27
Kas

Bu yazımı da bir zamanlar pardus-linux.org un düzenlediği yarışma için yazmıştım. Özgür yazılım adına bir şeyler yazmaya çabalamışım…

Özgürlük Savaşı

Yıl 2019…

“Memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş durumda…”

16 Mayıs…

Ankara’ya ayak bastığımda memleketin durumu ile ilgili edindiğim bilgiler şöyleydi: Hükumet, dar görüşlülüğün neticesi olarak kaynağı belli olmayan yazılımları kamu kuruluşlarında kullandırmaya devam ediyordu. Yıllar önce başbakanlığın sessiz sedasız başlattığı özgürlük hareketi birilerinin çıkarları yüzünden daha sonuçlandırılamamıştı. Millet, geleceği görememiş ve herhangi bir yazılımda casus kodların olup olmamasına aldırış etmeden zevkleri uğruna; kişisel bilgilerini ve sohbet kayıtlarını kimliği meçhul kişilerin kullanımına sunmaya devam ediyordu. Ülke güvenliği kaynak kodları okunamayan sistemlerin elinde.

Bu kötü duruma karşın Milli Güvenlik Bakanlığı’nın ASAL’ı devlet destekli olan Pardus Linux dağıtımını kullanmaya yıllar öncesinden başlamıştı. Bazı kurum ve kuruluşlar ise ya özgür yazılımları tercih ettiler ya da yavaş adımlarla bu yolda ilerlemeye çalışıyorlardı.

Özgür yazılımı savunan binlerce insan ise yıllardır sivil toplum hareketleriyle halkı bilinçlendirmeye çalışıyorlardı.

Devlet erkanıyla görüşmelerim oldu ve aldığım yanıtlar hiçte iç açıcı değildi. Kimi siyasi bürokratlar mandasoft yazılımlarını ve yardakçılarını istiyordu, kimileri de kurumlara gereken yazılımların ve teknik desteğin yabancı devletlere bırakılması görüşündeydiler. Bu düşüncelerin hiç biri, özgürlüğe timsal olmuş Atamızın kabul etmeyeceği cinstendi… Son olarak en yüksek makamdaki kişiyle görüştüm.

“Evlat!.. Bu ülkeyi kurtarabilirsin…” dedi. Acaba benim düşüncelerimi mi kastediyordu? Arkasından gelen sözlerle hiçte düşüncelerimle bağdaşmayan bir konuşma dinlediğimi fark ettim.

Ne yapmalıydım?.. Elimdeki imkanlarla özgürlüğü savunan tüm sivil toplum örgütlerini ve halkı ayaklandırmalı, seminerlerle yürüyüşler düzenlenmesine önayak olmalıydım.

Öğleden sonra birkaç yakın arkadaşım ile birlikte Amasya’ ya doğru yola çıktık. Amacımız özgür yazılımın en az kullanıldığı Doğu Anadolu da halkı bilinçlendirmek ve yardım etmekti. Onlara, özgür ve Türk mühendisleri tarafından geliştirilen Pardus’u dağıtacak ve özgürlükleri için çaba sarf edecektik. Amasya’ya yolculuğumuz sırasında bize engel olmak isteyen bir takım çıkarcı kişilerle karşılaştık, ama engelleri kolayca aştık.

Amasya’da bilinçli kişilerle ve meraklı insanlarla beraber bir toplantı yaptık. Toplantı sonucunda aldığımız kararları bir genelge halinde ülke çapına yaydık. Aldığımız kararlar ise şunlardı:

  1. Vatanın bütünlüğü ve milletin özgürlüğü tehlike altındadır.

  2. Çıkarcı hükumetler bu tehlikenin farkına varamamıştır.

  3. Devlet daireleri ve tüm kamu kuruluşları bir an önce özgür yazılımlara yönelmelidir.

  4. Milli güvenliği sağlayan bütün uçak, radar vs. araçların yazılımları özgürleştirilmelidir.

Yıl 2023 Cumhuriyetin 100. yılı…

Ülke çapında yapılan seçimlerle beraber hükumeti kurduk ve özgürlüğün temellerini sağlamlaştırmak için çalışmalara başladık. Öncelikle kamu kuruluşlarında kullanılan yazılımların açık kaynak ve özgür alternatiflerini araştırdık ve personellere gerekli eğitimleri verdikten sonra geçiş işlemini başardık. Alternatifi olmayan yazılımların ise devlet için proje geliştiren firmalar sayesinde kısa sürede alternatifini geliştireceğiz. Bilgisayar ve vs. sistemlerde GNU/Linux dağıtımı olan Pardus işletim sistemine geçtik. 2003 yılından beri üzerinde çalışılan proje bu süre zarfında ihtiyaçlarımızı karşılayacak şekle geldiği için pek fazla problem yaşayacağımızı sanmıyorum…

Mandasoft’un işletim sistemlerinin tekelini kırabilmek için gerekli kanuni düzenlemeleri kısa sürede gerçekleştirip, bilgisayar satışlarında işletim sistemi satılması zorunluluğunu kaldıracağız. Bilgisayardan bağımsız satılan işletim sisteminde de tekeli kırabilmek için şirketlerin GNU/Linux dağıtımlarının da beraber satımı ve/veya ücretsiz verimi zorunluluğunu getireceğiz…

GNU/Linux dağıtımları hızla gelişmesiyle pazar payını artırdı. Lakin büyük oyun firmalarının tek bir işletim sistemi için oyun çıkartma alışkanlığı son bulmadıkça Linux daha uzun süre arka planda kalabilir. Ümit ediyorum ki o şirketlerin bulunduğu ülkeler gerekli kanuni düzenlemeleri gerçekleştirir. Bu sayede daha fazla özgür yazılım kullanıcıları artacaktır.

3 Kasım

Gereken kanuni düzenlemeleri gerçekleştirmiş bulunmaktayım. Bununla beraber yol arkadaşlarımında yardımları sayesinde bu günleri görmüş oldum…

Gençliği de yazılımcılığa yönlendirmek için gerekli her şeyi yapmak için çalışmalara başlamak üzereyim… Yedi gün sonra Atamızın ölümünün 85. yıl dönümü ve O’nun karşısına alnı dik olarak çıkacağım için mutluyum. Çünkü, özgürlüğe timsal olmuş biriydi ve bugün yaşasaydı çok önceleri, benim bugün yapabildiğim şeyleri çoktan başarmıştı…

Mustafa Kemal


Bu yazı Creative Commons-BY-SA ile lisanslanmıştır. Bu yazıyı ilk sahibini belirtmek ve aynı lisansla dağıtmak koşuluyla kullanabilirsiniz.

Benzer yazı yok.

24
Kas

Bir yılı geçen bir zamanda yazdığım öykümü yayınlamaya karar verdim. Hep kod, hep kod nereye kadar :) Umarım beğenirsiniz…

SAVAŞ

Terliyordu… Elleri titriyor ve sabit duramıyordu. İsrail’ in son saldırısında ailesini kaybetmişti ve ailesinin ölümüne yol açan kişilerden; biri kadın, iki kişi elindeydi. Az sonra kapalı oldukları odaya gidecek ve yapması gerekeni; onları kurtarmak için gelmelerinden önce ailesinin intikamını alacaktı… Sonrada yaşamına bir son verecekti; artık yaşamasının bir anlamı yoktu…

Mustafa; ölmeden, öldürmeden önce; o, insan demeye ağzının varmadığı canilere, yaşadığı acıyı tattırmalıydı. Onlara; ailesini kaybettiği zaman yaşadığı acıyı, en azından bir kısmını tattırmalıydı. Peki, ne yapacaktı? İşkence mi etmeliydi? Onları hayal dahi edemeyecekleri şekilde yavaş ve acılı bir ölüme mi götürmeliydi? Ama elleri, kalbi veya dürtüleri bunları gerçekleştirmesine müsaade edecek miydi? Sanmıyordu… O hiçbir zaman acımasız ve kana susamış biri olamazdı. Hayatında bir başka birini dahi incitememişti çünkü. Şimdi düşününce bile, kapalı odada elleri kolları bağlı duran iki insanı öldürebileceğini sanmıyordu. Yapmalıydı…

Silahını aldı, şarjörü kontrol etti ve birazdan öldürmeyi umduğu İsraillilerin bulunduğu odaya seğirtti. Kapının kilidini açtı ve içeri girip arkasından kapıyı kapattı, kilitledi. Eline düştüklerinde kendini kontrol edememiş ve bilinçlerini yitirene kadar dayak atmıştı onlara. Bu yüzden sandalyeye bağlı askerlerin suratları dağılmıştı.

Karşılıklı göz göze geldiler ve nefretle birbirlerine baktılar. Yalnız askerlerin saklayamadıkları korkuları, anlaşılabiliyordu. Mustafa, askerlere yaklaşıp ağzını tıkayan bezleri çözdü. Onları öldürmeden önce konuşmalıydı… Geri çekildi ve gözleri her iki askere sırayla baktı.

“Beni anladığınızı biliyorum,” dedi sakin tutmaya çalıştığı sesiyle. “Hemde çok iyi… Ailemi öldürdünüz ve bende sizi öldüreceğim… Gerçekleştiremeyeceğiniz hayaller yüzünden binlerce masum insanı katlettiniz ve bu soykırıma devam ediyorsunuz. Ne kadarda mutlusunuz… İnsanlarım acılar içinde ölürken; bir tepeye çıkmışsınız ve bir gösteri izler gibi mutlu ve gülümseyerek ölümümüzü izliyorsunuz… Çünkü rahat bir hayat sürdürürken bu durumda olmanın hayalini bile kurmuyorsunuz. İnsanlarımı öldürürken, ailemi katlederken, bu duruma düşeceğinizi hayal dahi etmemiştiniz… Şimdi kafanıza silahı dayamış bulunuyorum ve benim yaşadığım acıları yaşamanızı istiyorum…”

Askerler tedirginlik ve korkuyla birbirlerine baktılar. Mustafa silahını erkek olan askere doğrulttu ve sol ayağına bir mermi sıktı. Adam merminin etini delmesiyle acı dolu bir çığlık attı. Yanında bağlı olan kadın bağlı olduğu sandalyede sıçraya bildiği kadar sıçradı ve korkudan sessizce ağlamaya başladı.

Bu sefer sağ ayağına ateş etti ve daha ilk merminin yol açtığı acı dinmeden yenisi eklendi. Adam çığlıklar atıyor ve acı içinde kıvranıyordu. Kadın ise sıranın yavaşça kendine geldiğinin farkındaydı. Kendi dilinde yalvardı ve bağışlanmayı diledi, ama Mustafa ne dediğini anlamıyordu.

Şarjörde iki mermi kalana kadar, adamın hayati olmayan yerlerine ateş etti ve kan kaybından ölmeye bıraktı. Adama yavaş bir ölüm sunsa da, katilde olsa bir kadına işkence edemeyecekti. Bir kurşunu ona, son kurşunu ise kendine ayırmıştı.

Kadın korku içinde ölümü beklerken arkadaşının ölümünü izliyordu. Kafasını çevirdiğinde ise Mustafa müdahale ediyor ve bu olayı izlemesini sağlıyordu. Adam son nefesini vermeden önce kadına bir şeyler söylemeye çalıştı, ama bitiremeden sesi kesildi ve gözleri kaydı.

Sıra kadındaydı… Mustafa silahı direk kadının kafasına dayadı ve silahın horozunu kaldırdı. Kadın kendi dilinde haykırıyordu hala, ama parmağı tetiğe dokunduğunda Mustafa’nın geri adım atmasına yol açarak onun dilinde yalvarmaya başladı.

“Ne olur öldürme… Ailem var, çocuklarım var… Yalvarırım acı bana…”

Bu sözler üzerine Mustafa aniden sinirlendi.

“Sen benim ailemi öldürürken onlara acıdın mı? Ha! Acıdın mı? Çocukları, kadınları öldürürken hiç düşünmedin mi? Hiç onların ailelerini düşündün mü? Can çekişerek ölen insanları hiç kendi yerine koydun mu? Annesiz kalan bir çocuğun çaresizliğini, gözyaşlarını gördün mü? Sapkınca hayalleriniz uğruna, acımadan ve umursamadan katlettiniz insanları… Ta ki; kendi başınıza gelene kadar bu duruma düşeceğinizi düşünmediniz bile…”

“Yalvarırım… Bizi zorladılar, başka seçeneğimiz yoktu… Size karşı bizi doldurdular…”

“Her zaman başka bir seçenek vardır… Şimdi seni bıraksam, arkanı sağlama alınca benim peşime düşecek ve öldüreceksiniz. Ama seni burada öldürürsem-”

“Hiç bir şey değişmeyecek… Beni öldürsen, eline ne geçecek?”

“Sadece masum hayatlar… Eğer seni öldürürsem, senin işleyebileceğin cinayetleri de önlemiş olacağım…”

“Sonra ne olacak? Ben olsam da, olmasam da bu devam edecek… Eğer beni affedersen yemin ediyorum bir daha elime silah almayacağım…”

“Evet, sen olmasan da böyle devam edecek… Hayır, seni affetsem de yeminini tutacağını sanmıyorum…”

Parmağı tekrar tetiğe değdi ve kadının gözlerinin içine baktı. O gözlerde karısının gölgesini gördü, gözleri yaşardı. Eli daha şiddetli titredi ve parmağını tetikten uzaklaştırdı. Yapamayacaktı… Kadında anlamıştı ve suratında umudun izleri gözüküyordu. Mustafa silahını indirdi ve kadının bağlarını çözdü. Kadın ellerini ovuştururken gidip kapının kilidini açtı ve kapıyı araladı.

“Git! Sadece git!” dedi bağırarak. Kadın, tedirgin bir şekilde hareketlendi ve adamın her an kendisini vurmasını bekleyerek kapıya yöneldi. Adama arkasını dönmek istemiyordu, ama tek kurtuluş, kapıdan çıkmaktı. Hiçbir engelle karşılaşmadan odadan çıktı ve odanın bulunduğu harabeden dışarı çıktı. Sonra arkasından tek el bir silah sesi duydu ve anladı… Sevgi uğruna, bu dünyadan bir insan daha ayrılmıştı.

Bu yazı Creative Commons-BY-SA ile lisanslanmıştır. Bu yazıyı ilk sahibini belirtmek ve aynı lisansla dağıtmak koşuluyla kullanabilirsiniz.

Benzer yazı yok.

28
Tem

Bir çocuk ağlıyor. Kurumuş dudaklarından süzülen boğuk bir sesle “Anne, sadece su içmek istiyorum.” diyor. Dünyanın sonunda, belki de unutulmuş görünse de, yine kadınların içinde devam edecek olacak olan tek güdü annelik güdüsü olacaktır, kim bilir. Annesinden tek bir gözyaşı, tüm çaresizliğini ortaya koymaya yetiyor. Önce eğilip biricik çocuğunun omuzlarını okşuyor ve birden boğazlayıp öldürüyor: “Bu dünyada su kalmadı çocuğum..”

Koskocaman bir tank, bizim kahramanımızın gözünde bir tanrı gibi.. Çalışmayan, demir yığınından bir tank.. Dizlerine kadar her yerde kar var, erimek bilmeyen, kurşun ve zehirle karışık kar.. Rüzgar dondurucu. Tankı barınak edinmiş kahramanımız, birazdan silahını hazırlayıp kendini savaş meydanına atacak. Ama sanıldığı gibi etrafta lazerli silahlar, robotlar yok, komutanlar yok, savaşın galibi yok, düşman yok.. Onlar bitti, parçalandı. Tek bir tanesi bile kalmadı. Bunun sebebi bilinmiyor, bilinen tek şey şu: İnsanlar bir gerçeği öğrendiler ve intihar etmeyi tercih ettiler.

Bir sivil yaklaşıyor yavaşça, teslim olmuş gibi. Ve kahramanımıza yardım etmek istiyor: “Ben AIDS’liyim, mermin yoksa verebilirim.” Demek kendisinde mermi olmadığını biliyor..

K: “Xoxlo, eğer başka silahın olmadığı için seni öldürdükten sonra kanını içmemi istiyorsan nafile! Mermiyi ver.”

X: “Kendi çocuğuma bile ölümü ben tattırdım. Söylesene, ortada somut bir gerçek var, bu gerçeği sen de öğrendin. Sence bu dünyanın, bu insanlığın seksten başka ne zevki kaldı?”

K: “Senin gibi or..ları öldürmek!”

Dünya neden böyle oldu, neden bu hale geldi diye düşünen insanlar arasından kahramanımız inadına bir görüşü savunuyordu, tıpkı diğer insanlar gibi kafayı sıyırmamak için.. Önyargılıydı, bunu kendi de biliyordu. Çünkü basit bir soru değildi. Bu soruna bir çok şey etki ediyordu ve suçlusu da kendi türüydü, insanlar. Ona göre, insanlar bir şeyleri paylaşma gereği duyduklarından, duygularını belirtmek istediklerinden ve diğer insanlarla bir arada yaşama istekleri, yalnız yaşama isteklerinden daha fazla ağır bastığı için toplumlar, kabileler oluşmuştu; fakat toplumların gelişmesini; krallıkların, imparatorlukların oluşmasını ve daha fazla güce gereksinim nedeniyle oluşan toplumlar arası savaşların nedenini ise kadınlara bağlıyordu. Bir zamanlar uğruna verilen savaşların nedeni olan mahremiyet, artık tüm çıplaklıklarıyla onun gözünde tamamen değersizdi..
Değersizdi, çünkü onlar aşkı öldürmüşlerdi. Cinsellik de aşktan ve duygusallıktan koparılıp, insanın su gibi, ekmek gibi birer sıradan ihtiyacı haline getirildi. Kadınla erkeğin eşit olması, kadınların kadınlığını, erkeklerin de erkekliğini bırakması olarak anlaşıldı. Sadece özgürlük bayrağı altına çekilip dünya sorumsuzca tüketildi. Özgürce yaşamak, özgürce birliktelik, özgürce karar vermek, özgürce tüketmek..
Kahramanımız belki bunları düşünmekle haksızdı; ama dünyanın bu hale gelmesinin bir çok sebebi olduğunu biliyordu. İnsanların kendi ürettikleri, ortaya çıkardıkları bir çok şeyin tanımını değiştirdiklerini düşünüyordu. Mesela bir devlet düzeni istendi; kölelik, kadınların davranışları, erkeklerin sahiplikleri ve benzeri her şey, uzun bir zaman birikimi sonucu bir şekil almış ve bir tanıma bürünmüştü. Fakat daha sonra ezilmişlik bilinci kendini gösterince, düzen sürekli şekil değiştirdi. Bu ona göre kaçınılmaz bir gerçekti; fakat insanlığın gün geçtikçe daha adil, daha gelişmiş bir sistem geliştirecekleri düşüncesinin yanlışlığı, sanki beyninde bir kıymık varmış gibi son derece rahatsız edici bir gerçekti. Bir kabullenemeyiş ve bir arayışın bulunamayışının bir isyanıydı.

Xoxlo’yu öldürdükten sonra yere akan kana elini bulaştırdı: “Bu insanlık nasıl oldu da aids’in kaçınılmaz bir hastalık olduğuna kabullenebildi.” Çocuğunun nasıl doğduğunu bilmeyen bir annenin, onu boğmasında bir sakınca duymamasını bizim kahramanımız duygudan yoksunluğa bağlıyordu. “Bir insanı insan yapan unsur, duygu. Duygunun olmaması insanı zayıflatır. Tıpkı bu virüslü kana sahip insan gibi. Eğer nefse hakim olması gerektiğini bilseydi, eğer insanlık beraberce bu konuda anlaşabilseydi, o zaman yanlışlarımız bizi doğruya itebilirdi.”
Ama itmedi.. Dünyayı bir hırs yaktı. Büyük dev şirketlerin sömürüleri olsun, para olsun, dünya güzellikleri olsun.. Bunların hepsi nefsin bir ürünüydü. Dünyevilik.. Nefsin alası.. Daha azıyla yetinememek.. Daha fazlasını istemek.. Daha fazla huzur, daha fazla rahatlık, daha fazla eğlence, daha fazla savurganlık.. Buna dur denilmedi. İnsanlığın demokrasi, özgürlük ve hakla kandırılmasına göz yumuldu. Adalet arzulandı; fakat insanların geçmişleri ellerinden alındığı için istekleri de değişti. Eskiden mutlu bir aile, yeteri miktarda para arzulanırken, zaman geçtikçe insanlık kendi bedenlerinden daha önemli, daha değerli bir şey görmek istemedi..

Kocaman, karla kaplı bir savaş alanı.. Canlı insan bulmanın ne kadar zor olduğunu hissediyor kahraman. Bir şeyler paylaşabileceği bir insan bulamamanın verdiği kızgınlığı, onları öldürerek yok etmeye çalışıyor. Yalnızlığın kendisine hissettirdiği ağır yükü gözyaşlarıyla boşaltmak istiyor. Güçsüzlüğünü hissedince başını kaldırıp “Hayır!” diye bağırıyor.. Havada kuşlar gibi uçan pet şişeleri görüyor, fabrika ürünleri: “Hayır, ben iyiyim. Sorumun cevabını bulmadan ölmeyeceğim.”
Bir mağaraya doğru ilerliyor.. İçerisi apaydınlık, sanki buzdan yapılmış bir oda. İçeriye doğru ilerledikçe, bir insanın soluklanışını daha derinden hissediyor ve onu köşede yere bir şeyler kazırken görüyor:

K: “Canım, aşkım. Ne kadar üzgünüm anlatamam. Sana hayatın anlamını söyleyemeyeceğim için çok üzgünüm. Neden yaşadığımızı bilmiyorum..”

Y: “…”

K: “Bildiğim tek şey.. Herkes sorumluluğunu üstlenebildiği kadar özgürlüğü elde etmeye çalışıyordu; fakat insanlık sorumluluğu yok etmek için çalıştı.. Bizim yaptığımızı yapmaya çalıştı herkes, aşkım. Sen özgür olmak istiyordun, ben de seni bıraktım, göz yumdum. Ben diğer güzel bayanların özgürlüklerini tatmin ettim. Sen de benimle olan kilidi kaldırdın, benim diğer erkek arkadaşlarından farkım olmadı..”

Y: “Seni ben affederim, aşkım. Sen benim sahibimsin.”
Ne kadar ürkütücü bir söz! İnsanların yaşama amaçlarını bulamayış nedenleriyle sahibini arayışları.. Ona dönme istekleri.. Dünyeviliğin verdiği ağır bunalımdan kaçış..

K: “Yere ne kazıyorsun?.”

Kızı çekti.. Ve okudu yazdıklarını: “Bu yaşamdan ve bana bu yaşamı verenden nefret ediyorum.” Bir aşığın sevgilisinden duyabileceği belki de en ağır bir sözdü bu, kahramanımızca.. Sevgi ve nefret o kadar yakındırlar ki birbirlerine, insan güçsüz kaldığı an nefrete başvurur, sevgi güçlülerin işidir.

K: “İnanıyorsun değil mi, yaratıldığını..”

Y: “O’nu o kadar çok seviyorum ki, o yüzden nefret ediyorum.”

Kahraman.. Önce kanlı elini yaladı.. Sonra eşinin omuzlarını okşadı, mahremiyetini bir kez daha hissetti. Ne kadar özel bir insan olduğunu.. Dudağına bir öpücük kondurup gözyaşları içinde tam onu boğmaya hazırlanırken, elleri havada asılı kaldı.. Dışarı çıkıp ağlayarak haykırdı: “Şizofren olduğumu biliyorum; ama sen beni affet Yaratıcı.. Kıbleyi bilmediğim için.. Namaz kılmayı öğrenmediğim için..”

Etraf erimek bilmeyen karla kaplıydı, şimdi gerçeği görmeyi kahramanımız bile istiyor. Milyonlarca üst üste yığılmış ceset.. Ve hayatta kalan tek insan..