19
Tem

Geçtiğimiz haftanın önemli gelişmelerinden biri -en azından benim için- Asya’nın en büyük ikinci telefon üreticisi HTC’nin Apple’ın açtığı patent ihlali davasında ilk raundu kaybetmesi oldu. Her ne kadar bu sıradan bir şirket haberi sayılsa da aslında hem biz Android kullanıcıları hem de yazılım patentlerine karşı olan insanlar için önem taşıyan bir gelişme. Yazılım patentinden konuyu açmışken ilk etapta belki yazılım patenti nedir meselesinde biraz bakmak gerekiyor.

Meseleyi biliyorum diyenler biraz daha aşağıdan devam edebilir. Yok böyle iyi diyenlere iki dakikada tarih dersi geliyor. Efenim bildiğiniz gibi insanoğlu/kızı özellikle sanayi devrimiyle birlikte alet işler el övünür sözünün kavramını biraz daha net olarak kavramış olacak ki icatlarını korumak, hayatlarını vakfettikleri çalışmalarının kendileri adına tescil edilmesini arzulamışlar. Zamanla bu arzuların etkisiyle güdülenen insanlar bunun için hem uluslararası hem ulusal düzeyde fikri mülkiyeti koruyacak kurumlar geliştirmişler. Bu kurumlar temelde iki dala ayrılıyor. İlki fikri mülkiyet başlığı altında toplanırken bugün HTC’nin başını ağırtan diğer kurumsa patentler olmuş. Patent mevcut tekniği ileri götüren yeni bir icat yeni bir buluş meydana getirildiğinde bu buluştan belirli bir yıl süresince sadece buluş sahibinin ve onun yetki verdiği insanların yararlanmasını sağlayan bir koruma yolu. Patentlerin Amerika ve Avrupa’da birbirlerinden en çok ayrılmasını sağlayan şey ise Amerika’nın yazılım konusunda patentlerin olabileceğini kabul ederken Avrupa’nın bunu kabul etmemesi.

Yazılımın doğası gereği patentle korunması son derece manasız. Zira örneğin bir ilaç formulünün patentini aldığınızda bir hastalığı belirli bir metodla tedavi eden belirli bir formül elde ediyorsunuz ve bu formül korunuyor. Bununla birlikte ne yazık ki yazılımda yazdığınız kodun değil ama yazılan koddan daha önemli bir şeyi bu kodu yazma nedeninizi yani çalışma metodunuzu patentliyorsunuz. Bu durumda hangi kodu yazarsanız yazın ya da hangi dilde olursa olsun bir işi çözme metodu olarak bir yazılım patentine konu olan yöntemi uygularsanız o patenti ihlal etmiş olursunuz. Şimdi bu konuyu bir örnekle somutlaştıralım. Örneğin bir firma internet üstünden satış yaparken tek tuşla satın alma diye bir metod geliştiriyor. Bu sayede kredi kartınızı ve adresi önceden kaydedip istediğiniz ürünü tek tuşa basarak kapınıza kadar getiriyorsunuz. Bu metodu Amerika Patent Ofisi’nde bir yazılım olarak patentliyor. Bunun akabinde her ne kadar farklı bir kod yazılmış olsa bile Amerika’da başka bir kişinin aynı metodu kullanarak satış yapması patent sahibinin iznine bağlanıyor. Bu yüzden bu metodu kullanan bir firma açılan dava sonucunda sırf patenti ihlal etmemek için bir adım daha eklemek zorunda kalmıştı zamanında. Bu kısa tarih dersinden sonra şimdi gelelim konumuza.

Efenim bildiğiniz gibi HTC Android ile birlikte Samsung’un ardından Asya’nın ikinci en büyük telefon üreticisi konumunda. Bununla birklikte HTC’nin bir diğer özelliğiyse aynı zamanda Google tarafından piyasaya sürülen Nexus One’ın üreticisi olması. Apple geçtiğimiz aylarda Nexus One üstünden HTC’nin Apple’a ait iki patenti ihlal ettiğine dair Amerika’da bulunan ITC (Uluslarasası Ticaret Komisyonu) nezninde bir soruşturma başlatılmasını istedi. ITC son zamanlarda özellikle patente ilişkin konularda olan uyuşmazlıklara bakan bir kurum haline gelmiş durumda. Her ne kadar bir mahkeme olmasa da ITC’nin elinde özellikle büyük üreticileri son derece korkutan bir güç var. ITC Amerika’ya ithal edilen her bir ürünün ülkeye ithalat iznini veren kurum olduğu için eğer bir fikri mülkiyet ihlali olduğu kararına varırsa o ürünün ülkeye sokulmasını engelleme / ürünlerin ülkeye sokulduğu durumda satıştan menine karar verebiliyor.

Yapılan soruşturma kapsamında ilk etapta kurumun ilgili yetkilisi HTC’nin iki patenti ihlal ettiğine karar verdi. Bu kapsamda Apple’ın hem donanımın seri gelen verileri paralel işlemesi hem de verilerin belirli bir sistematik ile parelel işlenmesine dair olan iki patentine ait fikri mülkiyetin HTC tarafından izinsiz kullanıldığına dair bir öngörü oluşmuş durumda. Kurum ise kesin kararını altı kişilik komisyonun toplanacağı Aralık ayında verecek.

Yazılım uzmanları özellikle video / ses işleme ve Android’e eklenen hesaplar arasında etkileşime izin veren metodun patentleri ihlal ettiğini ve bunların Android’in neredeyse kalbinde olduğu için çevresinde dolanılmasının zor olacağını söylüyorlar. HTC her ne kadar yaptığı açıklamada Aralık ayına kadar bir çözüm bulunacağını söylüyor olsa bile durum hala çok karmaşık gözüküyor.

İlgililerin bileceği gibi daha önce Microsoft’da bir patentinin ihlal edildiği gerekçesi ile HTC ile anlaşmak istemiş ve bu kapsamda HTC sattığı her bir Android cihaz için lisans bedeli olarak MS’e 5$ ödemeyi kabul etmişti. Sırf bu sayede MS’in HTC’den yıllık 150 milyon $ gibi bir lisans parası alacağı kulislerde konuşulurken Apple’ın daha farklı bir plan içerisinde olduğu konuşuluyor. Son dedikodular Apple’ın bu patentlerin lisansını ya çok yüksek bedellerle HTC’ye vereceği ya da hiç vermeyeceği yönünde. Bu durumda eğer HTC yıl sonuna kadar bu patentlerde belirlenen metodların etrafından dolaşmanın bir yolunu bulamazsa Amerika piyasasınından tamamen çıkmak zorunda kalabilir. Daha korkutucu olan nokta ise Apple’ın bu davayı herhangi bir Android üreticisine yönlendirmesinin önünde herhangi bir engel kalmayacak olması. Her ne kadar bu durum doğrudan bizi ilgilendirmeyecek olsa bile -zira bu patentler ülkemizde ve Avrupa’da tanınmıyor.- Amerika gibi büyük bir piyasada bu denli bir darbe almak hem HTC ve üreticiler hem de Android açısından son derece yaralayıcı olacaktır.

Gelişmeleri takip edip aktarmaya çalışacağım. Bu arada merak edenler ilgili patentlerde neyin ihlal edildiğine dair bir tabloya bu adresten erişebilirler.

26
Nis

PC Labs, sürekli yeni haber ve makaleler yayınlayan, belki de bu sebeple hemen her gün mutlaka ziyaret ettiğim güzel bir internet sitesi. Okuduğum kimi yazılar bana hayli sıradan gelirken bazı konular ise müthiş ilgimi çekiyor ve beni düşünmeye sevk ediyor. Bu bağlantıda okuduğum bir makale de beynimin hücrelerini kaşındıran bir türde…Yazıda 390.000 kişi gibi devasa bir kitle üzerinde yapılan bir tür eğilim araştırmasından bahsediliyor. Pc kullanıcıları ile Mac kullanıcılarının demografik özellikleri arasındaki farklara dikkat çekiliyor. Araştırma sonuçları ilginç diyemeyeceğim. Zira sanki beklenen sonuçlar çıkmış gibi geldi bana.

İlginç bir karşılaştırma olmuş bu. Adeta işletim sistemi tercihinde bulunan insanlara bir tür etiket yapıştırılmak isteniyor gibi…Firmalar nezdinde hedef kitlelerini tanımaya, anlamaya yönelik bir veri üretiyor gibi görünürken aynı zamanda gayet yönlendirici ve piyasayı etkilemeye yönelik. Araştırma sonuçlarına bakınca (aslında bakmadan bile), bu araştırmanın Apple tarafından yaptırılmış olabileceği izlenimi doğuyor insanda. En azından benim önyargı olarak da değerlendirebileceğimiz kişisel bakış açım buna izin veriyor, mahal yaratıyor. Zira Apple’ın her ne kadar kimi yönlerden ortaya kaliteli, güzel denebilecek ürünler koyduğunu düşünüyor olsam da aslında satışlarını psikolojik faktörlerle yürüttüğüne, desteklediğine inanıyorum. Apple’ın pazarlama politikası, insanları “bir Apple ürünü kullanırlarsa farklı ve elit bir kitleye mensup olabileceklerine inandırma” temeli üzerine inşa edilmiş. Polemik yaratmamak adına şu nüansa dikkat çekmek isterim. İrdelediğim Apple’ın pazarlama politikası…Yoksa ürün politikasına kesinlikle bir sözüm yok. Kanımca Mac bilgisayarların tasarımı gayet güzel. iPhone da temsil ettiği neslin öncüsü…Bence en farklı ürünü ise diğer markaların henüz yeni yeni girmeye teşrif ettiği bir kulvar olan bütünleşik masaüstü çözümleri, yani iMac.

Benim sorunum, kullanıcıların dar bir kafese hapsedilerek, önlerine konan bir tas çorbaya razı edilmeleri ve bununla da yetinilmeyip o çorba için insanların ceplerinden para alınmasıyla ilgili. Hatta bir adım daha ötesinde o paraların sağladığı güçle, kafesin daha da daraltılmaya çalışılmasıyla…

Burada “Mac’e para harcamak yersizdir”, “Windows’a ödenen para helal değildir” türünden söylemler de bana göre yersiz. Özgürlüğe değer veren bir Linux kullanıcısı olarak, cebinde parası olan insanların o parayı istedikleri gibi harcama özgürlüğüne de sahip olduklarının su götürmez bir gerçek olduğu düşüncesindeyim. Dolayısıyla insanlar Linux da kullansın, Windows da kullansın, Mac Os da kullansın diyorum. İşin özü ne kullanıldığı değil, nasıl kullanıldığıdır. Çerçevesi, standartlarıdır. İşte bu noktadan bakılınca kullanıcıların, satın aldıkları (Win ya da MacOS) ya da satın almak zorunda kalmadan kullandıkları (Linux) sistem her ne olursa olsun aslında sormaları gereken soruların genel mantığı hep aynı olmalıdır:

İstediğim herhangi bir formatta videoları kullanabilecek miyim?
Sadece wmv mi kullanabilirim? H264′e mecbur muyum? Windows ile ogg formatındaki dosyaları çalıştıramayacak mıyım? En iyi olduğunu iddia eden bu işletim sistemleri (Windows, MacOS, Linux) neden her dosya formatına doğal destek vermiyor/veremiyor? Bu acaba şartlar eşit olduğunda, güçlerini kaybedebilecekleri, eşit şartlarda en iyi olduklarının aslında bir yalan olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalma korkularından olabilir mi? Bu yüzden mi “o mu, bu mu, şu mu” tartışmalarıyla özgür insanları, ellerinde sadece 2-3 seçenek olduğuna ve bu seçeneklerden birini tercih etmeleri gerektiğine inandırmaya çalışıyorlar? Belki evet belki hayır. Endişelenecek bir şey yok. Bunlar sadece soru. Cevaplar bizi nereye götürüyor? Oooo…Yüzlerce cazip seçeneğin olduğu bir dünya mı gördünüz orada bir yerlerde? Hayır ben söylemedim. İlk defa çevrenize bakmaya başladınız belki de…

Kapalılık tutkusu neyin sonucu?
Kapımız kapalıyken, diğer insanlar için faydalı bir komşu olduğumuzu öne sürmek ne kadar doğru? Evimizi onlara peşkeş çekmeyeceğiz ama oturma odamızda birlikte oturabilmek, misafirperverliğimizin, kendimize güvenimizin, gücümüzün ve kavrayıcılığımızın farkında olduğumuza bir işaret değil midir? Öyleyse neden kapalıyız? Neden korkuyoruz?

Micrsoft Word uygulamasının varsayılan dosya biçimi neden tüm dünyanın bir standart olarak kabul ettiği odf formatında değil de kendine has bir formatta? Microsoft, ofis uygulamasının, açık kaynak kodlu alternatifler karşısında zayıf olduğunu mu düşünüyor? Mesela Powerpoint’in Libre Office Sunum’dan ya da iWork’teki muadilinden daha az gelişmiş olduğunu mu düşünüyor? Yoksa müşterilerini kendisine bağlamak mı istiyor? Bay Gates “İnsanlar sunum hazırlamak istiyorlarsa o sunum ppt formatında kaydedilmelidir. Diğer formatlarda kaydedilmemelidir. Çünkü diğer alternatiflerle de üzerinde işlem yapılabilen bir formatta kaydedilme imkanı sağlarsak, siz değerli müşterilerimiz alternatifleri de deneme eğilimine girersiniz. Hele bir de bunun ücretsiz olduğunu öğrenirseniz bu eğiliminiz daha da güçlenir. Bu da ppt’ye dolayısıyla Powerpoint’e olan bağımlılığınıza ve tabiki karlılığımıza zarar verir ki bunu hiç istemeyiz” diyor bize. İşte bu yaklaşım yüzünden kapalı kaynak kodlu Ms Office’te dünyaca kabul edilmiş standartlara yer yok.

“Yok mu bunun bir çaresi?” diye sormayın. Cevap vermeyeceğim size. Kaldırın başınızı. Biraz daha bakın çevrenize…Bakın bakalım. Parayla satın aldığınız ve her yeni sürümünü tekrar parayla satın alacağınız ofis yazılımınızın özgür olmayan, kapalı kodlu formatlarını dahi kullanmanıza olanak sağlayan, ücretsiz kullanabileceğiniz ve her yeni sürümünü ücretsiz kullanmaya devam edebileceğiniz özgür ofis yazılımları var mı bir yerlerde?

Ödediğim para ile elde ettiğim fayda orantılı mı?
Bir bilgisayar satın aldınız ve içindeki işletim sistemi bir Windows veya MacOS X ise onun için de otomatik olarak para ödediniz. Microsoft der ki;”Bu bilgisayarın içindeki Windows yalnızca bu bilgisayarla kullanılabilir”. Aradan geçen yıllar yeni nesil yazılımların bilgisayarınıza yaşlı adam muamelesi yapmaya başlamasına sebep oldu ve zaman içinde yeni bir bilgisayar satın almaya karar verdiniz. “Heyoo, elimde paramla satın aldığım Windows’um da var” diye sevinmeyin hemen. Çünkü yeni bilgisayarınızla aynı Windows’u yine satın alacaksınız! Ama, ama…Hani satın almıştınız. Hani sizindi. Paranız? Nereye harcadınız peki onu? Meğer kiralamışsınız Windows’u. Ne yazık ki MacOS X için de durum farklı değil. Üstelik ödeyeceğiniz bedel daha yüksek.

Bir de çorbayı yemek kaşığı ile değil de çay kaşığı ile içmek zorunda bırakılma hali var tabi. Aynı fiziksel donanıma sahip standart bir PC’den çok daha fazla para ödeyerek sahip olabileceğiniz bir Mac bilgisayarın içinde barındırdığı MacOS X’in bazı bileşenleri de hayret uyandırıcı. Os X’le birlikte kurulu gelen Quicktime uygulamasının sınırlı olduğunu ve kimi özelliklerinin kullanılabilmesi için ayrıca bedel ödemek zorunda olduğunuzu biliyor muydunuz? Bu 5 vitesli bir otomobil satın alıp, ekstra ödemeden 3. vitesin üzerine çıkamamak gibi bir şey…Peki paranızla neyi satın aldınız siz?

Hala paranızı kafesler için harcama özgürlüğünüzü kullanmak istiyor musunuz?
Tüm işletim sistemleri böyle mi? Piyasanın genel kuralı mı bu? Hayır! Bu dünya üzerinde kurulmaya çalışılan (aslında halihazırda kurulmuş da diyebiliriz), insanlara dikte ettirilen düzenin bir gereği. Kapitalist sistemin doğal bir sonucu. Bu sistemin dışında ürünler de var. Ne olduğunu söylemeyeceğim. Her yeni sürümü parayla satılmayan, buna rağmen her yeni sürümü muhteşem bir şevkle üretilen, dün aldığınız, bugün kullandığınız ve gelecekte satın alacağınız tüm bilgisayarlarınıza özgürce kurulabilen sistemler. Hayaliniz bu muydu? Bu hayal gerçek midir?

Günün birinde Apple Microsoft’u satın alırsa?
Ya Apple, dünya bilgisayarlarının %90′ında kullanıldığı iddia edilen Ms Office’i geliştirmeyi/desteklemeyi tercih etmez de iWork’u yaymaya kalkarsa…Ya xls, doc, ppt gibi formatları tarihin tozlu sayfalarına gömerse…Ya Microsoft Apple’ı satın alır da güzelim iPhone’ları çöpe dönüştürürse…Nasıl? Komik buldunuz değil mi? Yalnız değilsiniz. İlk otomobil için asla insanların tercih etmeyeceğini söylemişlerdi. Şimdi sokaklarda yürüyecek yer dahi yok. Ya ilk televizyon? Kimse bu kutuya bakmaz demişlerdi. Bugün toplumlar onunla yönetiliyor. Bundan 20 yıl önce Linux yoktu. 30 yıl önce Windows da yoktu. Komik ihtimaller o kadar komik görünmüyor değil mi? Bu ihtimallere hazır mısınız?

Bu ihtimallerden sizi koruyacak, bir kişi ya da zümreye değil de tüm insanlığa ait olan kavramlar, değerler var mı peki? Bilmiyorum. Gerçekten hak ettiğinizin bu olduğunu düşünüyorsanız yine başınızı kaldırın ve çevrenize bakın bakalım, orada bir yerlerde ne var?

Cevaplar yalnıza Linux’a mı çıkıyor?
Aslında tercihler işletim sistemleri arasında değil standartlar arasındadır. Zaten firmaların ürettikleri kimi ürünleri standart haline getirme çabası da bundandır. Hepsi işletim sistemi, ona uygun üretilmiş yazılımlar, ona uygun üretilmiş/seçilmiş donanımlar ve yine ona uygun üretilmiş standartlar/formatlardan oluşan bir paket koyarlar önümüze ve o pakedin en iyisi olduğunu iddia ederler. Oysa en iyisi, rakiplerin de her şeye sahip olduğu eşit bir dünyada, ortak standartlarda en iyi olabilendir. Bu cesarete sahip bir “en iyi” gördünüz mü etrafınızda? Durun durun söylemeyin! Başını kaldırıp, soru soran herkes görecektir nasılsa…

Yer yer üstü kapalı yer yer de alenen Linux propagandası mı yaptım acaba? Belki evet belki hayır. Aynı fikirde olmamız da olmamamız da ihtimal dahilinde. Belki buluşacak ortak noktalarımız çok azdır ama bir nokta hepimiz için ortaktır: Özgür olmalıyız, özgürlüğümüzü korumalıyız. Feodal düzenin 21. yüzyıldaki temsilcilerine mahkum olmamalıyız. Windows da kullanabiliriz, Mac OS da Linux da…Ama Windows’u da Mac OS’u da özgürlüğümüze saygı göstermeleri koşuluyla tercih etmeliyiz. Günün birinde onlar da onlar da size uyacaklar. Siz onlara uymaktan vazgeçmeye başladığınızda…”Ben bir Mac OS kullanıcısı olarak, ürettiğim çalışmanın, olası her sistemde kullanılabilen bir formatta oluşturulabilmesini ve dosyamı özgürce, açılıp açılmayacağı korkusunu yaşamadan paylaşabilmeyi, kullandığım işletim sisteminin, tüm diğer muadilleri tarafından da desteklenen ortak standartlara uymasını talep ediyorum” dediğinizde…

Silahınız Linux(*)! Linux, kimsenin tekeline alamayacağı açık standartların garantisidir. Diğer sistemlerin sahip oldukları körlüklerin aksine, alternatiflerle çok iyi anlaşır, kapalı olmalarına rağmen lisanslı formatlarını kolaylıkla tanır ve çözer. Diğer işletim sistemlerini terbiye etmek için kullanabileceğimiz yegane yoldur.

Belki astigmat olmam görüşümü engelliyor olabilir ama bu gözlükle dünyaya baktığımda, Linux’un en yalnız ve buna rağmen en iyi olduğu, kişisel görüşümdür. En iyi olmasının sebebi hızı, performansı, sürekli tartışılagelen, virüslerden arınmışlığı, görselliği değildir. Bunlar zaten Linux’un doğasında var olan avantajlarıdır. En iyi olmasının sebebi, seçme şansımızın olduğunu bize hatırlatması ve bunu ücretsiz yapmasıdır.

Bu birkaç dakikanızı, “düşüncelerime ortak olmak için harcama” özgürlüğünüzü kullandınız. Sırada “okuduklarınızı hemen unutma”, “acaba diyerek biraz düşünmeye başlama” ya da aklınıza gelebilecek yüzlerce seçim özgürlüğünden biri var. Tercih sizin. Kendi kendinize sorun.

“Özgür olmama” özgürlüğünü seçecek misiniz?

(*)Aslında doğru kavram Gnu’dur. Konuya yabancı okuyucuların kafa karışıklığı yaşamaması için Linux olarak ifade edilmiştir.

5
Mar

Elinin tuttuğu, gözünün gördüğü her şeyin patentini almaya çalışan Apple’ın, son olarak da App Store’u markalaştırmak istemesine tepki gösteren firmalar arasına Microsoft da katıldı. Microsoft Ocak ayında bu durum için mahkemeye başvurmuş ve “App Store”un çok geniş bir isim olduğunu ve markalaştırılmaması gerektiğini belirtmişti. Apple ise App Store ifadesinin, Microsoft’un yorumladığı gibi “süper market” anlamında bir terim olmadığını düşünüyor. Microsoft’un bu yaklaşımı Apple’a göre yanlış. Aynı sistematikle düşünüldüğünde “Windows”un da bir marka olmaması gerekiyor. Zira bir evin parçası olarak düşünülebilir. Yani anonim bir ifade…

App ifadesi application sözcüğünün bir parçası gibi algılanabilir. Store da zaten mağaza/market anlamına geliyor. Bu açıdan Microsoft, savında haklı gibi görünüyor. Ama kendisi bir evin parçasının ismini markalaştırmakta beis görmemiş. Bu açıdan bakınca Apple da haklı.

Kapitalist sistemin aç gözlülüğünün, sahip olmanın yarattığı koruma dürtüsünün ve bu dürtünün beslediği kaybetme korkusunun zavallı bir özeti aslında bu tablo. Bu zavallı tabloya üçüncü bir açıdan bakan bir Linux kullanıcısı olarak benim görüşüm ise mahkemede belge olarak kullanılamayacak cinsten: Al birini vur ötekine…

Hemen hemen tüm Linux dağıtımlarının, özgürce ve sessizce, markalaştırmadan, kullanıcılarına sundukları Depo kavramını, üç beş sözcüğün üzerine ipotek koyarak ticari emellerine araç eden şu zihniyetler ne kadar da komik. Size “gelin özgür yazılım kullanın” demeyeceğim. Zira özgür olmayı seçip seçmeme özgürlüğünüze saygı duyuyorum. Ama en azından yerkürede hegemonyası kurulmak istenen düzenin farkında olun. Cebinin derdine düşmüş aç gözlülerin kölesi olmayın.


20
Ağu

Güzel…Ama en güzeli değil. Her ne kadar “renkler ve zevkler tartışılmaz, her obje her insana farklı görünebilir” desek de bugün bu kuralı biraz esnetebilmek için bir elektronik markete girip bu işi kendimle tartışmaya karar verdim.  Kendimle tartışmak? Bunu yapma eğiliminde olduğuma göre demek ki ben de içten içe MacOS X’i beğeniyorum. Burada “beğeniyorum” sözcüğünü nasıl yorumladığınız önemli. Anlamı “çirkin değil, gayet güzel buluyorum” tarzında. Ama kesinlikle “muhteşem, adamlar yapmış abi ya, Mac bu oğlum” kıvamında değil.

İnternet üzerinde, ana konusu ne olursa olsun hemen her forumda illaki bir konu mutlaka Linux-MacOS X karşılaştırmasına ayrılmıştır. Gerçi ipin ucunun kaçırılıp, işin Linux-Windows-MacOS X şeklindeki kirli aşk üçgenlerinin incelenmesine varması en sık karşılaşılan durumdur. Müdavimler, hangi işletim sisteminin daha iyi olduğunu, hangisinin görsel açıdan daha iyi olduğunu ve dahi hangisinin daha performanslı olduğunu tartışır dururlar. Bu tartışmalar, kullanıcılara pek bir fayda sağlamazken, söz konusu işletim sistemlerini üreten firmalar adına reklam kampanyası olmaktan pek de öteye gidemez. Tabi arada faydalı bilgilerin yayılmasına da faydası olmuyor dersem yalan söylemiş olurum. Bugün GPL’i okumuşsam, açık kaynak prensiplerini biliyorsam, Linux kullanıyorsam, bunu bu tartışmaları yapan arkadaşlarıma borçluyum. Neyse, konuyu dağıtmayıp, sadede geleyim. Dedim ya amacım kendimle tartışmak…Gerekirse çocukluğuma kadar inip, bu işletim sistemi karşılaştırma kriterlerimi mutlaka bulacağım ve objektif bir kıyaslamanın kapılarını aralayacağım. Hadi başlayalım…

Görsellik
Evet…MacOS X güzel. Ama burada sormam gereken soru şu: Acaba gözlerim bakarken sadece MacOS X’i mi görüyor? Apple, o mağazada bana sadece MacOS X’i mi sunmuş? Hayır…MacOS X’ler birbirinden şık beyaz ve titanyum renkli bilgisayarların içinde…Deri koltuklar, sessiz ve tam otomatik klima, muhteşem ses ve görüntü sistemi, üst seviyede yalıtım, her şeyin elinizin altında olduğu bir ergonomi, kaliteli kumaşlar, özenle seçilmiş döşeme rengi, kullanışlı konsol bir Murat 124  (Hacı Murat) kasasının içinde değil…Çekik gözlü, aerodinamik, boyası ayna gibi parlayan, motorunun sesini müzik dinler gibi dinlediğiniz, harika bir spor arabanın içinde. İşte bu paket, gözümün gördüğü…Krem rengi monitörünüzde MacOS X’e baktığınızı hayal edin. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Evet…Linux da güzel. Hacı Murat’ın içinde bile. Üstelik öyle güzel ki içinizde spor araba alma isteği uyandırmıyor. Hatta “Murat’ı da ne hale getirdim yahu?” diye düşünmenize sebep oluyor ve sizi onore ediyor. Sanki bir başarı elde etmişsiniz gibi hissediyorsunuz.

İş görsel efektlere geldiğinde Linux (Compiz Fusion veya Kwin) bana göre  MacOS X’ten açık ara önde. Zengin kişiselleştirme olanakları mevcut. Her gün farklı bir işletim sistemi ile çalışabilmek gibi bir lüksünüz var.

Performans
Evet…Mac’ler gerçekten performanslı. Hatta bu noktada oldukça avantajlı olduklarını düşünüyorum. Zira Mac’lerin konfigürasyonları Apple tarafından belirleniyor. Farklı farklı firmaların ürettiği donanımları kullanmak zorunda değiller. Intel işlemciler ve birkaç tane ekran kartı modeli mevcut. Bu da MacOS X’in o donanımdan maksimum derecede faydalanabilecek şekilde optimize edilebilmesine olanak sağlıyor. Esasen bunu Linux ile de yapabilmek mümkün. Herhangi bir masaüstü ortamının öntanımlı olmadığı, sadece çekirdeğin kurulabildiği, sonradan üzerine masaüstü ortamı ve istenen yazılımların yüklenebildiği dağıtımlar, buna güzel örnekler. Ama konu pazarlama olduğunda bu dağıtımlardan söz edemeyiz. Amaç hem son kullanıcının açıp kullandığı sistemler üretebilmek hem de bu sistemlerin maksimum performansta çalışabilmelerini sağlamak.

Ergonomi
MacOS X ilk bakışta son derece sade bir görünüme sahip. Pencerelerde düğme karmaşası yok. Ayarların yapıldığı küçük pencereler bile son derece sade. KDE4′ü o kıvama getirebilmek için epey bir uğraşmak gerekiyor. Bu konuda Ubuntu’yu oldukça başarılı buluyorum. Sistem son derece sade.

Sanki konuyu biraz dağıttım. Neredeyse gidip bir Mac alacağım gibi bir çizgi oluştu. Ama hayır! İşte tam da bunu düşünüyordum aslında. Satın almak! İnsanoğlunu mutlu eden şey. “İhtiyacım var, param da var, gidip satın alıyorum” deyip bunu yapabilmek. İstediğini seçip, gidip satın alabilmek. İşte tatmin olmanın anahtarı.

Bir Apple bilgisayar satın almak, daha doğrusu alabilmek insanı tatmin ediyor. Bu yüzden mutluluk veriyor. Bu yüzden güzel görünüyor. Linux satılmıyor. Onu internetten indirip bir cd’ye yazıyorsunuz, sizin oluyor. Oysa KDE4′lü bir Pardus’u ya da cairo dock kurulu olan bir Ubuntu’yu, beyaz kasalı bir dizüstü bilgisayar içinde mağazada görseniz. Üstelik diğerlerinden daha ucuz. Nasıl da ilgi çekerdi değil mi?

İşte ihtiyaç bu. Linux (Pardus) da MacOS X gibi, özel olarak dizayn edilmiş,minimal tasarıma sahip,  beyaz ya da metalik renklerde kasalara sahip bilgisayarlarla kurulu olarak gelmeli. Görsel avantajını sonuna kadar değerlendireceğine eminim.

Evet kendim? Söyle bakalım! MacOS X gerçekten güzel mi?

Hayır! Erkekse, Mac’in içinden çıksın da o zaman görüşelim. Bize (Linux) her ortam uyar. İçine kıvrılabileceğimiz bir disk köşesi gösterin yeter.


1
Şub

IPad’in tanıtımlarından sonra artık düşünmeye başladım.Şahsen artık Steve Jobs’un bilgisayar mühendisinden çok tasarımcı çalıştırdığı kanısındayım..

O kadar çok dezavantajı var ama en basitinden Ipad’i e-book kralı yapacaklarını sölediler ama bir e-ink teknolojisi ile karşılaştırınca Ipad sınıfta kalır. Ve e-book kralı olmak için sadece kitap sayfasının çevrilme animasyonu yetmiyor.. :)


24
Tem

Zamanında “Nokia N-Gage’imden memnunum, ama cep telefonumu değiştirmem gerektiğinde, Apple iPhone almaya niyetliyim…” demiştim [1] ama, sanırsam bu sözü söylemek için erken davranmışım. Zira, iPhone’un oldukça eksikleri [2] ve açıkları [3] var. Ama bu sabah, Fatih Arslan‘ın yazısını [4] okuyunca, OpenMoko [5] için umutlanmaya başladım. Bakalım, memleketimizde de kullanılabilecek mi?

[1] http://egetun.wordpress.com/2007/06/30/sonunda-iphone/
[2] http://www.macdunyasi.com/2007/06/30/son-kez-iphone-gercekleri/
[3] http://www.chip.com.tr/feeds.asp?bolum=konu&id=4070
[4] http://blog.arsln.org/openmokonun-bize-getirdigi-oglanustu-avantajlar/
[5] http://www.openmoko.com/

30
Haz

Ve merakla bekleyişin ardından iPhone satışa çıktı. Biz ise ancak 2008′de tanışabileceğiz. Elbet ki kısa sürede iPod kadar başarı gösteremeyebilir, ancak cep telefonu kavramını biraz da geliştirdiğini söyleyebiliriz. Nokia N-Gage’imden memnun biri olarak, cep telefonumu değiştirmem gerektiğinde Apple iPhone almam büyük olası…