Bir çocuk ağlıyor. Kurumuş dudaklarından süzülen boğuk bir sesle “Anne, sadece su içmek istiyorum.” diyor. Dünyanın sonunda, belki de unutulmuş görünse de, yine kadınların içinde devam edecek olacak olan tek güdü annelik güdüsü olacaktır, kim bilir. Annesinden tek bir gözyaşı, tüm çaresizliğini ortaya koymaya yetiyor. Önce eğilip biricik çocuğunun omuzlarını okşuyor ve birden boğazlayıp öldürüyor: “Bu dünyada su kalmadı çocuğum..”
Koskocaman bir tank, bizim kahramanımızın gözünde bir tanrı gibi.. Çalışmayan, demir yığınından bir tank.. Dizlerine kadar her yerde kar var, erimek bilmeyen, kurşun ve zehirle karışık kar.. Rüzgar dondurucu. Tankı barınak edinmiş kahramanımız, birazdan silahını hazırlayıp kendini savaş meydanına atacak. Ama sanıldığı gibi etrafta lazerli silahlar, robotlar yok, komutanlar yok, savaşın galibi yok, düşman yok.. Onlar bitti, parçalandı. Tek bir tanesi bile kalmadı. Bunun sebebi bilinmiyor, bilinen tek şey şu: İnsanlar bir gerçeği öğrendiler ve intihar etmeyi tercih ettiler.
Bir sivil yaklaşıyor yavaşça, teslim olmuş gibi. Ve kahramanımıza yardım etmek istiyor: “Ben AIDS’liyim, mermin yoksa verebilirim.” Demek kendisinde mermi olmadığını biliyor..
K: “Xoxlo, eğer başka silahın olmadığı için seni öldürdükten sonra kanını içmemi istiyorsan nafile! Mermiyi ver.”
X: “Kendi çocuğuma bile ölümü ben tattırdım. Söylesene, ortada somut bir gerçek var, bu gerçeği sen de öğrendin. Sence bu dünyanın, bu insanlığın seksten başka ne zevki kaldı?”
K: “Senin gibi or..ları öldürmek!”
Dünya neden böyle oldu, neden bu hale geldi diye düşünen insanlar arasından kahramanımız inadına bir görüşü savunuyordu, tıpkı diğer insanlar gibi kafayı sıyırmamak için.. Önyargılıydı, bunu kendi de biliyordu. Çünkü basit bir soru değildi. Bu soruna bir çok şey etki ediyordu ve suçlusu da kendi türüydü, insanlar. Ona göre, insanlar bir şeyleri paylaşma gereği duyduklarından, duygularını belirtmek istediklerinden ve diğer insanlarla bir arada yaşama istekleri, yalnız yaşama isteklerinden daha fazla ağır bastığı için toplumlar, kabileler oluşmuştu; fakat toplumların gelişmesini; krallıkların, imparatorlukların oluşmasını ve daha fazla güce gereksinim nedeniyle oluşan toplumlar arası savaşların nedenini ise kadınlara bağlıyordu. Bir zamanlar uğruna verilen savaşların nedeni olan mahremiyet, artık tüm çıplaklıklarıyla onun gözünde tamamen değersizdi..
Değersizdi, çünkü onlar aşkı öldürmüşlerdi. Cinsellik de aşktan ve duygusallıktan koparılıp, insanın su gibi, ekmek gibi birer sıradan ihtiyacı haline getirildi. Kadınla erkeğin eşit olması, kadınların kadınlığını, erkeklerin de erkekliğini bırakması olarak anlaşıldı. Sadece özgürlük bayrağı altına çekilip dünya sorumsuzca tüketildi. Özgürce yaşamak, özgürce birliktelik, özgürce karar vermek, özgürce tüketmek..
Kahramanımız belki bunları düşünmekle haksızdı; ama dünyanın bu hale gelmesinin bir çok sebebi olduğunu biliyordu. İnsanların kendi ürettikleri, ortaya çıkardıkları bir çok şeyin tanımını değiştirdiklerini düşünüyordu. Mesela bir devlet düzeni istendi; kölelik, kadınların davranışları, erkeklerin sahiplikleri ve benzeri her şey, uzun bir zaman birikimi sonucu bir şekil almış ve bir tanıma bürünmüştü. Fakat daha sonra ezilmişlik bilinci kendini gösterince, düzen sürekli şekil değiştirdi. Bu ona göre kaçınılmaz bir gerçekti; fakat insanlığın gün geçtikçe daha adil, daha gelişmiş bir sistem geliştirecekleri düşüncesinin yanlışlığı, sanki beyninde bir kıymık varmış gibi son derece rahatsız edici bir gerçekti. Bir kabullenemeyiş ve bir arayışın bulunamayışının bir isyanıydı.
Xoxlo’yu öldürdükten sonra yere akan kana elini bulaştırdı: “Bu insanlık nasıl oldu da aids’in kaçınılmaz bir hastalık olduğuna kabullenebildi.” Çocuğunun nasıl doğduğunu bilmeyen bir annenin, onu boğmasında bir sakınca duymamasını bizim kahramanımız duygudan yoksunluğa bağlıyordu. “Bir insanı insan yapan unsur, duygu. Duygunun olmaması insanı zayıflatır. Tıpkı bu virüslü kana sahip insan gibi. Eğer nefse hakim olması gerektiğini bilseydi, eğer insanlık beraberce bu konuda anlaşabilseydi, o zaman yanlışlarımız bizi doğruya itebilirdi.”
Ama itmedi.. Dünyayı bir hırs yaktı. Büyük dev şirketlerin sömürüleri olsun, para olsun, dünya güzellikleri olsun.. Bunların hepsi nefsin bir ürünüydü. Dünyevilik.. Nefsin alası.. Daha azıyla yetinememek.. Daha fazlasını istemek.. Daha fazla huzur, daha fazla rahatlık, daha fazla eğlence, daha fazla savurganlık.. Buna dur denilmedi. İnsanlığın demokrasi, özgürlük ve hakla kandırılmasına göz yumuldu. Adalet arzulandı; fakat insanların geçmişleri ellerinden alındığı için istekleri de değişti. Eskiden mutlu bir aile, yeteri miktarda para arzulanırken, zaman geçtikçe insanlık kendi bedenlerinden daha önemli, daha değerli bir şey görmek istemedi..
Kocaman, karla kaplı bir savaş alanı.. Canlı insan bulmanın ne kadar zor olduğunu hissediyor kahraman. Bir şeyler paylaşabileceği bir insan bulamamanın verdiği kızgınlığı, onları öldürerek yok etmeye çalışıyor. Yalnızlığın kendisine hissettirdiği ağır yükü gözyaşlarıyla boşaltmak istiyor. Güçsüzlüğünü hissedince başını kaldırıp “Hayır!” diye bağırıyor.. Havada kuşlar gibi uçan pet şişeleri görüyor, fabrika ürünleri: “Hayır, ben iyiyim. Sorumun cevabını bulmadan ölmeyeceğim.”
Bir mağaraya doğru ilerliyor.. İçerisi apaydınlık, sanki buzdan yapılmış bir oda. İçeriye doğru ilerledikçe, bir insanın soluklanışını daha derinden hissediyor ve onu köşede yere bir şeyler kazırken görüyor:
K: “Canım, aşkım. Ne kadar üzgünüm anlatamam. Sana hayatın anlamını söyleyemeyeceğim için çok üzgünüm. Neden yaşadığımızı bilmiyorum..”
Y: “…”
K: “Bildiğim tek şey.. Herkes sorumluluğunu üstlenebildiği kadar özgürlüğü elde etmeye çalışıyordu; fakat insanlık sorumluluğu yok etmek için çalıştı.. Bizim yaptığımızı yapmaya çalıştı herkes, aşkım. Sen özgür olmak istiyordun, ben de seni bıraktım, göz yumdum. Ben diğer güzel bayanların özgürlüklerini tatmin ettim. Sen de benimle olan kilidi kaldırdın, benim diğer erkek arkadaşlarından farkım olmadı..”
Y: “Seni ben affederim, aşkım. Sen benim sahibimsin.”
Ne kadar ürkütücü bir söz! İnsanların yaşama amaçlarını bulamayış nedenleriyle sahibini arayışları.. Ona dönme istekleri.. Dünyeviliğin verdiği ağır bunalımdan kaçış..
K: “Yere ne kazıyorsun?.”
Kızı çekti.. Ve okudu yazdıklarını: “Bu yaşamdan ve bana bu yaşamı verenden nefret ediyorum.” Bir aşığın sevgilisinden duyabileceği belki de en ağır bir sözdü bu, kahramanımızca.. Sevgi ve nefret o kadar yakındırlar ki birbirlerine, insan güçsüz kaldığı an nefrete başvurur, sevgi güçlülerin işidir.
K: “İnanıyorsun değil mi, yaratıldığını..”
Y: “O’nu o kadar çok seviyorum ki, o yüzden nefret ediyorum.”
Kahraman.. Önce kanlı elini yaladı.. Sonra eşinin omuzlarını okşadı, mahremiyetini bir kez daha hissetti. Ne kadar özel bir insan olduğunu.. Dudağına bir öpücük kondurup gözyaşları içinde tam onu boğmaya hazırlanırken, elleri havada asılı kaldı.. Dışarı çıkıp ağlayarak haykırdı: “Şizofren olduğumu biliyorum; ama sen beni affet Yaratıcı.. Kıbleyi bilmediğim için.. Namaz kılmayı öğrenmediğim için..”
Etraf erimek bilmeyen karla kaplıydı, şimdi gerçeği görmeyi kahramanımız bile istiyor. Milyonlarca üst üste yığılmış ceset.. Ve hayatta kalan tek insan..