11
May

Cuma günü Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Bilişim Günleri’ne Ali Işıngör ile Akın Ömeroğlu’yu davet etmiştim. Geldikleri için kendilerini pek teşekkür ederim. İki tane güzel bir sunum verip dinleyicileri kendilerine hayran bıraktırdılar; ama sonlara doğru ilginç bir soru gelmişti. Soruyu tam olarak hatırlayamıyorum; ama duyduğumda bende yarattığı gerginliği hala hatırlıyorum. Deniyor ki, bizim sunumlarımızda Microsoft karşıtlığı sezinleniliyormuş..

Bu çok ilginç ve belki de yanlış bir önyargıdır. Esasında kendi kişisel fikrimiz sorulduğunda “Evet, ben bir Microsoft karşıtıyım.” denmesi mümkündür ve bunda anormal bir şey de yoktur. Tıpki Microsoft teknolojilerine hayran kitlelerin GNU / Linux’un gelişimine bir türlü anlam verememesi gibi bir şey bu. Ama bir iki insanın sahneye çıkıp da OOXML veya Pardus ile ilgili bir sunum yapmasının Microsoft karşıtlığı ile alakası nedir, bunu gerçekten çok merak ediyorum.

“OOXML, kusurlarıyla bilinen standart dışı bir xml standardıdır.” diyerek dinleyicileri bilinçlendirmek; onların bir belge paylaşırken, oluştururken veya açarken ne tip bir dosya biçimi kullandıklarını dikkat etmelerini sağlamak neden Microsoft karşıtlığı olarak algılanıyor ki? Microsoft kullanıcıları gerçekten bu kadar vahim bir şekilde, önlerine ne verilse kabul edilecek bir müşteri kitlesi olmamalılar. Gerektiğinde kendi hak ve özgürlüklerini arayabilmeliler ve tavrını ortaya koyabilmeliler.

Diğer taraftan, dinleyicileri Pardus kullanmaya davet etmek de Microsoft veya bilmemne karşıtlığı olarak algılanmamalı. Öyle olsaydı, Daron’un kendi günlüğünde yazdığı kişisel düşüncelerini de Pardus karşıtlığı olarak ciddiye almamız gerekecekti; ama malesef kendisinin bu ekosistem hakkında bilgisi olmadığı için, ki anladığım kadarıyla bu devasa ekosistemin varlığından da bihabermiş, yazdıkları, yaşadığı birkaç olumsuz deneyimden öteye gidememektedir.

Birileri Pardus hakkında daha doğru, yapıcı ve ciddi eleştirilerde bulunsalar keşke diye internette pek sık geziniyorum; Ozgurlukİcin Fikirler’den çıkanlar dışında başka yerde kaliteli eleştirilere pek rastlayamadım. Geçenlerde bir arkadaşım Pardus’ta C# kodlama yapamadığından şikayetçi olmuştu, bunun için neyin eksik olduğunu sorduğumda, Visual Studio benzeri bir uygulamanın olmadığını söylemişti. Oysa Mono’nun son sürümü depomuzda mevcut, kod yazmak işinin yarısını nasıl bilgisayara yaptırabilirim diye soru sorsaydı, o zaman daha tatmin edici cevap verebilirdim kendisine: Bir aksilik olmazsa MonoDevelop Pardus 2009′da yerini alacak. Bu gece 2009 katkı depolarının hazırlanmasından sonra tekrar MonoDevelop paketleme işlemine geri döneceğim.

Son olarak, Lenovo Ideapad s10 netbook’a tam Arclinux kurmak üzereydim ki, Pardus CD kalıbını usb belleğe yazmakla ilgili, Selim Tavşan tarafından yazılmış çok güzel bir wiki sayfası buldum[1]. Pardus 2009 PreAlpha3 için denedim, oldu ama biraz güncellenmesi gerekiyor, geniş bir zamanda el atacağım.

P.S. Pardus stajına kabul edilen 13 kişiden biri oldum, Pardus’a katkı sağlamakla ilgili çok müthiş bir fırsat geçti elime. Bu sene seçilemeyen arkadaşlar üzülmesinler, geçen sene ben de seçilmemiştim =)

[1]: http://tr.pardus-wiki.org/NASIL:USB_bellekten_bilgisayara_Pardus_kurmak

19
Nis

İnsanların yaşamı, yüzde 90 yalanlara dayanır; diğer yüzde 10′luk kısmından emin olmak için henüz yeterli bilgimiz yok. ~ Zar Adam’dan

Bu yıl üniversitemin büyük yükünden kurtulmak üzere, yeni şehirlere ve yeni olasılıklara yelken açarken, bir an durulup arkama bir göz atıyorum. Başlığa sembolizm kavramını sokuştururken peşin peşin sizi uyarasım geldi; belki terimsel anlamıyla tabiri caiz olmamıştır; ama kravattan ne denli nefret ettiğimi bilen bilir. Hiç mi takmam? Elbette takarım; ama sadece yakıştığı için. Şöyle bir konuşma olduğunu varsayın:

- Bir insan çok parası olduğu zaman, yoksullara yardım etmek yerine Bugatti marka araba veya Jeanneau yelkenli satın alırsa, sebebi ne olabilir?
+ Sanırım çoğunu, daha fazlasını da harcayabileceğimize emin olmak için harcarız.. Ve diğerlerinin, ona sahip olduklarımızdan emin olmamız için..

Eğer bir kültürü benimsemek ve altında yatan azımsanamayacak disiplin ve emek adına yelkenli satın almak sözkonusu olsaydı, buna diyeceğim birşey olmazdı; ama verilen cevaba bakılırsa, bununla uzaktan yakından alakası yok. Düşünün, ben bir işletme mezunu olacağım; ama arkama dönüp baktığım zaman kendimi eşofmanla seminer koltuklarında görüyorum. Gerçekten kendimi bir halt sandığımdan değil, tam tersi. Yaptığım şeyin (kravat takmak gibi) mantıklı bir sebebi olsa benim için yeterli olacak. Bazen takım elbiseli herhangi bir elemanı kravatından çekip, “Hey baksana, şu tam simetrik olmayan ipi neden boynuna doluyorsun?” diye sorup öğrenmek istemiyor da değilim tabi..

Diğer taraftan, bu demek değildir ki kravat takanlar sırf anlamı için veya sembol amaçlı bunu yapıyorlar. Bazıları ortama uymak için, bazıları zorunluluktan takıyor olabilirler. Zaten burada kravat da tam anlamıyla bir bahane. Esas cevabını öğrenmek istediğim şey, semboller. Hala ne için ne yaptığımızı bildiğimizden bile emin olduğumuzu söyleyebilecek kapasitede bir bilgeliğe erişemedik ve belki de erişmek bile bir saçmalık olabilir.

Ayrıca şu da gerçektir ki, çoğu zaman yaşadığı ortama uyanlar kazanacaktır. Bir sürü psikolojisi midir nedir, bu toplumu bir şey sürüklüyor. En güçlü olan, daha güçlü olmak için topluluğa yeni, makyajlı, güzel görünümlü alışkanlıklar kazandırdıkça, biz de ortama uymak adına o yöne sürükleneceğiz. Ama dikkatinizi çekerim, sürüklenmek zorunda değiliz, kazanmak zorunda değiliz! Bir kere de kaybedelim, başka şeylerde kazanırız..

Üniversitemi sevdim, öğretmenlerimi çok sevdim; ama malesef beni yıllıklarda ve mezuniyet fotoğraflarında göremeyeceksiniz. Çünkü o mertebeye erişemedim. Hayır hayır, bu son dediğim mertebenin simgeciliğimle bir alakası yok. Gerçekten işletme adına bir katkı sağlayabildiğime inanmıyorum. Ben kaybettim; belki başka şeylerde kazanırım, kim bilir…

P.S. Okulu bırakmıyorum yahu! Bitiyor işte =) Yazmam gereken birkaç makale yüzünden Pardus’taki işlerimi biraz aksatıyorum. Nisan’ın sonunda konserlerimin hemen ardından kokpitin başına geçip, bilgeliğin tek yolu olan deliliğe devam edeceğim ;-)

27
Oca

Son birkaç günümü, Bursa yolunda geçirdiğim bir zincirleme trafik kazası nedeniyle evde istirahat etmekle geçirdim. Esas olarak Python’u öğrenme çabalarım, deneyimlerim ve ikinci bir programlama dili seçerken nelere göre seçim yapacağımız üzerine karşılıklı fikir alışverişi yaparak bir yazı yazmayı planlıyordum; ama son zamanlarda gezegende ortaya atılan “Gezegende illa ki bilgisayar, programlama ve ilgili deneyimleri paylaşma gibi bir şartımız yok; bu programcıların, bilgisayarla ilgilenen insanların hayatlarıyla ilgili bir yazı da olabilir” düşüncesiyle hareket ederek ben de çok fazla ayrıntıya girmeden kendi yaşadıklarımla ilgili bir şeyler anlatacağım.

Tahmin edebileceğiniz gibi kaza geliyorum demez. O an emniyet kemerinizi taktıysanız ve hızınız da kaza yapmayı engelleyebilecek kadar az değilse, kendinizi en minimum zararla arabayı durdurup kenara çekmeye odaklamalısınız. Kaza anında bir onbeş saniyelik şaşkınlıkla boğuşur, sonraki birkaç dakika da yavaş yavaş çözülüp ne yapmanız gerektiğini düşünmeye, önleminizi almaya başlarsınız.

Ama gelin ki ben o an ne düşündüm. Çok lüks bir arabam olsaydı, çok daha fazla masrafım olacaktı. Eğer arabanın içinde gerekli gereksiz bir sürü eşyam olsaydı, onları feda etme olasılığım çok daha fazla olacaktı. Arabanın içinde hızla koltuğa çarpmış olan laptopum pahalı bir şey olsaydı, üzülebilirdim. Oysa 160 gb’lik harddiskimin sadece 16 gb’lik kısmını kullanıyorum diye şaşıran arkadaşlarıma inat, çok fazla ve lüks şeylere sahip olmamanın bir mutluluğu vardı içimde.

Hatta o an, apart odamı ziyaret edip “Ne kadar az eşyan varmış?” diyenlere inat ayrı bir zenginliği içimde barındırdığımı farkettim. Deprem olsa, kaybedebileceğim en önemli şey -para açısından değil-, basgitarımla analog pedallarım olur herhalde. Onu da kısa zamanda telafi edebilirim diye umuyorum. İnsanın asıl zenginliği, sahip olduklarında, yaşadığı çevrede, popülaritesinde; kravatında, ceketinde; okuduğu, yaşadığı yerde, kariyerinde vb. hiçbir yerde değildir. İnsanın asıl zenginliği kendi içindedir.

O an, bir iki eğitim sertifikası alıp, bunları ceket ve kravatla pekiştirip kendi adına kartvizit bastıran; ama içleri bomboş olan fakir insanlara bir kez daha acıdım. Kendi zenginliklerinin ve fakirliklerinin farkında olmayan o kadar çok insan var ki..

Not: İyi denebilecek bir üniversitenin iyi denebilecek bir bölümünde okuyan arkadaşımın (ismi bende kalsın), salsa biliyorum diyebilmenin (salsa umurunda değil yani) benimle paylaştığı sevincine ortak olmasaymışım keşke. Bize Recep gibi salsacılar lazım, yaptığı işin hakkını verebilen insanlar lazım.. Ayrıca bkz: http://www.gokmengorgen.net/gunluk/?p=102

15
Eki

Demokratik Kültür dersimin ödevi için internette araştırma yaparken, - her nasıl denk geldiyse - Tema’nın linkine rastladım. Birileri bizim adımıza karar vermiş ve o kararı uygularken, Tema da duyarlılığını göstermiş.

Hazır beynim demokrasi ile ilgili bilgilerle dolmuşken, kendi kendime şöyle düşünmeden edemedim: “İnsanlar hak için imzaya ihtiyaç duyuyorlar, ha? Aman ne demokratik bir devlet! Üstelik imza sayısının devlet dediğimiz kurumun başındakilerinin kararından vazgeçireceği de ne malum..”

Pek karamsar bir tablo çiziyor olabilirim, mesele tartışma yaratmak değil. Ama şunu bir düşünelim. Bu ülkede demokrasi gerçekten var mı? Eğer varsa, TBMM diye adlandırdığımız mecliste sizi temsil eden birileri var mı? Varsa kim, ismini söyleyebilir misiniz? Demokrasinin siyasi ilgiye ve bilgiye dayalı olduğunu ve tek bir seçmenin cehaletinin demokratik ülkeler için büyük bir tehlike sayıldığını biliyor muyuz?

Sahi, demokrasinin ne demek olduğunu gerçekten biliyor muyuz? Eğer biliyorsak, neden en basitinden ben memleketimdeki ağaçlarımı koruyamıyorum veya siz neden bu devletin “Çimlere basmayın!” dediği yerde çimlere basmak zorunda kalıyorsunuz?

Aklıma geldi. Hani zincirleme epostalar gelir de, “Bu epostayı bilmem kaç kişiye gönderirseniz, daimi geliriniz olacak, Tanrı sizi kutsayacak vs.” gibisinden saçma cümleler nedeniyle, “Acaba göndersem mi, göndermesem mi; acaba inansam mı, inanmasam mı?” diyerek beynimiz meşgul olur ya; hani ağzımızdan eksik olmayan “Demokrasi istiyoruz! Özgürlük ve hak istiyoruz!” sloganları var ya, onun yerine bir bakın, Tema’nın duyurusuna. İşte size hak, işte size danışma. Hiç olmazsa konu hakkında bilgi edinin.

Baştan söyleyeyim, imza atmanız veya bağlantıya bakmanız durumunda sizi aylık gelire bağlayamam, ya da size Cennet’i garantileyemem. Ama en azından demokrasinin asıl nasıl bir şey olduğunu, azıcık da olsa hissettirebilirim, belki..

10
Eki

Hayatımıza yeni giren şeylere karşı çoğu zaman insanların tepkisi, hayata etkisi nedeniyle olumsuz yönde oluyor. Televizyon mesela.. İnsanlar bir zamanlar kutu gibi bir şeye sürekli bakıp sıkılacağımızı düşünüyorlarken, birden bağımlılık haline dönüşüverdi, vazgeçilmezimiz oldu. Bilgisayar mesela, benim zamanımda, ufaklıkların vazgeçilmez gözdesiydi. Şimdi internetin de yaygınlaşmasıyla, bilgisayarsız hayattan geçilmiyor.

Aslında büyüklerimiz haklı, bu gibi alışkanlıklar bizim hayatımızı yönlendiriyor. Ama şu da var, dünya “a” iken, biz “b” olamıyoruz. Olabiliriz; ama dünyadan bir şey istiyorsak, bizim de “a” olmamız gerekiyor. Bu durum iyi midir kötü müdür bunun tartışması bir yana, gerçek budur.

Belki de doğru olan, insan hayatını etki eden internet gibi dünyevi şeylerden elimizi çekmek yerine, o şeyleri kendi lehimize göre ayarlamaktır..

A: Başka seçenek yok zaten, bundan başka?

B: Var, var.. Şuan uyguladığınız seçenek var.

A: Ne yapıyormuşuz?

B: İnterneti sadece kullanıyoruz, ne verildiyse bize..

26
Eyl

Laptopum çok da güzel özelliklere sahip değil; ama gerçekten çok beğendiğimi, beni tatmin ettiğini söyleyebilirim. Yaklaşık 1000 liraya mal olmuş, 60 GB hafızası, Centrino Core 2 Duo 1.66 GHz işlemcisi, 1512 MB belleği, paylaşımlı 128 MB ekran kartı olan; kamerası, dvd yazıcısı, multimedya klavye tuşları olmayan şirince bir laptop..

Kütüphanedeyim. Biraz kalkıp kütüphanede benim gibi laptopla gelmiş öğrencileri gözlemlemek için gezindim. Hemen biri durduruyor: “Abi, bir bakar mısın internete bağlanamadım.” Yardımcı olmaya çalışıyorum. Hayret, bendeki bağlantı ayarlarının aynısı olmasına rağmen bağlanmıyor! Yardımcı olamadığım için kusura bakmamasını isteyip ayrılıyorum, bir başkası durduruyor: “Abi, sen bağlanabildin mi? Ya o değil de bilgisayar dondu kaldı böyle..”. İlginç bir durum, önceki laptop Dell XPS serisi, bana göre harika bir laptoptu; buysa öncekinden daha da güçlü donanıma sahip olmasına rağmen daha bir vasat gözüküyordu. Sordum:

- Ne zaman aldın?

- 1 ay filan oldu alalı, neden böyle donup kalıyor anlamadım. 4000 lira verdim oysa..

Yine yardımcı olamıyorum, kütüphanenin öbür tarafına doğru yürürken yine biri daha durduruyor. Tabi laptop Sony Vaio olunca, seve seve yardım ederim; ama sorun yine aynı! Ve yine yardımcı olamadım.

Daha fazla dayanamayıp kendi laptopumu merak eder oldum. Masama döndüm. İnternet var mı, var. Hem de gayet hızlı. Takılma var mı, yok. Milletin 4000 liraları, laptoplarındaki paylaşımsız ekran kartları falan yalan oldu. İçim bir daha rahatladı, iyi ki kaliteden ödün vermemişim. Yüzlerce ödül alan bir markayı tercih etmek, donanımdan çok teknolojiye, kaliteye bakmak boşuna değilmiş. Laptopum Lenovo Thinkpad r60e. Teşekkürler Lenovo, teşekkürler IBM ekibi ve elbette asıl teşekkür etmem gerekense Pardus. Teşekkürler, iyi ki varsın, özgürlük için..

28
Tem

Bir çocuk ağlıyor. Kurumuş dudaklarından süzülen boğuk bir sesle “Anne, sadece su içmek istiyorum.” diyor. Dünyanın sonunda, belki de unutulmuş görünse de, yine kadınların içinde devam edecek olacak olan tek güdü annelik güdüsü olacaktır, kim bilir. Annesinden tek bir gözyaşı, tüm çaresizliğini ortaya koymaya yetiyor. Önce eğilip biricik çocuğunun omuzlarını okşuyor ve birden boğazlayıp öldürüyor: “Bu dünyada su kalmadı çocuğum..”

Koskocaman bir tank, bizim kahramanımızın gözünde bir tanrı gibi.. Çalışmayan, demir yığınından bir tank.. Dizlerine kadar her yerde kar var, erimek bilmeyen, kurşun ve zehirle karışık kar.. Rüzgar dondurucu. Tankı barınak edinmiş kahramanımız, birazdan silahını hazırlayıp kendini savaş meydanına atacak. Ama sanıldığı gibi etrafta lazerli silahlar, robotlar yok, komutanlar yok, savaşın galibi yok, düşman yok.. Onlar bitti, parçalandı. Tek bir tanesi bile kalmadı. Bunun sebebi bilinmiyor, bilinen tek şey şu: İnsanlar bir gerçeği öğrendiler ve intihar etmeyi tercih ettiler.

Bir sivil yaklaşıyor yavaşça, teslim olmuş gibi. Ve kahramanımıza yardım etmek istiyor: “Ben AIDS’liyim, mermin yoksa verebilirim.” Demek kendisinde mermi olmadığını biliyor..

K: “Xoxlo, eğer başka silahın olmadığı için seni öldürdükten sonra kanını içmemi istiyorsan nafile! Mermiyi ver.”

X: “Kendi çocuğuma bile ölümü ben tattırdım. Söylesene, ortada somut bir gerçek var, bu gerçeği sen de öğrendin. Sence bu dünyanın, bu insanlığın seksten başka ne zevki kaldı?”

K: “Senin gibi or..ları öldürmek!”

Dünya neden böyle oldu, neden bu hale geldi diye düşünen insanlar arasından kahramanımız inadına bir görüşü savunuyordu, tıpkı diğer insanlar gibi kafayı sıyırmamak için.. Önyargılıydı, bunu kendi de biliyordu. Çünkü basit bir soru değildi. Bu soruna bir çok şey etki ediyordu ve suçlusu da kendi türüydü, insanlar. Ona göre, insanlar bir şeyleri paylaşma gereği duyduklarından, duygularını belirtmek istediklerinden ve diğer insanlarla bir arada yaşama istekleri, yalnız yaşama isteklerinden daha fazla ağır bastığı için toplumlar, kabileler oluşmuştu; fakat toplumların gelişmesini; krallıkların, imparatorlukların oluşmasını ve daha fazla güce gereksinim nedeniyle oluşan toplumlar arası savaşların nedenini ise kadınlara bağlıyordu. Bir zamanlar uğruna verilen savaşların nedeni olan mahremiyet, artık tüm çıplaklıklarıyla onun gözünde tamamen değersizdi..
Değersizdi, çünkü onlar aşkı öldürmüşlerdi. Cinsellik de aşktan ve duygusallıktan koparılıp, insanın su gibi, ekmek gibi birer sıradan ihtiyacı haline getirildi. Kadınla erkeğin eşit olması, kadınların kadınlığını, erkeklerin de erkekliğini bırakması olarak anlaşıldı. Sadece özgürlük bayrağı altına çekilip dünya sorumsuzca tüketildi. Özgürce yaşamak, özgürce birliktelik, özgürce karar vermek, özgürce tüketmek..
Kahramanımız belki bunları düşünmekle haksızdı; ama dünyanın bu hale gelmesinin bir çok sebebi olduğunu biliyordu. İnsanların kendi ürettikleri, ortaya çıkardıkları bir çok şeyin tanımını değiştirdiklerini düşünüyordu. Mesela bir devlet düzeni istendi; kölelik, kadınların davranışları, erkeklerin sahiplikleri ve benzeri her şey, uzun bir zaman birikimi sonucu bir şekil almış ve bir tanıma bürünmüştü. Fakat daha sonra ezilmişlik bilinci kendini gösterince, düzen sürekli şekil değiştirdi. Bu ona göre kaçınılmaz bir gerçekti; fakat insanlığın gün geçtikçe daha adil, daha gelişmiş bir sistem geliştirecekleri düşüncesinin yanlışlığı, sanki beyninde bir kıymık varmış gibi son derece rahatsız edici bir gerçekti. Bir kabullenemeyiş ve bir arayışın bulunamayışının bir isyanıydı.

Xoxlo’yu öldürdükten sonra yere akan kana elini bulaştırdı: “Bu insanlık nasıl oldu da aids’in kaçınılmaz bir hastalık olduğuna kabullenebildi.” Çocuğunun nasıl doğduğunu bilmeyen bir annenin, onu boğmasında bir sakınca duymamasını bizim kahramanımız duygudan yoksunluğa bağlıyordu. “Bir insanı insan yapan unsur, duygu. Duygunun olmaması insanı zayıflatır. Tıpkı bu virüslü kana sahip insan gibi. Eğer nefse hakim olması gerektiğini bilseydi, eğer insanlık beraberce bu konuda anlaşabilseydi, o zaman yanlışlarımız bizi doğruya itebilirdi.”
Ama itmedi.. Dünyayı bir hırs yaktı. Büyük dev şirketlerin sömürüleri olsun, para olsun, dünya güzellikleri olsun.. Bunların hepsi nefsin bir ürünüydü. Dünyevilik.. Nefsin alası.. Daha azıyla yetinememek.. Daha fazlasını istemek.. Daha fazla huzur, daha fazla rahatlık, daha fazla eğlence, daha fazla savurganlık.. Buna dur denilmedi. İnsanlığın demokrasi, özgürlük ve hakla kandırılmasına göz yumuldu. Adalet arzulandı; fakat insanların geçmişleri ellerinden alındığı için istekleri de değişti. Eskiden mutlu bir aile, yeteri miktarda para arzulanırken, zaman geçtikçe insanlık kendi bedenlerinden daha önemli, daha değerli bir şey görmek istemedi..

Kocaman, karla kaplı bir savaş alanı.. Canlı insan bulmanın ne kadar zor olduğunu hissediyor kahraman. Bir şeyler paylaşabileceği bir insan bulamamanın verdiği kızgınlığı, onları öldürerek yok etmeye çalışıyor. Yalnızlığın kendisine hissettirdiği ağır yükü gözyaşlarıyla boşaltmak istiyor. Güçsüzlüğünü hissedince başını kaldırıp “Hayır!” diye bağırıyor.. Havada kuşlar gibi uçan pet şişeleri görüyor, fabrika ürünleri: “Hayır, ben iyiyim. Sorumun cevabını bulmadan ölmeyeceğim.”
Bir mağaraya doğru ilerliyor.. İçerisi apaydınlık, sanki buzdan yapılmış bir oda. İçeriye doğru ilerledikçe, bir insanın soluklanışını daha derinden hissediyor ve onu köşede yere bir şeyler kazırken görüyor:

K: “Canım, aşkım. Ne kadar üzgünüm anlatamam. Sana hayatın anlamını söyleyemeyeceğim için çok üzgünüm. Neden yaşadığımızı bilmiyorum..”

Y: “…”

K: “Bildiğim tek şey.. Herkes sorumluluğunu üstlenebildiği kadar özgürlüğü elde etmeye çalışıyordu; fakat insanlık sorumluluğu yok etmek için çalıştı.. Bizim yaptığımızı yapmaya çalıştı herkes, aşkım. Sen özgür olmak istiyordun, ben de seni bıraktım, göz yumdum. Ben diğer güzel bayanların özgürlüklerini tatmin ettim. Sen de benimle olan kilidi kaldırdın, benim diğer erkek arkadaşlarından farkım olmadı..”

Y: “Seni ben affederim, aşkım. Sen benim sahibimsin.”
Ne kadar ürkütücü bir söz! İnsanların yaşama amaçlarını bulamayış nedenleriyle sahibini arayışları.. Ona dönme istekleri.. Dünyeviliğin verdiği ağır bunalımdan kaçış..

K: “Yere ne kazıyorsun?.”

Kızı çekti.. Ve okudu yazdıklarını: “Bu yaşamdan ve bana bu yaşamı verenden nefret ediyorum.” Bir aşığın sevgilisinden duyabileceği belki de en ağır bir sözdü bu, kahramanımızca.. Sevgi ve nefret o kadar yakındırlar ki birbirlerine, insan güçsüz kaldığı an nefrete başvurur, sevgi güçlülerin işidir.

K: “İnanıyorsun değil mi, yaratıldığını..”

Y: “O’nu o kadar çok seviyorum ki, o yüzden nefret ediyorum.”

Kahraman.. Önce kanlı elini yaladı.. Sonra eşinin omuzlarını okşadı, mahremiyetini bir kez daha hissetti. Ne kadar özel bir insan olduğunu.. Dudağına bir öpücük kondurup gözyaşları içinde tam onu boğmaya hazırlanırken, elleri havada asılı kaldı.. Dışarı çıkıp ağlayarak haykırdı: “Şizofren olduğumu biliyorum; ama sen beni affet Yaratıcı.. Kıbleyi bilmediğim için.. Namaz kılmayı öğrenmediğim için..”

Etraf erimek bilmeyen karla kaplıydı, şimdi gerçeği görmeyi kahramanımız bile istiyor. Milyonlarca üst üste yığılmış ceset.. Ve hayatta kalan tek insan..

16
Tem

İnsan çeşitli sebeplerden dolayı geçmişini hatırlar ve düşünür. Mesela nasıl yürümeyi öğrendik, konuşmayı nasıl öğrendik gibi. Bütün bunların hepsi o zamanın büyük başarıları değil miydi?

Şunu ele alalım mesela, biz yazmayı nasıl öğrendik? İlk önce şekiller çizdirdiler defalarca, sonra harfler. Yazarken bir de yazdığımızı okutturuyorlardı ki, bazen “Bu harf neydi?”, “Bu harfi bir yerden tanıyorum?”, “Bu harf mı ya?” gibi sorular sorardık kendimize. Bir de ev ödevi verirlerdi: Şunları şunları evde tekrar edeceksin çocuğum! Etmezsek ne olurdu? N’yi ters yazmaya başlardık, ya da v’yi u vesaire. Daha sonra heceler, kelimeler, cümleler derken yazmayı ve okumayı bir şekilde öğreniyorduk.

Öğreniyorduk ama okumak ile yazmak arasındaki bağlantıyı koparmamayı da öğreniyorduk. Ufuk kendisine Üfük diye seslenenlere bakmamayı veya onları uyarmayı da öğreniyordu mesela! Uyarmak doğal hakkıydı tabi, kim isminin yanlış yazılmasını ister ki, belki Ufuk ileride ünlü olacak, kim bilir? Zamanında “Hayır kardeşim benim ismim Ufuk.” demezse ne olur? Modacı Üfük olur, sanatçı Üfük olur, mimar Üfük olur ama her ne kadar kartvizitinde Ufuk yazsa da, artık Ufuk Üfük olmuştur.

Bu yazının başından beri dikkati çekmeye çalıştığım nokta da budur. Bazı yazıları yazıldığı gibi okumayışımızın veya tersi bir olayın gerçekleşmesinin bir çok nedeni vardır. Okurken herhangi bir kelimeyi yanlış söylememiz ve neticesinde dinleyicilerimizin yeni öğrendikleri kelimeleri duydukları gibi yazmaları, bunun başlıca sebebi olabilir. Bu sorunla en çok yabancı kelimeleri dile getirirken karşılaşırız. Örnek isterseniz internette presteyşin, aypot, pilipis, bülütüt kelimelerini araştırmayı deneyin. Bu durum bir yere kadar normal karşılanabilir, yazı yazmayı kendi okuyuşumuza göre öğrendik. Aynı şekilde okumayı da yazışımıza göre..

Diğer taraftan, yeni duyulan kelimelere olan bakışımızın genellikle “yabancı kelime” üzerine olması nedeniyle de bilerek bazı kelimeleri yazıldığı gibi okumadığımız doğrudur. Türkçe kelimelerdeki büyük ünlü uyumu kuralı gereği linux’u linüks diye okumamız, yani kelimeyi bu kurala uydurmamız Türkçe ünlü uyumu alışkanlığından kaynaklanıyor olabilir; ama büyük ünlü uyumu kuralını ele alırsak Pardus yine Pardus şeklinde okunup yazılmalı, öyle değil mi? Perdüş diye okuyacak değiliz sonuçta..

Yeni duyulan bir kelimenin Türkçe veya yabancı bir kelime oluşuna karar verirken, kelimenin hangi anlamda kullanıldığını da göz önünde bulundururuz. Pardus ile Linüks diye isimlendirdiğimiz Linux arasında bir anlam ilişkisi olması nedeniyle Pardus’un Pardüs diye okunması da normal karşılanabilir. Fakat zaten benim dikkati çekmek istediğim asıl nokta okunuşta değil (okunması önemli değil demiyorum tabi), yazılışta. Evet, her yazı okunduğu gibi yazılır, yazıldığı gibi de okunur ve zaten yabancılar playstation yazısı görünce pleysteyşin diye okuyorlar ki, sen ona pleysteyşin yazısını okutmaya çalışsan o bu sefer pliztiyzin diyecek. Ha bi de pliyztiyzin diye yazalım pleyzteyzen desinler..

Demek istediğim, bir kelimenin nasıl okunduğu her ne kadar kafa karıştırıcı olursa olsun veya her ne kadar kelimenin Türkçe kelime olup olmadığını bilmiyor olursak olalım, bir kelime nasıl yazılıyorsa, yine tekrar öyle yazılır. Bu birincisi! İkincisi ise, biz Pardus’u yazıldığı gibi okuyoruz, siz de öyle okuyun, okutturun!

9
Tem

Bu konuyla ilgili yazı daha önce de yazmıştım; fakat hem biraz çekinerek yazmıştım -yanlış anlaşılma durumları olmasın diye-, hem de fazla açıklayıcı olmamıştı. Ve sonra da silmiştim. Şimdi yeni olaylar cereyan edince ben de bir kez daha üstüne düşüp yazma kararı aldım.

Olayımız aslında çok basit. Bilgisayarın ve özellikle internetin insan hayatındaki kolaylaştırıcı etkisi yadsınamaz. İnsan hayatı derken, insanların birbirleriyle ilişkisinden bahsediyorum daha çok. Mesela, arkadaşlık ilişkileri. Bir insanın öteki insanla olan ilişkisinin nasıl başladığı, benim anlatacağım konu için çok önemli değil; fakat bu ilişkinin seyrini değiştirecek olayları ele aldığımız zaman internetin bu konuda önemli etkisi olduğunu düşünüyorum.

Şu MSN denen “şey”den bahsedeceğim size! Tamam, bunu kabul ediyorum, MSN popüler bir şeydir, insanlarla iletişim kurmanın neredeyse bedava bir yoludur. Ama ben istiyorum ki, MSN bu özelliğiyle kalsın. Sadece MSN değil, benzeri iletişim araçları için de aynı istekte bulunuyorum. İnsanlar neyi, ne için kullandıklarını bilsin istiyorum. Bazen Windows kullanan arkadaşların marifetlerini izliyorum. Yok messenger plus, discovery eklentileri, yok hareketli görüntüler, yok kişisel iletiye yazı yazmalar, yok smileyler mimileyler… Ben bunların hiçbirine karşı değilim; ama onca MSN kişiselleştirmeleriyle zamanını boşa akıtmış bir arkadaşımın bu şekilde benim onunla olan arkadaşlığıma yön vermesini kesinlikle istemiyorum. MSN denen bir icadı ne kadar kişiselleştirirse kişiselleştirsin, o arkadaşımın benim yaptığım bir espriye güldüğünü MSN’de smileylerle, seslerle, eklentilerle belirtmesi, bana kendi gözlerimle güldüğünü görmek, kendi duyularımla farketmek kadar haz vermeyecek ve ben asıl görerek, dokunarak, konuşarak veya başka bir şekilde anlaşarak; birlikte zaman geçirerek ve mümkünse aynı ortamda bulunarak yapılan iletişimin arkadaşlığımı yönlendirmesini istiyorum.

Diyeceksiniz ki, “Sen öyle düşünüyorsun diye arkadaşların senin gibi davranmak zorunda mı?”. Davranmalarına gerek yok ki. Zaten ben sessizce kendi düşüncemi gerçekleştiriyorum; fakat bugünkü arkadaşlık mantığının tuhaflığını birilerine duyurmak gereği duyuyorum. Mesela, MSN listenizden bir arkadaşınızı silmekle bir arkadaşınızla arkadaşlığınızı bitirmek arasında hiç mi hiç fark kalmamış. Hele son zamanlarda toplu gelen epostalar arasında şöyle bir başlığa rastgelmiştim: “MSN’de sizi kimlerin sildiğini öğrenmek istiyor musun? TIKLA!” Hadi öğrendin diyelim. Ne olacak sonra? Diyelim ki sevgilinizle son zamanlarda kavga ediyordunuz, sonunda sildiğini öğrendiniz vesaire. Böyle durumlar için öğrenmenin anlamı olabilir; ama uzun zamandır konuşmadığınız bir arkadaşınızı MSN listenizden silmenizin ne gibi bir mantıksızlığı olabilir ki? İyi bir arkadaşlık için her şeyi öğrenmenize gerek olmadığını düşünüyorum.

Diyeceksiniz ki, “İnsanlar kendilerini daha iyi ve daha kolay yoldan ifade etmek isterler”. Doğrudur, bu düşünceye karşı gelmiyorum; ama bu işi gülen yüzlerle, sohbet eklentileriyle başarabileceğimize de inanmıyorum. Bence insanlar gülen yüzleri, kendilerini tam olarak ifade ettiğini düşündüklerinden çok, ya gülen yüz hoşuna gittiği için, ya da karşısındakinin hoşuna gideceğini, ilgi duyacağını düşündüğü için kullanıyorlar. Aynı şekilde diğer bir çok sohbet özelliklerini de..

Aslında günümüzde arkadaşlık ilişkilerinin neden bu hale geldiğini hepimiz biliyor gibiyiz. Muhabbete başlamadan önce kim selam vermeli tartışmaları, boş boş konuşmalar, yeni insanlarla tanışma ihtiyacı, can sıkıntısı.. İnsanlarla konuşmak için illa belli bir amacımızın olmasına gerek yok. Herkes karşısındakinin de onayıyla istediği gibi konuşma hakkına sahip; ama beraberce sürü psikolojisi nedeniyle saçma sebepler yüzünden arkadaşlık krizlerine girmeyelim. Nasıl ki uzakta olan biriyle konuşmak için cep telefonu kullanıyorsak, sohbet uygulamalarına bu amaçtan başka amaç yüklememeliyiz. Tekrar ediyorum, herkes tabi ki dilediği kişiyle dilediği gibi konuşabilir; fakat sohbet uygulamalarının eklentileri, özellikleri; gülenyüzler, kişisel isimler, iletiler; kimin msn listesi’nde olduğunuz, kim tarafından engellendiğiniz ve benzeri sebeplerin “gerçek arkadaşlıklarınızı” bozmasına izin vermeyin, kendinizi de bu türü sebeplerden dolayı arkadaşlık krizleriyle meşgul etmeyin!