18
Haz

Merhaba! PC World dergisinde bu aydan itibaren açılan “10 Kaplan gücünde” sayfalarındaki ilk yazımda “tembellik hakkı”mı kullanayım dedim. Eminim derginin sıkı elemanlarından Daron Dedeoğlu, “Hem yazıyı geciktirdin hem de bunu ballandıra ballandıra anlatıyorsun, ne pis bir herifmişsin!” diyecektir ama siz boşverin onu :)…

Paul Lafargue

Aslında “tembellik hakkı” deyip de geçmemek lazım. “Tembellik hakkı” bazı Avrupa devletlerinin iş ve çalışma kanunlarına kadar girmiş olan, son derece ciddi politik mücadelelerin sonunda elde edilmiş toplumsal kazanımlardan biri.

“Olur mu öyle saçma şey?” demeyin. “Tembellik hakkı”, Fransız sosyalizminin önemli düşünürlerinden Paul Lafargue’ın (kendisi Karl Marx‘ın da damadıdır) 1883′te aynı adla yazdığı kitabında ortaya attığı, anarko-sendikalist hareketin sonradan kalkış noktalarından biri olacak bir kavramdır. Paul Lafargue abimiz özetle şunu der: “Kapitalizmin kâr ve ilerleme hırsı insanı köleleştirir ve kendisine yabancılaştırır. Peki, yaşamlarını çalışmakla geçiren insanların, bu çalışmalarının ne kadarı kendileri için? Pek azı! O halde yaşasın tembellik!”

Karl Marx’ın Das Kapital’inden sonra sosyalist literatürün en çok baskısı yapılan kitabı olan “Tembellik Hakkı”nda son derece iddialı öngörüler de vardır: Paul Lafargue’a göre, tembellik sadece bir edilgen miskinlik kaynağı değil; çoğu zaman eğlencenin, zekânın ve yaratıcılığın da en büyük kaynağıdır!

Tıpkı yazdığı ilk kitaba “Just for Fun” yani “Sadece Eğlenmek İçin” adını veren Linus Torvalds’ın da söylediği gibi… Biz Linux geliştiricileri bu işi öncelikle eğlenmek için yapıyoruz. Son derece eğlenceli, keyifli, esprili ve paylaşıma dayanan bir dünyamız var.

(…)

Biz Linux kullanıcıları da eğlenceli adamlarızdır, aklımız her türlü fesada ve tembellik fırsatına iyi çalışır. Mesela üç Pardus geliştiricisinin (Görkem Çetin, Gürer Özen ve ben) bu aralar üzerinde çalıştığı “eğlence modeli” üzerinden gidelim. Hem bu örnek üzerinden Linux ile Microsoft arasındaki farkları anlatan birkaç da “sosyal meşaz” vermiş olalım.

İlerleyen yaşına ve önlerinde duran göbeklerine bakmayan bu üçlü, yelken sevdasına düştü. Biraz da şansın yardımıyla, İstanbul’un bir sanayi mahallesinde, bir duvara dayanmış halde, olimpik sınıf bir 470 tekne kabuğu bulduk ve onu donatmaya başladık.

470 dediğimiz “Pardus teknesi”; olimpik sınıf, sadece 120 kilo, her yaştan insanın kullanabileceği, son derece hızlı bir tekne. Spinakker’ı ile birlikte 25 metrekare yelken alanına sahip ve sıkı bir rüzgârda anlık 20-22 knot (deniz mili) hızları yakalayabileceğiniz, tam bir canavar! Tıpkı Linux mantığındaki gibi maliyeti de son derece düşük oldu bizim için, sanırım işin sonunda tüm tekne ve donanım için üç arkadaş toplam 2.000 YTL kadar (şaka değil!) bir para harcamış olacağız…

Dunya kupasından bir goruntu

Sadece biz değiliz yelken sporu ile ilgilenen. Microsoft’un da bir yelken takımı var! Hemen sistem kaynaklarını pardon, teknelerinin özelliklerini söyleyeyim: Microsoft teknesi 12 metrenin üzerinde (Disc space), en az 5 tonluk ağırlığa (Recommended RAM), yarışına göre 8 ila 12 kişinin kullanmak zorunda olduğu (user friendly), 8-9 knot hızı aşamayan (Blue screen of death/mavi ekran) bir peynir gemisi…

Teknelerinin ismiyle de pek bir müsemmadır kendileri: “Eshquia“… :)

Üstüne üstlük hiç eğlenceli değil! Microsoftçular ne trapeze kalkabiliyorlar (hani yüksek hızlarda teknenin yanından sarkma işlemi var ya, işte o…) ne de hız görüyorlar.

Üzülmemek elde değil. Hani diyoruz, bu yazın sonuna doğru birkaç yarışta Microsoft teknesinin yanından hızla geçsek de, dünya gözüyle bir yakından görsek şu “sistem kaynaklarını” diyoruz :)… Üstüne üstlük “sahip olma maliyetleri” de (Total Cost of Ownership, TCO) çok yüksek! En az birkaç yüz bin dolar! Şimdi Microsoft’cular IDC gibi bir kuruma rapor hazırlatıp, teknelerinin bizimkinden 10 kat ucuza mal olduğunu iddia ederler! Buna benzer “Zihni Sinir” hesaplamalarını son dönemlerde sık sık yapıp, gazetelere tam sayfa ilan veriyorlar, “yersen” misali…

Şimdi bu yazıya bakıp bakıp, “Ne biçim yazı olmuş bu!” diyenler olabilir. Ne münasebet! Burada “iki rakip platformu” karşılaştırdık, hem de gerçek hayattan örnekler, gerçek maliyetleri vererek…

Bizim taraftaki maliyet bu. Peki, bilgisayarını Microsoft işletim sistemiyle, antivirüsü ve Office paketiyle satın alan milyonların ödediği maliyet?

Biz işin eğlencesindeyiz. Siz asıl oradan haber verin!

[ratings]

(…)

Not: Bu yazının daha uzun halini, PC World dergisinin haziran sayısında okuyabilirsiniz. Her ay orada eğlenceli bir şeyler yazıyorum :)…

470 fotoğrafı: Euronautica

18
May

Gürersan: “Yarış falan hikaye, tüm eğlencemiz Görkem olacak…” Burkina Fasa Fiso Halk Cemahiriyesi uzun zamandır -Linux haricinde- içinde keyif içeren konulardan bahsetmez oldu, farkındayız… Halbuki tanrının aralıksız çalışmak için yarattığı biz bahtsız kulların bile arada sırada küçük kaçamak fırsatları olabiliyor.

Çarşamba günü de öyle bir gündü… Ailenizin Pardus geliştiricisi Görkem Çetin ile birlikte eskiden şurada öyküsünü anlattığım 470 direklerini İstanbul Yelken Kulübü’nden teslim almak ve teknenin diğer ihtiyaçlarını haziran ortasına kadar bir zaman zarfında tamamlamak için harekete geçtik.

470 direklerinden bahsedeyim biraz: 5.75 metre uzunluğundaki bu direkler, hafif olması için alüminyumdan hatta bazı uç örneklerde karbon alaşımlarından üretilir. Yukarı doğru giderek incelen konik bir profile sahip olan bu direkler, toplamda 25 metrekareye ulaşan devasa bir yelken alanını, bu alan üzerinde oluşan türbulans/itme/çekme kuvvetlerini ve trapez halinde tüm ağırlığını direğe yükleyen flokçuyu taşıyor.

Trapez, Görkem’in hâlâ ne olduğunu bilmediği ve bu nedenle de “Ben! Ben! Ben!” diye atladığı bir yelken seyir tekniği. Çok basit kelimelerle anlatmak gerekirse; rüzgârın yelken yüzeyi üzerinde yaptığı itme etkisi, teknenin rüzgâr altına doğru yatmasına (eğilmesine) neden olur. Yüksek hızlarda bu etkinin dengelenmesi için aksi yönde teknenin dışına uzanmak, hatta bazı durumlarda sadece ayaklarınızın ucu teknenin dışına dokunacak şekilde dışarı sarkmanız gerekir. Bu gibi durumlarda tüm ağırlığınız, direğin üstünden gelen ince bir çelik teldedir.

Trapez çok zevklidir. Abartırsanız kafanızı suya bile sokabilirsiniz. Tehlikesiyse şudur: Rüzgâr kesildiğinde trapezdeyseniz ve hızlı bir şekilde tekneye geri dönemezseniz, tekne üzerinize gelir ve alabora olursunuz. Buna yelkencilik âleminde “Going Lipton” denir, yani belinizdeki çelik telle “sallama çay poşeti misali” suya girersiniz :)…

Görkem Çetin’in ilk “Going Lipton”larını YouTube’da ve burada sizlerle paylaşacağımı şimdiden ilan ederim! :))

(…)

Tekne işi bir yana, Anadol STC hastası Erkan Tekman’a da bir müjde vereyim: Bugüne kalan sayılı STC’lerden biri, Seyrantepe’de bir atölyede yeniden hayata dönüyor.

Motoru ve tüm hareketli aksamı çalışır durumdaki STC, itinayla söküldü ve burun formu burada yeniden kalıba dökülerek baştan üretildi. Kum raspası da tamamlanan Anadol Sport Touring Car‘ımız ile yakında birkaç tur atarız herhalde :)…

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (2 oy, ortalama: 4.5 / 5)
Loading ... Loading …
13
Mar

Hedef Sıfır Yok Oluş
Su başında durmuşuz,
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana.

Su başında durmuşuz,
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana, bir de kediye.

Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, bir de günesin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim,
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak;
sonra o da gidecek…

Su başında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze..

Nâzım Hikmet (Masalların Masalı)

(…)

Aslında bilgisayarın başına, sevgili Erkan’ın “Neden Felis chaus?” başlıklı metninin üzerinden gelişecek, uzun bir “fikr-i takip” yazısı yazmak için oturmuştum. Anadolu’nun bu son derece ilginç kedisinin hikâyesini anlatacak, “Felis chaus” örneği üzerinden Türkiye’de nesli tehlikede olan bir canlıyı hangi sürprizlerin beklediğini, devletimizin Türkiye’nin tehlikede altında olan türlerini korumak için nasıl “dehşetengiz” önlemler aldığını aktaracaktım…

Ama öyle bir an geldi ki, yazdığım tüm paragrafların anlamsızlaşmaya, cümlelerin kifayetsizleşmeye başladığını; “sözün bittiği yere” geldiğimi fark ettim… Felis chaus hakkındaki yazıyı yarına ertelemeye, sözün bittiği yerde Nâzım Hikmet’in bu muhteşem şiirini alıntılamaya karar verdim.

Felis chaus, tıpkı Pardus panthera tulliana gibi, Anadolu’nun “Sıfır Yok Oluş“a doğru giden bir başka “büyük kedisi”. Tıpkı şiirdeki gibi, yakın bir gelecekte bir daha geri dönmemek üzere, sudaki sureti şiirden ve yaşamımızdan çıkacak.

Önce Felis chaus gidecek, kaybolacak suda sureti. Sonra biz gideceğiz, kaybolacak suda suretimiz…

(…)

Felis chaus‘un hikâyesini, yarına bırakalım.

ShareThis