha rahat konuşuyorum. Ama umarım bu konuyu, ona güvenebileceğimi kanıtlayana kadar kimse dile getirmez. Çünkü birileri ile böyle sohbet etmeyeli uzun süre oldu. Ama zaten öğrendiği taktirde o da diğerleri gibi davranırsa bunun da ne anlamı kalır? Umarım öyle davranmaz. Eğer öyle davranmazsa uzun bir sürenin ardından beni olduğum gibi kabul eden bir arkadaş bulabilirim demektir.
Ah bir de şu beni dışlayanları bir anlayabilsem. Sadece inancım farklı diye bu kadar dışlanmam normal mi? Sanırım biraz onların inancını da araştıracağım. Aksi hâlde onları anlayamayabilirim.

6. Gün
Kendimi hârika hissediyorum. O kişi, yani şirketteki yeni kişiye güvenebileceğimi düşündüm ve ona bu durumu anlattım. Başta bana soğuk bir ifade ile baktı. Sonra alaycı bir tavırla konuşmaya başladı. İlk dediği “Salak” kelimesini söyledikten sonra korktum. Ama devamı “Bunu söylemene ne gerek vardı? Başa bir inancın varsa bana ne? Eğlenceli bir arkadaşsın, bu kadar bilgi bana yeter. Ve bir daha bu konuyu açma!” şeklinde olunca kendimi inanılmaz rahatlamış hissettim. Ağzımdan çıkabilen tek şey “Teşekkür Ederim…Tamam, bir daha bu konudan, gerekmedikçe, asla bahsetmem. Bu bir söz.” oldu. “Gerekmedikçe”… evet. Gerekmedikçe dedim. Çünkü bundan bahsetmem de gerekebilir. O yüzden asla kesin konuşmamam gerek diye düşündüm. Sanırım o da bunu kastettiğimi anladı ki gülümsedi. Oldukça içten ve dostça bir gülümseme idi. İlk defa birinin beni anladığını düşünmeye başladım. En azından son 7 yıldır…

8. Gün
Onunla sohbetlerimiz her geçen gün daha da samimi olmaya başladı. Hatta sanırım bizim çıkmaya başladığımızı sananlar bile ortaya çıkmıştır. Aa! Az kalsın unutacaktım. Daha cinsiyetlere bile değinmemişim. Sanırım ben 26 yalında bir erkek, o da 25 yaşında bir kadın olunca böyle sanılması normal bir durum. Ama her ne kadar bu kadar çabuk ısınsam da ona hep bir sırdaş ve iş arkadaşı gözü ile bakıyorum. Ama bu gün gerçekten böyle sananların olduğunu öğrendim. Çünkü bizim kıl müdür iş çıkışı bana bu konuyu sordu. Tabi ki de hayır dedim. Çünkü öyle bir şey yok. Ve olmayacak da. Ama bir noktada mutlu da oldum. Benim hakkında arkamdan konuştukları tek şey artık inancım değil. Belki bu sayede bu konu bir süreliğine de olsa geri planda kalabilir. Ve ben de bir süre bu konuda rahat olabilirim. Çünkü diğer konunun o kadar sinir bozucu olduğunu düşünmüyorum.

12. gün
Sanırım bu deftere en uzun aralıklı yazmayışım bu. Ama bu gün, her ne kadar defteri kullanış amacım hakkında olmasa da önemli bir şey oldu. Hatta defteri kullanış amacımdan bile önemli bir şey. Ve sanırım bu gün, 7 yılın ardından ilk defa avutulan değil de avutan konumundayım. Aslında her şey 3 saat önce oldu.
Kapım çaldı. Kapıdaki o idi. İsim vermediğim için o dediğimde kim olduğunu anladığınızı umuyorum. Ağlıyordu. Ama hafif bir ağlama da değil, göz yaşları bir yağmur gibi çok fazla idi. Hemen panikle içeri ağırladım. Kanepeye yönlendirdim. Oturdu ve bana da yanına oturmam için işaret verdi. Onu kıramazdım böyle bir durumda. Oturdum. Başını omzuma yasladıktan sonra ağlamaklı bir ses ile konuşmaya başladı. “Hatırlıyor musun? Bu gün bir telefon geldikten sonra işten acele ile çıkmam gerekti. Sen ne olduğunu sorduğunda da ‘Sonra anlatırım.’ demiştim.” diyerek başladı. Ben şaşkın bir ifade ile, evet anlamında başımı salladım. O da konuşmaya devam etti. “Arayan polisti…” demesi ile benim yüzümdeki şaşkınlık ifadesine bir de endişe eklendi. Tam devam edecekken göz yaşları birden bire daha da artmaya başladı. İşte o an kesinlikle kötü bir şeyler olduğunu anladım. Ağzını tekrar açması ile birlikte onu pür dikkat dinlemeye başladım. “Abim… Abim, tefeciler tarafından öldürülmüş!” dedi. İşte o an hem benim şaşkınlığım, hem de onun ağlaması katlanarak arttı. Onu biraz olsun rahatlatmak için biraz sıkı sarıldım. Ama bunu yanlış anlamasından korkuyordum. Ama o da sarılında yanlış anlamadığını anladım. Ama içimde bir endişe vardı, ve bunu çözmeli idim. Ne diyeceğini umursamadan “Peki niye bana geldin?” dedim. Göz yaşlarını silmeden, başını bile kaldırmadan “çünkü bu yakınlarda güvendiğim tek kişi sensin.” dedi. O an her ne kadar endişe içinde olsam da biraz rahatladım doğrusu. Biraz durulduktan sonra onun bana yaslanarak ağlamaktan biraz rahatsız olduğunu hissettim. Ona “istediğin kadar ağlayabilirsin.” dedim ama bu da nereye kadar…
kısa bir süre önce uykuya dalınca onu içeriye yatırdım. Kendime bir yastık ile yorgan aldım ve salona geçtim. Neyse, bu gün diğer konu hakkınd (Burası bilerek böyle bitti. Her seferinde açıklama yapmaktan sıkıldım da :D )

13. Gün
Dün akşam acele ile defteri kapamam gerekti. Çünkü o uyanmıştı. Ve bu defteri, ben sonuca ulaşıncaya kadar kimsenin görmesine izin veremem. Ona bile gösteremem. Neyse. Dün diyeceğime gelirsek: kimse bana 2 gündür din konusunda sataşmadı.
Ama bu gün sabah uyandığımda çoktan kahvaltı hazırlamış. Bunun dün için teşekkür olduğunu söyledi. Uzun bir süredir kendimi bu kadar iyi hissetmemiştim. Ayrıca abisini kaybetmenin şokunu biraz olsun atlatmış gibi idi.

15. Gün
Kötü bir gün daha… Uzun bir süredir her şeyin bu kadar iyi gitmesinin normal olmadığını bilmeli idim.
İş çıkışı bir değişiklik olsun diye onu bir kafeye davet etmiştim. Hemen kabul etti. Ama kafeye geldiğimizde olanlar rahatsız edici idi. Bizim şirketteki iki (affedersiniz) dingil yanımıza gelip sataşmaya başladılar. “Vay, gavur, manita mı yaptın?” diye başladılar. Gerisini çok sinirli olduğum için hatırlamıyorum. Ama o anda onlara dalmamamı engelleyen tek şey onun kolumu tutması idi. Sonra onlara döndü. Ve “İki dostun bir kafede iş çıkışı konuşması normal bir şey değil mi? Ve sadece sizden bir farklılığı var diye…” demeye başladı, ama cümleyi tamamlamadan onu durdurdum. “…Onu dışlamanıza, ayal etmenize gerek yok!” diyeceğinden adım gibi eminim. Ama durdurdum. Ve o an ağzımdan çıkan şey “Bunlara ne kadar anlatsan da anlamazlar. Boş ver.” dedim. Hemen kalktım. O da kalktı ve kafeden çıktık. Onun evi benimkinden önce idi. Ama aynı hizada idiler. Bu yüzden ona eşlik ettim. Az önce olanları unutturmak için yapmadığı espri ve şirinlik yoktu. Sadece o yolda olanlar için bile kafedekilere tekrar katlanabilirim. Evet, eğlenceli bir yolculuk idi. Ama bir şeyi fark etmemi de sağladı. Ama bundan henüz emin değilim…

18. Gün
Bir süredir bu defterin de işe yaramayabileceğini düşünüyorum. Belki de gerçekten bu durumu çözemeyebilirim. İnsanlar sadece başka bir inançta olduğum için bana böyle davranıyor. Ve çevremde bana böyle davranmayan tek bir kişi var. Sanırım fazla geri kalmış bir semtte oturmanın kötü yanı. Ama artık hangi semte gidersem gidiyim bu sorunla karşılaşacağıma dair bir korku var. Ve ayrıca onu da bir daha görememekten de korkuyorum. Ya da onun gibi birini bulamayabileceğimden.
Ayrıca biraz da araştırma yaptım. Aslında benimle dalga geçenler tamamen kendileri ile çelişiyor. Kenti Tanrıları, Rehberleri (peygamberleri), hatta bilginleri bile her inanca eşit yaklaşmalarını söylüyor. Ama neden böyle? Türk kültüründe de böyle bir şey yok. Zaten çok inançlı bir kültürden geliyorlar. Peki neden böyle diretmeye devam ediyorlar? Sadece dalga geçecek bir malzeme mi arıyorlar? Benim aklıma daha mantıklı bir sebep gelmiyor.
Artık buradan taşınmayı düşünüyorum. Ama ya o? Benim için değerli olan yegâne insan… Onun gibi birini bulamayacağımdan korkuyorum. Ayrıca geçen gün emin olmadığımı söylediğim şeyden hâlâ emin değilim. Ama biraz daha kesinleştirdim. Sanırım ondan hoşlanıyorum. Belki bu sadece bana yakın olan tek insan olduğu için onu kaybetmemek istememin bir yan etkisi olan bir yanılsamadır. Ya da gerçekten hoşlanıyorumdur. İşte beni kurcalayan şey bu. Ama bundan emin oluncaya kadar hiçbir şey yapmayacağım.

27. Gün
Evet uzun süredir bu deftere dokunmamanın ardından tekrar dokunmak ilginç. bir his oldu. Ama sanırım neler yapacağıma karar verdim. Yarın ona neler hissettiğimi. Ayrıca taşınmayı düşünüyorum. Sanırım İzmir iyi bir yer olur. Ama ya o? Artık bir çaresine bakarız.

28. Gün
Kendimi bir boşlukta hissediyorum. Aslında boşluktan ziyade bir endişeler yığını. Çünkü bu gün onunla konuştum. Öncelikle taşınmayı düşündüğümü söyledim. İletişimi kesmediğim sürece benim için en iyisi eğer bu ise güzel olacağını söyledi. Bunun üzerine biraz duraksadım ve yavaş bir biçimde ondan hoşlandığımı söyledim. Ama keşke söylemese idim. Hiçbir cevap vermeden kalktı ve gitti. Aslında bu bir nebze de iyi. Eğer olumsuz bir cevap verse idi bu beni kıracaktı. Eğer olumlu bir cevap verse idi de İzmir’e gitmem zorlaşacaktı. Yani sessizce gitmem daha doğru olur. Buradan uzaklaşmayı çok istiyorum çünkü. Ama ya o…

30. Gün
İlk defa bu deftere bu kadar sık aralıklar ile yazıyorum. Dün pazar olduğu için onu görememiştim. Ama bu gün gördüm. İş yerinde çok sessizdi. Ama iş çıkışı beni çağırdı. Beraber yürümek, biraz da laflamak istedi. Yolda sanki geçen gün ki olay hiç olmamış gibi davranıyorduk. Ama onun evinin kapısının önüne geldiğimizde bana dediği şey “Bu arada. Keşke daha serin bir yerler seçebilse idin. Ama olsun,İzmir de güzeldir. Ama sanırım bavulumu hazırlamam zor olacak…” idi. Bir anda gözlerim sonuna kadar açıldı. Şaşkın bir sevinç vardı. O da benden hoşlanıyormuş. Harika bir şey bu. Beni olduğum gibi kabul eden tek kişi, ve artık sevdiğim kişi…
2 hafta sonra taşınmaya karar verdik. Ev işini o çoktan halletmiş. Sorduğumda ailesinin eskiden İzmir’de olduğunu, ve 3 yıldır boş bir evleri olduğunu öğrendim. Bu gün öyle harika bir gündü ki anlatamam. Her şey bu kadar mı iyi gidebilir. Artık hiçbir şey umurumda değil! O ve ben, artık beraberce yeni bir çevrede olacağız. Ve sanırım bu deftere yazacaklarım kısa bir süre sonra son buluyor. Ama bu defteri ne yapacağımı da bilmiyorum. Neyse, zamanı gelince düşünürüm. Ama ona bu defterden bahsetmeyi düşünmüyorum. Bu sadece benim sırrım olarak kalacak.

42. ve Son Gün
Evet. Bu akşam otobüsümüz kalkıyor. Ve bu gün de deftere yazacağım son gün. Deftere ne yapacağımı da buldum. Evimde, pardon, eski evimde pek göze batmayan bir yer var. Oraya bırakacağım. Eğer biri görürse ne yapacağını o bilir. Ama artık bu defter tamamen benim sırtımdan kalktı. Hiçbir isim, kurum ya da adres belirtmediğim için bir noktada benle bağlantı kurulması da zayıf zaten. Ama kesinlikle bu defterle bir bağım kalmadı artık.
Bulan Kişiye:
Sen bu satırları okurken ben belki İzmir’de mutlu bir şekilde yaşıyor, belki de mutsuz yaşıyorumdur. Önemli değil. Ama kesinlikle buradakinden daha huzurlu olduğuma eminim. İşte bu yüzden bu defteri, geçmişimi temsil eden bu defteri geride bıraktım…

43. Gün
Defteri bulan kişiyim. Defter ne kadar süredir burada, bunu bilmediğim için 43. Gün olarak başladım. Bu defterin gerçek sahibinin artık mutlu bir yaşam yaşayacağına eminim. Ve defteri ne yapacağıma gelirsek. Eğer bu satırları okuyorsanız bunun anlamı açık değil mi?

Posted in Özgürlükİçin Gezegenine, Kendime Göre Tagged: AB öykü yarışması, birincilik, hayırlı olsun, yeeehuuuuu!!!